Eylül ortasında çok ilginç bir gelişme yaşandı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Birliğin durumu konuşmasında herkesi şaşırtan bir açıklama yaptı. Kanada’ya ortak üyelik teklif etti. Üye ülkelerle danışılmadan yapıldığı anlaşılan bu teklifin Kanada’yı bile hazırlıksız yakaladığı söylenebilir.
Malum, uluslararası düzen çatırdarken orta güçler kendi çıkarlarını koruyabilecekleri iş birliği alanları arıyor. Özellikle birbirleriyle ortaklıklarını artırma arayışındalar.
ABD ve Çin ile rekabette geri plana düşen, yeni arayışlar içindeki AB de Atlantik ötesine geçip Kanada’ya el uzatabiliyor da yanı başında duran, yıllardır her alanda iş birliği yaptığı Türkiye’yi radarına yeterince almıyor.
Ursula von der Leyen, 1 saat 16 dk. süren konuşmasında tek bir kez Türkiye demiyor.
Bu konuşmaya geri dönmeden önce bir hatırlatma yapmak istiyorum.
2026’nın ilk yarısında Avrupa’dan üst düzey ziyaretler gerçekleşti; NATO Zirvesi Türkiye’de toplandı. İngiltere ve Almanya başbakanları Ankara’ya geldi. NATO Zirvesi için Ankara’ya gelen Von der Leyen başta çok sayıda liderden Türkiye’nin ne kadar önemli bir ülke olduğunu duyduk.
Ancak sonrasında bu söylemlerin içini dolduran yaklaşımlar göremedik.
Avrupa Güvenlik Konseyi bahsinde de Türkiye yok
VDL kısaltmasıyla tanınan Komisyon Başkanı'nın konuşmasına geri dönelim...
VDL konuşmasında savunma ve güvenlik boyutunda Avrupa Güvenlik Konseyi fikrini de ortaya attı. Bu konsept Türkiye dâhil Avrupa’daki düşünce kuruluşları tarafından bir süredir tartışmaya açılmıştı. VDL bu bağlamda Kanada, Norveç, Ukrayna ve İngiltere’ye ismen atıfta bulunurken Türkiye’den bahsetmedi.
Türkiye NATO’da en büyük orduya sahip ikinci ülke. Çin, ABD, İngiltere ve İsviçre’nin ardından AB’nin en büyük beşinci ticaret ortağı. Unutulmuş olsa da aday ülke, yani teoride bir gün üye olma ihtimali hâlâ var. Ankara’nın Afrika’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya’ya kadar uzanan bir etki alanı var. Avrupa Güvenlik Konseyi bağlamında en az Kanada ya da Norveç kadar bahsedilmeyi hak eden bir konumda.
Von der Leyen Orta Koridor’a sahip çıktı
Konuşmasında yine Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren ama Türkiye’nin bahsinin geçmediği bir bölüm daha var:
“Bugün yeni bir uluslararası bağlantısallık projesini duyurabilirim. Bu proje, Güney Kafkasya ve Orta Asya’yı doğrudan Avrupa pazarına bağlayacak. Biz buna ‘Orta Koridor’ diyoruz.”
Üstüme iyilik sağlık! VDL’nin “Orta Koridor” dediği güzergâh için Türkiye en az 15 yıldır bu ifadeyi kullanıyor. Bildiğim isim babası da bir Türk diplomat. Hatta kavram, 2009 civarı Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin ekonomik getirileri üzerine Dışişleri ile TEPAV arasında yapılan değerlendirme çalışmaları üzerine geliştirildi.
VDL projeye Global Gateway aracılığıyla 12 milyar avroya kadar kamu ve özel yatırım çekmeyi hedeflediklerini söyledikten sonra da projeyi hayata geçirmek için Bulgaristan ile bir Bölgesel Bağlantısallık Zirvesi düzenleyeceklerini açıkladı.
Türkiye’nin esamesinin okunmaması, pekâlâ VDL’nin özel olarak Ankara’ya olumsuz bakışından kaynaklanabilir. Yine de hafife alınacak bir durum değil.
Zira AB’nin içinde Türkiye’nin öneminin farkında olan ülkeler bir araya gelip Türkiye’yi denklemin içine katmak için ortak bir irade sergilemiyorlar.
Başta İtalya, İspanya gibi ülkeler tamamen kendi bireysel çıkarları doğrultusunda Türkiye ile ilişkileri arka kapıdan, ikili düzlemde geliştirmekle yetiniyorlar.
Oysa AB’nin farklı ülkeleriyle ikili alanda ilişkileri ilerletmek iyi olsa da yeterli değil. Türkiye’nin çıkarları açısından AB ile kurumsal anlamda da ilişkileri daha sağlıklı bir düzlemde tutması, hatta kazanımlarını kaybetmemesi gerekiyor.
Lafa gelince övgüler düzen, Türkiye’deki demokratik geri gidişat konusunda ağzını açmayan, ikili ilişkiler temelinde istediğini elde eden bu ülkeler, özellikle de Fransa-Yunanistan ikilisi karşısında Türkiye’ye arka çıkmıyorlar.
Stratejik körlük mü? Stratejik tutarlılık arayışı mı?
Orta güçler arasında iş birliği mekanizmaları artarken AB kurumsal olarak neden aslında potansiyeli çok güçlü bölgesel bir aktör olan Türkiye ile ilişkilerini derinleştirecek ortak aklı devreye sokamıyor?
Ortak akılsızlık mı? Stratejik körlük mü? Elbette stratejik körlük de var.
Ama Türkiye açısından biraz da "ne ekersen onu biçersin" durumu var.
Küresel düzen büyük bir türbülanstan geçerken Türkiye gibi bir orta gücün yeni ortaklıklar araması elbet doğaldır.
Ancak Türkiye manevra alanını genişletmeye, stratejik otonomiyi tahkim etmeye çalışırken elini güçlendiriyor mu, yoksa zayıflatıyor mu? Mesele burada düğümleniyor.
Çalışmalarını çok değerli bulup takip ettiğim Behlül Özkan’la Soli Özel’in International Politics adlı akademik dergide yayımlanan, stratejik özerklik kavramının Türk dış politikasındaki tarihî uygulamasını ele aldıkları makalesi bu soruya yanıt niteliği taşıyor.
Öncelikle, stratejik özerkliğin iktidarın bir buluşu olmadığı; iki kutuplu dünyada, yani içinde bulunulan müttefiklik grubuna sıkı sıkıya bağlı kalınması gereken Soğuk Savaş döneminde bile stratejik özerkliğin Türk dış politikasının önemli unsurlarından biri olduğu pek çok örnekle açıklanıyor.
“Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemi dış politikası, Batı ittifakına sıkı biçimde bağlı olmakla birlikte pasif bir sadakatten de çok uzaktı ve Ankara’nın hareket alanını genişletmeyi amaçlayan pragmatizmine dayanıyordu,” diyen Behlül Özkan ve Soli Özel, Türkiye’nin o dönemki stratejik özerklik uygulamasının dış aktörlerce nasıl algılandığına dair de önemli bir vurgu yapıyorlar.
Yaptıkları araştırmalar, dış politika tercihlerinin esnekliğinin sınırlarının Türkiye’nin muhatapları tarafından da tam olarak anlaşıldığını söylüyor.
Örnek vermek gerekirse Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminde demir-çelik fabrikalarını Rusya’ya yaptırması, Batılı müttefikleriyle ilişkilerinin temelden sarsılmasına, güven bunalımına yol açmadı. Kanımca stratejik otonominin günümüzdeki uygulamasına dair en önemli farklardan biri de bu: Ankara’nın stratejik otonomi diyerek attığı adımların nasıl algılandığı.
Yazarlar günümüze dair şu tespiti yapıyorlar:
“AKP döneminde ‘stratejik özerklik’ kavramının pratikte kullanılması, anlamlı bir kendi kendine yeterlilik sağlamaktan ziyade tutarsız bir dış politika sicili ortaya çıkarmıştır. Türkiye, Batı'daki müttefiklerini kendisinden uzaklaştırırken giderek daha fazla Rusya'ya bağımlı hâle gelmiştir. Soğuk Savaş döneminin aksine, o dönemde Ankara blokları birbirine karşı kullanarak somut kazanımlar elde edebiliyordu; son dönemdeki politika tercihleri ise Türkiye'ye daha fazla manevra alanı değil, daha büyük bir kırılganlık kazandırmıştır.”
Örnek vermek gerekirse Rusya’dan S-400 alacağız diye F-35’lerden olduk; bu da hava kuvvetlerinde ciddi bir zafiyet yaratmıyor mu?
Yazı şu tespitle bitiyor: “Soğuk Savaş deneyimi, özerkliğin ilan edilmediğini; stratejik tutarlılık, diplomatik güvenilirlik ve değişen ittifak ilişkilerini yönetme kapasitesi sayesinde kazanıldığını gösteriyor. Bu tarihsel ders, bugün hiç olmadığı kadar önem taşıyor.”
Bu tespit, Türkiye’nin Batılı müttefikleriyle ilişkisini anlamamız açısından önemli. Ankara tutarsız davrandıkça muhatapları da söylemleriyle eylemleri arasındaki makası açıp tutarsız davranabiliyorlar. Sırf zorda kaldıklarında Türkiye’yi yanlarına çekebilmek için Ankara’yı bir kol mesafesinde tutuyorlar. Türk demokrasisinin can çekişmesine seyirci kalıp Ankara’nın duymak istediği, kamuoyunun da gözünü boyayacak açıklamalar yapıyorlar. Ama gerisini getirmiyorlar. İş birliğini yüzeysel değil, günümüz sınamalarına karşı yapısal olarak daha sağlam hâle getirecek şekilde derinleştirmeye yanaşmıyorlar.
Sonuç olarak…
AB önceliğimiz değil diyerek başka arayışlara girmek, umarım Dimyat’a pirince giderken bizi bulgurdan etmez.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


