ABD 2026 ara seçimleri-1: Rekor kampanya harcamaları, kimin ödediği belli olmayan faturalar

ABD 2026 ara seçimleri-1: Rekor kampanya harcamaları, kimin ödediği belli olmayan faturalar

Amerikalılar 3 Kasım’da pusuladaki adaylar için oy kullanacak. Seçmene yönelik mesajların önemli bir kısmı ise kim olduğu ve neye hizmet ettiği belli olmayan dış gruplar tarafından ödenmiş kampanya reklamlarına dayanmış olacak. Devletin popülizme ve faşizme karşı sağlam duracağı düşünülen kurumları zayıflamışken, paranın politikaya bu kadar girmiş olması da geldiğimiz noktada Amerikan demokrasisinin acı durumunu gözler önüne seriyor.

ABD 2026 ara seçimleri-1: Rekor kampanya harcamaları, kimin ödediği belli olmayan faturalar

ABD ara seçimleri yaklaşıyor. 3 Kasım 2026’da yapılacak seçimlerde, üyeleri iki yıllığına seçilen Temsilciler Meclisi’nin 435 sandalyesinin tamamı için seçim yapılacak. Üyelerinin görev süresi altı yıl olan Senato’da ise 33’ü olağan, ikisi özel seçim kapsamında olmak üzere toplam 35 sandalye için sandık başına gidilecek. Bunun dışında 36 eyalette valiler ve eyalet meclisi üyeleri seçilecek.

Ara seçimler önemli çünkü Kongre’ye hâkim olan parti yasama gündemini belirler, komisyon başkanlıklarını alır ve yürütmeyi denetleme yetkisini elinde tutar. Bugün Kongre’nin her iki meclisi de Cumhuriyetçilerin elinde. Senato’da 6, Temsilciler Meclisi’nde 4 sandalyelik bir üstünlükleri var. Demokratlar bunu tersine çevirme umudundalar.

Ara seçimlerle ilgili pek çok yorum yapılıyor; önümüzdeki günlerde daha da yapılacak. Ben bu yazıda Amerika dışında biraz daha az tartışılan bir konuya değineceğim: kampanya harcamaları.

Tarihin en pahalı ara seçimi

2026 ara seçimlerinin, kampanya harcamaları açısından tarihin en pahalı ara seçimi olması, hatta son başkanlık seçimi dönemini bile geride bırakması bekleniyor. Benim de hâlihazırda mensubu olduğum Wesleyan Üniversitesi bünyesindeki Wesleyan Media Project’in (WMP) verilerine göre, Kongre ve valilik seçimleri için yapılan toplam harcamalar eylül ayı sonu itibarıyla 4.7 milyar doları bulmuş durumda.

Mesele, bu paranın kaynağının ne olduğu.

Seçim kampanyaları artık oy pusulasında yer almayan kişiler ve kuruluşlar tarafından yürütülüyor. Artık seçmenlerin gördüklerinin ve duyduklarının önemli bir bölümünü süper PAC adı verilen kuruluşlar (adaylardan bağımsız hareket etmek şartıyla sınırsız bağış toplayıp sınırsız harcama yapabilen siyasi eylem komiteleri) ve kimliğini açıklamak zorunda olmayan bağışçılar belirliyor. Bu da seçimin demokratik niteliğine gölge düşürüyor.

WMP’nin analizine göre, bu seçim sürecinde Senato yarışlarında reklam harcamalarının dörtte üçünü, Temsilciler Meclisi yarışlarında ise hemen hemen yarısını aday kampanyaları dışındaki, finansörü belli olmayan gruplar karşılıyor. Dış gruplara olan bu bağımlılık iki parti arasında eşit dağılmıyor. Cumhuriyetçi Senato adayları, Demokratlara kıyasla dış gruplara çok daha fazla yaslanıyor. Örneğin, şu anda Teksas’ta ülkenin en pahalı Senato seçim yarışlarından birine şahit oluyoruz. Sadece Eylül ayında yayımlanan reklamların toplam tutarı 112 milyon doları aştı. Bu rakamın yüzde 80’den fazlasının (yaklaşık 93 milyon dolarının) adayların kendi kampanyalarının dışındaki gruplar tarafından finanse edildiğini görüyoruz. Dışarıdan gelen bu 93 milyon dolarlık meblağın yüzde doksandan fazlası da Cumhuriyetçi Senato adayı Ken Paxton’a gitmiş.

En pahalı ABD Senato yarışları, 8–27 Eylül 2026 (5 milyon dolar ve üzeri harcama yapılan yarışlar)

Yüksek Mahkeme’nin 2010 tarihli kararı

Seçim finansmanının yapısını kökten değiştiren ve sınırsız bağımsız harcamanın önünü açan en büyük gelişme, malum, Yüksek Mahkeme’nin 2010 tarihli Citizens United kararı idi.

Dava, muhafazakâr bir dernek olan Citizens United’ın 2008’de Hillary Clinton aleyhine çektiği bir belgeselle başladı. Federal Seçim Komisyonu, şirketlerin ve sendikaların seçim dönemlerinde adayları hedef alan yayınlara kendi kasalarından para harcamasını yasaklayan 2002 tarihli yasaya dayanarak filmin yayınını durdurdu. Yüksek Mahkeme ise 2010’da kendisine intikal eden konuyu genişletti: “Şirketlerin ve sendikaların siyasi harcama yapması sınırlanabilir mi?” sorusuna odaklandı. Cevabı hayır oldu. Siyasi harcama ifade özgürlüğünün bir parçası sayıldı. Mahkeme, adaylardan bağımsız yapıldığı sürece şirketlerin ve sendikaların siyasi harcamalarının, zamanı ne olursa olsun, sınırlanamayacağını söyledi.

Kararın asıl etkisi birkaç ay sonra geldi. Bir federal temyiz mahkemesi (appellate court), bu mantığı bir adım öteye taşıdı, bağımsız harcama yapan gruplara verilen bağışlar da sınırlanamaz dedi. Böylece yukarıda bahsettiğim “süper PAC” denen yapılar doğdu. Bunlar sınırsız para toplayıp sınırsız harcayabiliyor, yeter ki adayın kampanyasıyla resmen koordinasyon kurmasınlar. Buna bir de bağışçılarını açıklamak zorunda olmayan 501(c)(4) dernekleri eklenince, ortaya siyasete hükmeden bir “karanlık para” (dark money) kavramı çıkıyor.

Yukarıdaki tablodaki “dış gruplar” sütunu tam olarak bu dönüşümün sonucu. Bu tablo 2010 öncesinde düşünülemezdi.

Rhode Island Senatörü Sheldon Whitehouse, bu duruma karşı en çok ses çıkaran politikacı. 2017'de yayımlanan Captured: The Corporate Infiltration of American Democracy adlı kitabında bu örüntüye bir ad veriyor: "düzenleyici kurumların ele geçirilmesi." İktisatçılar, denetlemekle yükümlü oldukları sektörlerin çıkarlarına hizmet eder hâle gelen kurumlar için "ele geçirilmiş" kavramını kullanır. Whitehouse bu kavramı siyasete uyarlıyor. Kongre seçimlerindeki kampanya harcamalarından idari kurumlardaki lobiciliğe, kamu ile özel sektör arasındaki personel geçişlerinden yargıç atamalarına kadar her alanın, kaynağı belirsiz paralar, bunu sarfeden gruplar tarafından ele geçirilmiş durumda olduğunun altını çiziyor.

Yüksek Mahkeme’nin 2026 tarihli kararı: NRSC v. FEC

Bu seçim döneminde, bu yazının konusu açısından en önemli gelişme Yüksek Mahkeme'nin 30 Haziran 2026'da verdiği NRSC v. FEC kararı oldu. Mahkeme 6'ya karşı 3 oyla, siyasi partilerin adaylarıyla koordinasyon içinde yapabileceği harcamalara getirilen federal sınırların Anayasa'nın Birinci Değişikliği'ni ihlal ettiğine hükmetti.

Artık tek bir varlıklı bağışçı, parti komitelerine toplamda altı haneli bir çek yazabilir ve adaylar bu paranın nasıl harcanacağını fiilen yönlendirebilir durumda. Yüksek Mahkeme'nin liberal yargıçları Elena Kagan, Sonia Sotomayor ve Ketanji Brown Jackson'a göre bu durum, yasanın daha önce bağışçı ile aday arasındaki doğrudan ilişkiye karşı kurduğu seti yıkıyor ve "quid pro quo" yolsuzluğunun, yani paranın belirli bir resmi işlem karşılığında açıkça el değiştirmesinin önünü açıyor.

Sonuç

Amerikalılar 3 Kasım’da pusuladaki adaylar için oy kullanacak. Seçmene yönelik mesajların önemli bir kısmı ise kim olduğu ve neye hizmet ettiği belli olmayan dış gruplar tarafından ödenmiş kampanya reklamlarına dayanmış olacak.

Devletin popülizme ve faşizme karşı sağlam duracağı düşünülen kurumları zayıflamışken, sivil toplumun içi boşalmışken, paranın politikaya bu kadar girmiş olması da geldiğimiz noktada Amerikan demokrasisinin acı durumunu gözler önüne seriyor.

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

 

 

İlgili İçerikler