ABD 2026 ara seçimleri-2: “Mesele ekonomi, aptal!”

ABD 2026 ara seçimleri-2: “Mesele ekonomi, aptal!”

Sandık başına gidecek Amerikalıların pek çoğu önümüzdeki ara seçimin neyle ilgili olduğu konusunda alışılmadık ölçüde net. Trump’ın ekonomi yönetimini onaylayanların oranı şu an yüzde 30'un altına inmiş durumda. Cumhuriyetçiler seçim haritalarını yeniden çizerek kendilerine avantajlı bir durum yaratmaya çalıştılar ama eldeki güncel veriler bunun çok sınırlı bir kazanım sağlayacağına işaret ediyor. Görünen o ki Demokratlar ara seçimden zaferle çıkacak..

ABD 2026 ara seçimleri-2: “Mesele ekonomi, aptal!”

1992'de Bill Clinton’ın seçim stratejisti James Carville, kampanya ekibinin doğru mesaja odaklanması için Little Rock’taki kampanya merkezinde beyaz bir tahtaya “Mesele ekonomi, aptal!” (It’s the economy, stupid) diye yazmıştı. Bu ifade, ekonomik hoşnutsuzluğun damgasını vurduğu bir yılda Clinton’a George H. W. Bush karşısında zafer kazandıran stratejinin özeti olarak görüldü ve o günden sonra da dillere yerleşti.

(Bu yazının konusuyla doğrudan ilgisi olmasa da aynı James Carville’in bugün orta direk ve çalışan sınıfın giderek gerileyen ekonomik profilini odağına alan progresif harekete Demokrat Parti içinden ilk savaş bayrağını açanlardan biri olduğunu da belirtelim.)

Şimdi ekonomi açısından 1990'ların başına göre daha iç karartıcı bir dönemeçteyiz. O zaman Amerikan ekonomisi ciddi bir bütçe açığıyla karşı karşıyaydı ve işsizlik oranı yüzde 8'e yaklaşmıştı. Bugünse büyüyen gelir ve servet eşitsizliği ile yükselen fiyatlar karşısında halkın azalan alım gücü ekseninde geniş bir hoşnutsuzluk hâkim.

Federal Rezerv’in servet dağılımı verileri bu eşitsizliği açıkça gösteriyor. 1990'da Amerikan hanelerinin toplam net serveti yaklaşık 21 trilyon dolardı; bugün cari fiyatlarla 190 trilyon doları aşmış durumda. Ancak bu büyümeden herkes aynı ölçüde pay almadı. En zengin yüzde 1'in toplam servetteki payı 1990'da yüzde 22,4 iken bu yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32,5 ile tarihî zirveye çıktı. Bu kesimin elindeki servet tek başına 55 trilyon doları buluyor. Nüfusun alt yarısının payı ise yalnızca yüzde 2,5 civarında. Bu yüzden borsa endekslerindeki yükselişler bizi aldatmamalı. Bu yükselişler borsada hatırı sayılır yatırımı olanlar için müjdeli bir haber; ama ayın sonunu zor getiren milyonlarca Amerikalı için daha çok servet dağılımındaki adaletsizliğin endeksi olarak görülmeli.

Hoşnutsuzluğu besleyen bir diğer kaynak da geleceğe ilişkin derin kaygılar. Bunların başında yapay zekânın istihdam üzerindeki olası etkileri geliyor. Pew Araştırma Merkezi’nin haziran ayında yaptığı ankete göre yetişkinlerin yüzde 71'i yapay zekânın önümüzdeki 20 yıl içinde ülkedeki iş sayısını azaltacağını düşünüyor. Bu oran iki yıl önce yüzde 64'tü. Kaygının en hızlı yükseldiği kesim 30 yaş altındaki gençler.

Bu yılın ocak ayında Axios’ta yayımladıkları bir analizde Jim VandeHei ve Mike Allen, ülkenin üç ayrı ekonomik gerçekliğe bölündüğünü savundular:

Varlığı olanlar (Haves): Hanelerin yaklaşık üçte birini oluşturan bu kesimin yatırım yapılabilir varlıkları, hisse senetleri ve emeklilik hesapları var. Birçoğu da 2020 ve 2021'de düşük faizli konut kredisi aldı. Ekonomik durumları iyi olsa da pek çoğu yapay zekânın tehdit ettiği beyaz yakalı işlerde çalışıyor ve geleceğinden kaygı duyuyor. Rahatlar ama tedirginler.

Varlığı olmayanlar (Have nots): Hanelerin alt yarısını oluşturan bu kesimde moraller bozuk; kendi geleceklerine ve yapay zekâya ilişkin derin bir karamsarlık hâkim.

Çok fazla varlığı olanlar (Have lots): Teknoloji şirketlerinin kurucularından ve büyük yatırımcılardan oluşan yeni bir yapay zekâ eliti, ekonomik açıdan rahat olanları geride bırakan, baş döndürücü bir hızla servet ve güç biriktiriyor.

Bu analizin yayımlandığı ocak ayından beri varlığı olmayanların durumunda bir iyileşme olmadığı gibi, üzerlerindeki ekonomik baskı daha da arttı. Sıradan Amerikalılar bir yandan ücret artışlarını aşan enflasyonla, bir yandan İran savaşı nedeniyle yükselen benzin fiyatlarıyla, bir yandan da konut ve otomobil kredilerini pahalılaştıran Fed faiz artışlarıyla mücadele hâlindeler. İşgücü piyasası da tıkanmış durumda. Bütün bunlar olurken çok varlıklı Amerikalılar, yapay zekâ şirketlerinin ağırlıkta olduğu hisse senedi portföylerinden kazanmaya devam ediyorlar.

Mesele hâlâ ekonomi, bunu bilmeyen yok

Sandık başına gidecek Amerikalıların pek çoğu önümüzdeki ara seçimin neyle ilgili olduğu konusunda alışılmadık ölçüde net. Pew Araştırma Merkezi’nin eylül sonunda kayıtlı seçmenlerle yaptığı ankette, katılımcıların toplamda yüzde 84'ü ekonominin oy tercihlerinde çok önemli olduğunu belirtti. Ekonomi hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler için ilk sırada. Başka hiçbir konuda buna yakın bir görüş birliği yok.

Kimi sorumlu tuttukları da belli. Chicago Üniversitesi bünyesindeki Ulusal Kamuoyu Araştırma Merkezi’nin (NORC) yakın tarihli bir anketine göre katılımcıların yüzde 65'i fiyat artışlarının Trump’ın kontrolü dışındaki etkenlerden çok, onun politikalarından kaynaklandığını söylüyor. Trump’ın ekonomi yönetimini onaylayanların oranı şu an yüzde 30'un altına inmiş durumda.

Hâl böyleyken, Cumhuriyetçilerin yayımladığı seçim reklamlarına bakacak olursanız, ekonominin hiç de önemli bir mesele olmadığı izlenimine varırsınız. Wesleyan Media Project’in verileri, ağustos başına kadar yayımlanan Cumhuriyetçi Parti yanlısı Senato reklamlarının yalnızca yüzde 10'unda, Temsilciler Meclisi reklamlarının ise yalnızca yüzde 19'unda hayat pahalılığına yer verildiğini gösteriyor. Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 80'i aşan büyük çoğunluğu ekonominin kendileri için çok önemli olduğunu söylese de Cumhuriyetçilerin kampanyaları göç, suç ve ulusal güvenlik üzerine kurulu.

Bu strateji aslında mantıksız değil. Trump’ın ekonomideki performansı düşünüldüğünde, Cumhuriyetçilerin tartışmayı buradan uzaklaştırıp tabanlarını harekete geçiren ve heyecanlandıran konulara kaydırmaya çalışması siyasi strateji açısından anlaşılır.

Peki Cumhuriyetçilerin bu stratejisi başarılı olur mu?

Neredeyse bütün geleneksel ölçütlere göre Demokratların büyük bir zafere doğru ilerliyor olması gerekir. İktidar partisinin ara seçimlerde, özellikle de Temsilciler Meclisi’nde sandalye kaybına uğraması tarihsel bir eğilim: 1938'den bu yana yapılan ara seçimlerin ikisi dışında (1998'de Clinton, 2002'de George W. Bush) hepsinde Beyaz Saray’ı elinde tutan parti Temsilciler Meclisi’nde sandalye kaybetti. Kaldı ki ekonomik hoşnutsuzluğun bugüne kadar neredeyse hep iktidar partisinin elinde patladığını, yani ciddi sandalye kayıplarına yol açtığını görüyoruz. Trump’ın genel onay oranının yüzde 30'larda olması da bu beklentiyi güçlendiriyor.

Cumhuriyetçiler bu durumun önüne geçmek için seçim haritalarını yeniden çizerek kendilerine avantajlı bir durum yaratmaya çalıştılar ama eldeki güncel veriler bunun çok sınırlı bir kazanım sağlayacağına işaret ediyor.

Görünen o ki Demokratlar ara seçimden zaferle çıkacak. Mesele, öncelikle mavi dalganın ne kadar büyük olacağı; ikinci olarak da partinin bu seçimden iki yıl sonraki başkanlık seçimi için ne gibi sonuçlar çıkaracağı.

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler