Hamas'ın saldırısının ardından İsrail'in Gazze'de başlattığı, Birleşmiş Milletler'in ve birçok insan hakları kuruluşunun soykırım olarak nitelendirdiği yıkıcı askerî harekât, gerek İsrail'in kuruluşuna giden sürece gerekse Siyonist hareketin tarihine yönelik ilgiyi artırdı. Bir yandan bu tarihi Filistin perspektifinden yeniden okuyan, diğer yandan 20. yüzyıl Yahudi siyasi tarihini Siyonizme hapsetmeyi reddederek yerleşik anlatıları sorgulayan yapıtlar ortaya çıktı.
Savaş, göç, kitlesel hapsetme ve protesto hareketleri gibi konular üzerine çalışan başarılı Amerikalı sanatçı ve gazeteci Molly Crabapple'ın Bizim Ülkemiz Burası, Yaşadığımız Yer: Yahudi Bund'unun Hikâyesi (Here Where We Live Is Our Country: The Story of the Jewish Bund) adlı kitabı bunlardan birisi. Geçtiğimiz Nisan ayında yayımlanan kitabı kısa sürede New York Times'ın en çok satanlar listesine girdi.
Kitap, Doğu Avrupa Yahudileri arasında büyük bir siyasal güce dönüşen seküler sosyalist Yahudi İşçi Birliği'nin, yani Bund'un tarihini anlatıyor. Yazar, Rusya'da Bundist bir deri işçisiyken , daha sonra New York'a yerleşip başarılı bir sanatçıya dönüşen büyük dedesi Samuel Rothbort'un hikâyesinden yola çıkarak Yahudi sosyalist hareketinin büyük ölçüde unutulmuş tarihine ışık tutuyor. Hem Rusya ve Avrupa'dan İsrail'in kuruluşuna uzanan Yahudi siyasal tarihinin seyrini hem de İsrail'in bugünkü politikalarını şekillendiren ideolojinin tarihsel kökenlerini anlamak açısından çok önemli bir kitap.

Bund: Sosyalist Yahudi işçi birliği
Bund, 1897'de bugünkü Litvanya’nın başkenti Vilna'da kuruluyor. 1897 aynı zamanda, o dönemde Dreyfus Davası üzerine yazılarıyla tanınan gazeteci Theodor Herzl'in öncülüğünde Birinci Siyonist Kongresi'nin toplandığı ve siyasal Siyonizmin örgütlü bir hareket olarak sahaya indiği yıl. Yani, Yahudilerin siyasi geleceğini şekillendirmek adına, ideolojileri birbirine temelden karşıt iki hareket aynı zamanda ortaya çıkmış.
Bund, antisemitizme ve ekonomik sömürüye karşı mücadeleyi birlikte yürütmeyi amaçlıyor. İşçileri örgütlüyor, Çarlık rejiminin baskısına ve antisemitik şiddete karşı mücadele ediyor, Yidiş dilini ve kültürünü savunuyor.
Bundistler, kurtuluşu başka bir coğrafyada aramak yerine Yahudilerin zaten yaşadıkları yerlerde kalmalarını savunuyorlar. Bu siyasal tahayyülün merkezinde doikayt, yani "Buradalık" var: Yahudilerin bulundukları yerde özgürlük, güvenlik ve siyasal aidiyete sahip şekilde yaşama hakkına sahip oldukları düşüncesi.
Siyonistler ise antisemitizmin Avrupa'da Yahudi yaşamını imkânsız hâle getirdiği fikrinden yola çıkarak bir Yahudi devleti kurulmasını hedefliyorlar. Sonunda da bu devletin Filistin’de kurulması için gayret gösteriyorlar.
Bundistlere göre bu "çözüm" hem gerçekçilikten uzak, hem orada yaşayan halka karşı adaletsiz hem de Avrupa'dan Yahudileri dışlamak isteyen güçlere verilmiş bir taviz niteliğinde. Siyonist liderlerin, Yahudilerin Avrupa'dan ayrılmasını isteyen antisemitik yetkililerle müzakereye oturmasından rahatsızlar. Yazar buna örnek olarak Theodor Herzl'in, birçok Yahudinin Rusya'daki Kişinev pogromundan sorumlu tuttuğu Çarlık Rusyası İçişleri Bakanı von Plehve ile yaptığı görüşmeleri anlatıyor. Von Plehve, Siyonist liderlere, Bund'un Rusya'daki devrimci faaliyetlerini sindirmeleri karşılığında Filistin'deki yerleşim projesini desteklemeyi teklif etmiş o dönem. Bundistlere göre bu tür pazarlıklar, Siyonizmin Avrupa Yahudilerine zulmeden güçlerle uzlaşabildiğini gösteriyor; dolayısıyla da kabul edilemez.
Antisemitizm karşısında Bund mu, siyonizm mi?
Bund'un Siyonizm karşısındaki siyasi yenilgisi tek bir kırılma anının değil, bir dizi tarihsel gelişmenin sonucu. Örneğin yazar, Bund'un uluslararası işçi dayanışmasına bağlılığının 1905 Rus Devrimi sırasında nasıl ciddi bir sınavdan geçtiğini hatırlatıyor.
1905 yılının ekim ayında Çar II. Nikolay, kitlesel grevler, köylü ayaklanmaları, askerî isyanlar ve siyasal reform talepleri karşısında Ekim Manifestosu'nu ilan ediyor. Manifesto, temel hak ve özgürlüklerin yanı sıra Devlet Duması adı verilen seçilmiş bir parlamentonun kurulmasını vaat ediyor, böylece Rusya'nın otokratik yönetimden uzaklaşabileceği umudunu yaratıyor. Bilindiği üzere Çar daha sonra bu tavizlerin önemli bir bölümünü sulandırdı; ancak manifesto ilk ilan edildiğinde siyasal rejimi dönüştürebilecek devrimci bir açılım gibi görünmüştü.
Ne var ki bu umut anını birçok Yahudi sosyalist açısından bir felaket ve derin düş kırıklığı izledi. Yahudi işçiler devrim sırasında Hristiyan işçi kardeşleriyle greve gitmiş, birlikte gösteri yapmış, Çarlık rejimine karşı ortak mücadelede acı çekmiş ve hayatlarını kaybetmişlerdi. Fakat Ekim Manifestosu'nun ardından başlayan pogromlarda çok sayıda Hristiyan işçi, Yahudi yoldaşlarına yönelik kitlesel şiddete ve yağmaya bizzat katıldılar. Yazar, bu ihanetin Yahudi sosyalistler üzerinde yarattığı sarsıntıyı Bundist lider Vladimir Medem'in sözleriyle aktarıyor: "Yıllardır o büyük bayram gününün gelişini bekliyorlardı; o gün nihayet geldiğinde masum Yahudi işçilerin kanından oluşan nehirlerin içinde boğuldular."
Pogromlar Bundistleri acı bir çelişkiyle yüzleşmeye zorluyor: sosyalizmin vaat ettiği evrensel dayanışmanın antisemitizmi ortadan kaldırmaya yetmediği gerçeği. Yine de tüm yaşananlara rağmen Bund, farklı topluluklardan işçileri birlikte örgütlemeye ve Siyonizme karşı mücadelesini sürdürmeye devam ediyor; aynı zamanda da Yahudi mahallelerini korumak amacıyla silahlı özsavunma örgütleri kuruyor. Yani Yahudilerin kolektif olarak hayatta kalması hedefi ile sömürüye ve otokratik yönetime karşı yürütülen daha geniş mücadeleyi bağdaştırma gayesinden ödün vermiyor.
Yazarın da altını çizdiği gibi, Bund ile Siyonizm arasındaki çatışma, milliyetçilik ile sosyalizm arasındaki soyut bir fikir ayrılığından ibaret değil; ortada çok daha sert bir mücadele var. Crabapple, İsrail’in kurucu Başbakanı David Ben-Gurion'un siyasi faaliyetlerinin ilk yıllarında memleketi Polonya'daki bir sinagogda Bundistlerle yaptığı tartışmayı anlatıyor. Bundist rakibine açık biçimde yenilen Ben-Gurion'un tartışmanın ardından "Bizim silahlarımız var; hepinizi köpekler gibi öldüreceğiz" diye bağırdığını aktarıyor. O dönemki Siyonist liderlerden bir başkası, Vladimir Jabotinski de yazara göre kelimenin tam anlamıyla bir faşist: "Mussolini'ye hayrandı. Takipçileri ona Il Duce diyordu." Jabotinski, 1923 tarihli "Demir Duvar" makalesinde Filistin'de bir Yahudi devletinin ancak oradaki yerli halkın boyunduruk altına alınmasıyla kurulabileceğini açıkça söylemiş.
Neticede, Avrupa'da antisemitizm yükseldikçe Siyonizm kazanırken, Bund'un Doğu Avrupa'da güvenli bir Yahudi geleceği kurma vaadini sürdürmesi giderek zorlaşır. Avrupa Yahudileri için koşullar daha da tehlikeli hâle geldikçe ve Yahudi göçmenlerin gidebileceği diğer ülkeler kapılarını kapattıkça, Filistin Siyonist olmayan Yahudilere bile çekici bir seçenek olarak görünmeye başlar. Bund hareketi nihayetinde Nazi Almanyası'nın soykırım politikaları ve Sovyetler Birliği'nin baskılarıyla büyük ölçüde yok olur. Savaştan sonra hayatta kalan Bundistler İsrail'e, Avrupa'ya, Avustralya'ya ve Amerika kıtasına dağılırlar, yeni topluluklar kurarlar, Yidiş okulları, yaz kampları, yayınlar, müzik ve kültür kuruluşları aracılığıyla geleneklerini yaşatmaya çalışırlar, fakat eski siyasal güçlerine bir daha kavuşamazlar. Siyonizme yönelik eleştirilerini sürdürmeleri, onları savaş sonrası Yahudi yaşamının hâkim kurumlarının da dışında bırakır.
Yazar, buna rağmen Bund'un önemli bir kültürel ve siyasal miras bıraktığının altını çiziyor: Bund'u yalnızca yenilmiş bir siyasal hareket olarak değil, milliyetçiliğin ve kitlesel yerinden edilmenin yeniden yükseldiği günümüzde önem kazanan etik ve siyasal bir alternatif olarak sunuyor.
Şiddet yoluyla galip gelenleri değil de neden yenilmiş bir hareketi seçtiğini şöyle açıklıyor, yazar: "Çünkü, benimkine ya da başka bir gruba da ait olsalar, canavarlardan bıktım. Çünkü hepimizin kurban, zalim ya da ya da felaket karşısında boş boş bakan bir seyirci olma kapasitesine sahip olduğunu biliyorum."
Amacı, kendi ifadesiyle, Bund'u romantikleştirmek ya da başarısızlıklarını görmezden gelmek değil; hareketin kolektif güvenliği, kendimize edilen zulüm ve yerinden edilme biçimlerini başkaları üzerinde yeniden üreterek kuramayacağımız yönündeki ısrarını canlı tutmak.
Yazar, Bund siyasetinin kendi Yahudilik anlayışına sinagogun ya da İsrail'in başarabildiğinden çok daha fazla hitap ettiğini söylüyor. Kitabın kalbi de burada atıyor: dinsel aidiyete ya da devlet egemenliğine değil de dayanışmaya, insan onuruna, ayrımcılığa ve sömürüye karşı duran bir siyasal geleneğe olan inancında.
Bund'un siyaseti kırılgan da olsa, sık sık ihanete uğrasa da yazar için yine de vazgeçilmez: "Çünkü vahşet samsarasının döngüsünden çıkmak istiyorum ve Bund'un farklılıklar arasında dayanışma talebi, oradan çıkmanın tek yolu."
Bund amacına ulaşamamış olabilir. Ancak eşitlik, diaspora aidiyeti, kültürel varlığın korunması ve kişinin bulunduğu yerde özgürce yaşama hakkı konusundaki ısrarı, tıpkı kitabın yazarı Crabapple gibi hepimize, daha az şiddet içeren bir siyasal gelecek tahayyül etmek için rehber olmalı.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


