Ekonomik büyüme: Kimin için, ne pahasına, ne kadar yeşil?

Ekonomik büyüme: Kimin için, ne pahasına, ne kadar yeşil?

Son yıllarda ekonomik büyüme tartışmaları giderek büyümenin karbon emisyonları ve dolayısıyla iklim değişikliği üzerindeki olumsuz etkileri etrafında yoğunlaşmaya başladı. Bugün Çin başta olmak üzere pek çok büyük ekonomi, ki ikinci Trump dönemine kadar ABD de bunlara dahildi, doğru yeşil sanayi politikalarıyla ekonomiyi karbondan arındırmanın ve büyümeyi sürdürmenin, başka bir deyişle "yeşil büyümenin" mümkün olduğu noktasına geldi

Ekonomik büyüme: Kimin için, ne pahasına, ne kadar yeşil?

Ünlü Amerikalı iktisatçı Simon Kuznets, başkanı olduğu Amerikan İktisat Derneği’nin 1954 yılındaki toplantısında, sonradan çok ünlü olacak bir konuşma yaptı. Konuşmasının başlığı “Ekonomik Büyüme ve Gelir Eşitsizliği” idi. Kuznets bu konuşmada, bugün yaygın biçimde “Kuznets eğrisi” olarak bilinen fikri ortaya koydu: Bir ülkede gelir dağılımı, ekonomik kalkinmain ilk evrelerinde daha eşitsiz hâle gelir; ancak büyüme sürdükçe nihayetinde daha eşitlikçi bir yapıya kavuşur.

Bu fikir, ortaya atıldığı dönemde birkaç nedenden ötürü büyük ölçüde benimsendi.

Bir kere, günümüzün en önemli iktisatçılarından Thomas Piketty’nin belirttiği üzere, on sekizinci yüzyılın sonu ile on dokuzuncu yüzyılın başında yaşanan ekonomik ve toplumsal dönüşümler, Malthus, Ricardo ve Marx da dahil olmak üzere dönemin önde gelen düşünürlerini, servet ve gelir dağılımının giderek daha eşitsiz hale geleceği sonucuna götürmüştü. Bu görüş, iktisadi düşüncedeki ağırlığını yirminci yüzyılın ortalarına kadar korudu.

Kuznets’in tezi ise kapitalist büyüme ile eşitsizlik arasındaki ilişkiye dair yaklaşık bir buçuk yüzyıldır kabul gören bu fikre son derece iyimser bir karşı tez sunuyordu. İşçi sınıfının seferberliğine, gelir dağılımını düzeltecek hükümet politikalarına ya da hâşâ tam kapsamlı sosyalizm gibi siyasi müdahalelere ne gerek olsundu? Gelir dağılımı adaletsizliğinin devası kapitalist ekonomik büyümenin kendi içinde bulunuyordu. Soğuk Savaş'ın ideolojik mücadele ortamında bundan güzel haber mi olurdu?

Verilere bakıldığında da Kuznets başlangıçta haklı gibi görünüyordu. Gelir dağılımı üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan günümüz iktisatçılarından Branko Milanović'in belirttiği üzere, Kuznets'in fikirlerinin yaygınlaştığı dönemde ABD ve İngiltere gibi Batılı ülkeler, yüksek savunma harcamalarının sürüklediği hızlı büyümeyle birlikte gelir dağılımındaki eşitsizliğin belirgin biçimde azaldığı bir süreçten geçiyordu. Ne var ki yıllar içinde Kuznets'in öngörülerinin yalnızca o kısa zaman dilimi için geçerli olduğu anlaşıldı. Özellikle 1980'lerden bu yana elde edilen veriler açıkça gösterdi ki pek çok ülkede büyüme dönemlerinde gelir dağılımı eşitsizliği azalmak şöyle dursun, ciddi biçimde arttı. Oxfam'ın 2023 tarihli raporuna göre, 2020'den bu yana yaratılan 42 trilyon dolarlık yeni servetin neredeyse üçte ikisi en tepedeki yüzde 1'in eline geçti.

Peki ekonomi büyürken toplumlar neden daha eşit hâle gelmiyor? Thomas Piketty’nin ve ondan önce pek çok sosyal bilimcinin defalarca vurguladığı üzere, bir ülkedeki gelir dağılımının yapısı ekonomik büyümenin kendisine değil; o ülkede emek piyasalarını yöneten kurallara (örneğin asgari ücrete), vergi mevzuatina (neyin ne ölçüde vergilendirildiğine, mesela, en zengin yüzde 10’luk kesimden yüzde 20 mi, yüzde 40 mı, yoksa yüzde 50 mi  vergi alıniyor) ve yoksullukla mücadele politikaları başta olmak üzere diğer sosyal politikalara göre şekillenir. Yani gelir dağılımı aslında ekonomik değil, siyasi bir meseledir.

Eşitlik getirsin getirmesin, büyüme yine de iyi bir şey (mi)?

Kuznets’in ekonomik büyümeyle ilişkilendirdiği eşitlenme gerçekleşmemiş olsa da, büyümenin genel refahı artırdığına duyulan inanç devam etti; ekonomik büyümenin bir ülkenin en önemli hedefi olduğu anlayışı baki kaldı. Denildi ki: Pasta büyür ve yoksullar da eskisine kıyasla daha büyük bir dilim alırsa, varsın tepedekiler pastadan çok daha büyük bir pay alsın. Ne önemi var? Sonuçta herkes eskisinden daha çok doyacak.

Gelgelelim, eldeki veriler büyümenin yoksulların refahını artıracağı varsayımını da desteklemiyor.

Amerikalı sosyolog Lane Kenworthy’nin OECD ülkelerine ait veriler üzerine yaptığı analiz, ekonomik büyümenin bazı ülkelerde yoksulların koşullarını iyileştirdiğini, bazılarında ise pek yarar sağlamadığını gösteriyor. Bir çok ülkede yoksul hanelerin gelirleri büyüme dönemlerinde ya çok az artmış ya da hiç değişmemiş. Bir kez daha görüyoruz ki asıl belirleyici olan, ekonomik büyümenin meyvelerini düşük gelirli hanelere aktarmaya yönelik siyasi ve sosyal politikaların bulunup bulunmamasıdır.

“Ekonomik olmayan büyüme”

Son yıllarda ekonomik büyüme tartışmaları giderek büyümenin karbon emisyonları ve dolayısıyla iklim değişikliği üzerindeki olumsuz etkileri etrafında yoğunlaşmaya başladı.

Sanayi kapitalizminin başlangıcından bu yana fosil yakıt kullanımının hızla artması; ekonomik büyümeyi besleyen bu yenilenemez enerji kaynaklarının aynı zamanda küresel karbon salımını keskin biçimde yükseltmesi ve küresel ısınmanın büyük ölçüde insan kaynaklı emisyonlardan kaynaklandığının bilimsel olarak ortaya konması, büyümeyi kendi başına ve koşulsuz biçimde iyi saymayı giderek zorlaştırdı. Böylece büyümenin ne pahasına gerçekleştiği daha temel bir mesele hâline geldi; büyüme paradigmasının hâkimiyetini sorgulayan pek çok teori ve çalışma ortaya çıktı.

Ekolojik iktisadın öncü isimlerinden Herman Daly’nin “ekonomik olmayan büyüme” (uneconomic growth) adını verdiği bir kavram var. Daly özetle şunu söylüyor: Üretimdeki artış, üretilen mal ve hizmetlerin sağladığı faydadan daha büyük bir kaynak ve refah kaybına yol açıyorsa ekonomik olmayan büyüme söz konusudur. Böyle durumlarda büyümenin sağladığı fayda, yani insanların ihtiyaç ve isteklerini karşılama kapasitesindeki artış, büyümenin beraberinde getirdiği kayıp ve fedakârlıklardan daha küçüktür. İnsanların sürekli çalışmaktan boş zamanlarının kalmaması, doğal kaynakların tükenmesi ve çevrenin kirliliğe maruz kalması bu kayıplar arasında sayılabilir.

İklim krizinin yol açtığı toplumsal ve ekolojik maliyetler düşünüldüğünde, karbon emisyonlarına dayalı büyüme Daly’nin sözünü ettiği ekonomik olmayan büyümenin en çarpıcı örneklerinden biridir.

Öyleyse büyümeyelim (mi)?

Yukarıda sözünü ettiğim durum, pek çok sosyal bilimciyi şu sonuca götürdü: Öyleyse büyümeyelim!

Bu itirazın farklı biçimleri var. Bir yaklaşım, ekonomik büyümeyi temel toplumsal hedef olmaktan çıkarmayı savunuyor. Daha radikal bir yaklaşım, özellikle gelişmiş ekonomilerin planlı biçimde küçülmesi gerektiğini ileri sürüyor. Daha ılımlı bir başka yaklaşım ise en azından SUV’lar, hızlı moda, endüstriyel et ve özel jetler gibi karbon yoğun ve toplumsal faydası görece sınırlı üretim ve tüketim biçimlerini azaltmayı; buna karşılık toplu taşıma gibi düşük karbonlu kamusal hizmetlere erişimi genişletmeyi öneriyor.

Bunun karşısında üç temel itiraz hattı var. Birincisi, ekonomiyi küçültme hedefini siyasi bir programa dönüştürmenin seçim kazanmak bakımından intihar anlamına gelebileceğini ve seçmenlerin böyle bir programın gerektireceği fedakârlıkları kolay kolay kabul etmeyeceğini savunanlar.

İkincisi, henüz temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan milyonlarca insanın yaşadığı gelişmekte olan ülkelere, “Artık büyümeyin; biz büyüme sonrası bir vizyona geçtik,” demenin etik açıdan son derece sorunlu olduğunu vurgulayanlar.

Üçüncü yaklaşım, teknolojik ilerlemeler ve yenilenebilir enerji kaynakları sayesinde ekonomi büyürken toplam karbon emisyonlarındaki artışın durdurulabileceğini, hatta emisyonların azaltılabileceğini savunuyor. Nitekim başta Kuzey Avrupa’dakiler olmak üzere bazı gelişmiş ülkelerde ekonomi büyümeye devam ederken toplam emisyonların azaldığı, yani büyüme ile emisyonlar arasında mutlak bir ayrışmanın ortaya çıktığı görülüyor.

Bu sonuncusu, yani yenilenebilir enerjiye dayalı yeşil büyüme potansiyeli, enerji ve kalkınma ilişkisi açısından belki de sanayi devriminden bu yana en önemli kavşak noktası.

Yeşil büyüme

Bugün Çin başta olmak üzere pek çok büyük ekonomi, ki ikinci Trump dönemine kadar ABD de bunlara dahildi, doğru yeşil sanayi politikalarıyla ekonomiyi karbondan arındırmanın ve büyümeyi sürdürmenin, başka bir deyişle "yeşil büyümenin" mümkün olduğu noktasına geldi.

Yeşil büyüme yaklaşımının önemli damarlarından biri olan “Yeşil Keynesçilik”, istihdam yaratmak, karbon emisyonlarını azaltmak ve ekonomiyi sürdürülebilir bir doğrultuya yöneltmek amacıyla maliye politikası araçlarının kullanılmasını; özellikle yeşil altyapı ve sanayiye yönelik büyük ölçekli kamu yatırımlarının artırılmasını öneriyor.

İleriki yazılarda yeşil büyümeden ve yeşil sanayi politikalarından daha çok bahsedeceğim.

Şimdilik şöyle özetleyerek bitirelim:

Mesele büyüme değil, nasıl ve ne pahasına büyüdüğümüz; büyümenin meyvelerini adil biçimde paylaştırıp paylaştırmadığımız; büyürken gezegenin sınırlarına saygı gösterip göstermediğimiz.


* Bu yazı, Başak Kuş’un Intereconomics dergisinde yayımlanan “Kuznets’ten Daly’ye: İklim Krizi Çağında Ekonomik Büyüme, Toplumsal Adalet ve Devlet” başlıklı akademik makalesine dayanmaktadır.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler