(Kıyılar Halkındır!)
Çocukluğum Antalya'da geçti. O zamanlar askeriye ve bazı kamu kuruluşlarına ait tesisler, kamp alanları ve şehrin deniz kıyısındaki birkaç lüks oteli dışında sahillerin hemen hemen tamamı serbestti. Zaten o otellerden birine girip bir çay içtiğinizde plajını da kullanabilirdiniz. Kimse denize girmek için sizden ayrıca para istemezdi. Bizimkiler de zaten hiçbir şeye zinhar para vermeyecek insanlar olduklarından, iyi ki deniz, kum ve güneş bedavaydı; yoksa Antalya'da büyümek benim için çok zor olurdu. Yanımıza havlumuzu, suyumuzu, evden hazırlanmış yiyeceklerimizi alır, sabahtan sahile giderdik; güneşi batırır öyle dönerdik. Denize girmek bir tüketim faaliyeti değildi; kimse önce kredi kartınızı çıkarıp sonra mayonuzu giymenizi beklemiyordu.
Bugün Türkiye'nin kıyılarında bambaşka bir manzara var. Bir zamanlar herkesin serbestçe kullandığı sahilleri özel işletmeler kaplamış. Bodrum'dan Çeşme'ye, Antalya'dan Fethiye'ye kadar pek çok yerde denize girmek için önce bir giriş ücreti ödemeniz, ardından şezlong kiralamanız ya da belirli bir miktar harcamayı kabul etmeniz bekleniyor. Bir şezlong için 500 lira isteyen de var, 6000 lira isteyen de.
Tamam, tesis sizin, şezlong da sizin; ama "bu uzayıp giden deniz ne zamandan beri sizin ki ona ulaşmak için para ödememiz gerekiyor?" diye sorsanız, bir yere varamazsınız.
Özel mülkiyet hakkı: Kimin, nereye kadar?
Özel mülkiyet hakkı, malum, kapitalist sistemin mihenk taşlarından biri. Fakat bugün bize son derece doğal ve tartışmasız görünen özel mülkiyet düzeni ne kendiliğinden ortaya çıktı ne de sınırları baştan beri belliydi. Nelerin özel mülk haline getirilebileceği, mülk sahibinin haklarının nerede başlayıp nerede sona ereceği, toplumun hangi kaynaklar üzerinde ortak kullanım hakkına sahip olduğu hemen her ülkede siyasal tartışmalara ve uzun hukuk mücadelelerine konu oldu.
Yakın zamanda bu konuda bir akademik makale yazdım. Bu mücadelelerin tarihsel örneklerinden bazılarını ele aldım: Karl Marx'ın on dokuzuncu yüzyıl Prusya'sındaki "odun hırsızlığı" tartışmalarıyla, tarihçi E. P. Thompson'ın on sekizinci yüzyıl İngiltere'sindeki Black Act üzerine yazdıklarını karşılaştırdım.
Prusya'daki "odun hırsızlığı" yasası üzerine yazan Marx, o bildiğimiz Marx değil henüz; yirmili yaşlarda genç bir adam: gazetecilik yapan ve Prusya Meclisi'ndeki tartışmaları yakından izleyen, izledikçe de Hegelci idealizmden çıkıp tarihsel materyalist bakış açısına yaklaşan biri. Prusya Meclisi'nin, köylülerin yüzyıllardır ormanlarda yere düşmüş kuru dalları ve odun parçalarını toplama hakkını yeni yasalarla ortadan kaldırmasını, kuşaklar boyunca meşru kabul edilen bu pratiğin bir anda "hırsızlık" haline gelmesini kabul edemiyor. Yüzyıllardır kamunun olan bir şeyin bir anda özel mülk olmasını, örfî hakların modern kapitalizm tarafından bir çırpıda kenara atılmasını ve devletin bunun polisliğini yapmasını hazmedemiyor. Burada yavaş yavaş Marx'ın daha sonra son derece sistematik biçimde ortaya koyacağı devlet kuramının ve sınıfsal analizinin ilk parçalarını görüyoruz.
Tarihçi E. P. Thompson da benzer şekilde İngiltere'de insanların yüzyıllardır ormanlardan, otlaklardan ve av hayvanlarından yazılı olmayan fakat herkesçe bilinen kurallar çerçevesinde yararlanırken 1723 tarihli Black Act adlı bir yasayla geyik avlamak başta olmak üzere bu pratiklerin birçoğunun nasıl, bazıları ölüm cezası gerektiren ağır suçlar haline geldiğini tartışır. Siyasal otoriteyle ekonomik gücün örtüşmesini anlatır, ama Marx'a oranla yine de yasal sisteme olan inancını korur, onu sermayenin bir uzantısı olarak görmeyi reddeder.
Taylor Swift'in Rhode Island'daki yazlık evi
Bütün bunların Taylor Swift'le ilgisi ne?
Yukarıda bahsettiğim makaleyi yazarken Amerikalı hukukçu Marcia Anne Zug'un örfî haklar üzerine yazdığı harika bir çalışmaya rastladım. Zug'un makalesi, Taylor Swift'in Rhode Island'daki görkemli yazlık evinin önündeki kumsalla başlıyor. Zug, genç kızlarıyla birlikte tatil yaparken Swift'in "Holiday House" olarak bilinen evini görmek üzere Westerly'ye gidiyor. Evin önü yüksek bir demir kapıyla, yanları devasa bitkilerle, denize bakan tarafı ise dik bir uçurum ve kıyıya uzanan bir duvarla çevrili. Taylor Swift dünyanın en tanınmış insanlarından biri; güvenliğine büyük önem vermesi anlaşılır. Fakat evini ve özel hayatını koruma hakkı başka, evinin önündeki sahili halkın kullanımına kapatma hakkı bambaşka bir mesele.
Zug öğreniyor ki Swift yalnızca duvarı koymakla kalmamış, başlangıçta çevredeki sahili de halka kapatmaya çalışmış. Ama bunda muvaffak olamamış. Nitekim Rhode Island'da halkın kıyıdan yararlanma hakkı eyaletin anayasasında belirtilmiş: Balık tutmak, deniz yosunu toplamak, yüzmek ve kıyı boyunca yürümek, halkın eskiden beri sahip olduğu "kıyı ayrıcalıkları" arasında kabul edilen anayasal haklar.
Zug diyor ki, geleneksel haklar özel mülkiyet hakları gereğince, kamu yararı düşünülmeden ortadan kalktığında kaybettiğimiz şey yalnızca belirli bir kaynağa erişim olmuyor; insanlar yaşadıkları yerle ve birbirleriyle kurdukları bağı da kaybediyor.
Türkiye'ye gelirsek
Bugün Türkiye sahillerinde yaşananlar elbette bu örneklerle birebir aynı değil. Şükür ki sahile havlu sermek henüz suç sayılmıyor. Fakat bir zamanlar sahillerin doğal kullanıcısı olan halk artık ancak müşteri olarak denize ve doğaya erişebiliyor.
Ben hukukçu değilim; mevzuata hâkim hukukçu okuyucular daha iyi bilirler. Benim anladığım kadarıyla Türkiye'de kıyıların hukuki statüsü Anayasa'nın 43. maddesinde şöyle belirtilmiş:
(1) Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.
(2) Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir.
Türkiye'de sorun, halkın kıyılardan yararlanma hakkının hukuk tarafından tanınmıyor olmasında değil yani. Sorun, anayasada açıkça tanınmış olan bu hakkın uygulamada giderek daraltılmış olmasında.
Burada başka bir soru daha var. Madem Anayasa halkın hakkını açıkça tanıyor, neden ayrıca örfî haklardan dem vuruyoruz?
Çünkü insanların denizle ilişkisi, bugünkü otellerden, plaj işletmelerinden ve idari düzenlemelerden çok daha eskidir. Balıkçıların teknelerini kıyıya çekmesi, çocukların kayalıklardan denize atlaması, ailelerin kumsalda piknik yapması, insanların sahilde yürümesi ya da yalnızca denize bakmak için kıyıya inmesi, Türkiye'nin kıyı yaşamının parçalarıdır.
Büyürken ailemle gittiğim koya yıllar sonra kendi çocuğumu, şezlonglarda yer var mı, param yetecek mi kaygısı duymadan götürebilmek isterim… eger götürebilirsem onu da kuşaktan kuşağa devam eden o kıyı kültürünün bir parçası yapmış olurum.
Çok şey mi istiyoruz?
Bakın, Amerika'da sahiller Taylor Swift'e kalmamış; bizim sahillerimiz neden özel "beach" işletmelerine kalsın?


