Fransız aristokrat Alexis de Tocqueville, o dönemin pek çok Avrupalı soylusu gibi, okyanusun öte tarafındaki genç ülkeyi merak eder ve 1831 yılında, yanına kendisi gibi aristokrat kökenli bir arkadaşını, yargıç ve cezaevi reformcusu Gustave de Beaumont'u da alarak Amerika Birleşik Devletleri'ne gelir. Seyahatlerinin amacı yolun başında Amerika'daki cezaevlerini incelemek olsa da, bu yolculuk nihayetinde, benim de derslerimde okutmayı en sevdiğim eserlden biri olan, Amerika'da Demokrasi’yi doğurur.
Tocqueville'i Amerikan demokrasisinde en çok etkileyen unsurlardan biri, siyasal iktidarın bölünmüş ya da belki daha doğru bir tabirle paylaşılmış yapısıdır. Yakından tanıdığı merkeziyetçi Fransız devletinden farklı olarak, Amerika'da yetkinin çeşitli yönetim düzeyleri ve kurumlar arasında dağılmış olduğunu görür: Eyaletler, şehirler ve kasabalar önemli ölçüde özerkliğe sahiptir; yurttaşlar kamusal hayata daha doğrudan katılabilmekte, böylece iktidarın merkezde birikmesinin önüne geçilmektedir.
Aynı ilke, yani iktidarın paylaşılması, yatay düzlemde de işlemektedir: İktidar, Kongre, başkanlık ve yargı arasında bölünmüştür. Tocqueville, bu kuvvetler ayrılığı içinde özellikle bağımsız ve güçlü bir yargının önemini vurgular ve bunu, o meşhur ifadesiyle, "çoğunluğun diktasına" karşı en önemli güvencelerden biri olarak görür.
Tocqueville'in "çoğunluğun diktası" dediği şey şudur: Demokrasinin, egemenliği halka veren bir sistem olarak hem kişisel özgürlükleri koruyup hem de eşitliği sağlayabilmesi için majoriter bir yönetim biçimi olması yetmez. Neticede bir iktidar, çoğunluğun oyunu alarak seçimle işbaşına gelmiş olsa bile, gücünü o çoğunluğun içinde yer almayan bireylerin haklarını ve özgürlüklerini bastıracak şekilde kullanabilir, basını ve toplumsal muhalefeti etkisizleştirebilir, genel anlamda baskıcı bir yönetim kurabilir. Diğer bir deyişle, Tocqueville'e göre demokrasi yalnızca iktidarın çoğunluktan geldiği bir sistem olmamalıdır; çoğunluğun iktidarının da sınırlandırılabildiği bir sistem olmalıdır.
İşte bu nedenle Tocqueville, Amerika'da gördüğü modeli, iktidarın bölünmüş ve paylaşılmış olmasını sağlayan bu genç demokrasiyi, övgüyle karşılar.
Alexis de Tocqueville
Gelelim bugüne
Trump döneminde Amerikan demokrasisinin en müstesna taraflarından biri kabul edilen güçler ayrımı ilkesinden uzaklaşıp, iktidarın tek elde toplanması tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Bunun, benim gördüğüm kadarıyla, üç boyutu var:
Birincisi, Kongrenin bazı anayasal yetkilerinin yürütme organına kayması tehlikesi.
Cumhuriyetçilerin Trump'a sadakati ortada. 2025'te Senato Cumhuriyetçileri Trump'ın politikalarını yüzde 96, Temsilciler Meclisi Cumhuriyetçileri yüzde 95 oranında destekledi. Bu, başlı başına çok olağan dışı bir şey değil. Özellikle başkanlık ile Kongrenin iki kanadının da aynı partinin kontrolünde olduğu dönemlerde bunu görüyoruz.
Ama asıl dikkat çekici olan, Cumhuriyetçilerin yalnızca Trump'ın politikalarını desteklemekle kalmayıp, Kongrenin yetki alanini başkanlığa devretmesi anlamına gelen bazı durumlara da rıza göstermeleri. Örneğin Senato Cumhuriyetçileri, 11 Eylül 2025'te, Trump'ın atamalarını hızlandırmak için içtüzüğü değiştirerek neredeyse bütün yürütme atamalarının basit çoğunlukla ve toplu hâlde onaylanabilmesini sağladılar. Sekiz gün sonra 48 aday tek bir oylamayla onaylandı. Bunu yaparak Senato yalnızca Trump'ın adaylarını onaylamış olmadı; yürütme üzerindeki kendi denetimini de zayıflattı. Yani burada asıl mesele, parti birliğinden çok Kongrenin kurumsal teslimiyeti.
İkinci bir tehlike, yürütme organının gücünün kendi içindeki dağılımı ile ilgili; özellikle de bu gücün bağımsız kurumlara, uzman bürokratlara ve kamu görevlilerine ait kısmının doğrudan başkanın ve Beyaz Saray'ın elinde toplanmasıyla. Bunun arkasında, Trump yönetiminin başkanlık yetkilerine yaklaşımının "üniter yürütme teorisi" olarak bilinen anayasal anlayışa dayanması yer alıyor. Bu anlayışa göre, Anayasa'nın II. maddesi yürütme yetkisini "başkan"a verdiğine göre, federal yasaları uygulayan bütün kurumlar ve bu kurumların görevlileri nihai olarak başkanın denetimine tabi olmalıdır; başkan bu kişileri e gerektiğinde görevden alabilmelidir.
Teorinin bugün savunulan biçimi, yıllar önce Reagan yönetimi zamanında muhafazakâr hukuk çevrelerinde ortaya çıktı. Yani fikrin kendisi bir hukuk ve siyaset projesi olarak yeni değil; neredeyse elli yıldır ortada. Trump döneminde gördüğümüz şey, bu teorinin en uç, en radikal versiyonuna dayanarak bağımsız kurumları, federal bürokrasiyi, savcılık makamlarını ve düzenleyici kuruluşları doğrudan başkanlık denetimine sokma çabası oldu. Bu nedenle Trump bağlamında teorinin pratik anlamı şudur: Federal idare içinde başkandan bağımsız hareket edebilecek mümkün olduğunca az alan bırakmak.
Mesela, Trump bir başkanlık kararnamesi ile, SEC (Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu), FCC (Federal Haberleşme Komisyonu) ve FTC (Federal Ticaret Komisyonu) gibi bağımsız kurumların önemli düzenlemelerini Beyaz Saray'ın bütçe ofisine sunmasını zorunlu kıldı. Aynı zamanda, yasalara göre bağımsız kurumların üyeleri hukuki açıdan yalnızca yetersizlik, görevi ihmal veya görevi kötüye kullanma hâllerinde görevden alınabilecekken Trump, hiçbir gerekçe ileri sürmeden Federal Ticaret Komisyonu üyesi Rebecca Slaughter'ı görevden aldı. Slaughter, görevden alınmasının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle dava açtı acmasına ama, Yüksek Mahkeme’ye intikal eden dava Trump lehine sonuçlandi. Boylece, kongrenin bağımsız olmasını öngördüğü yaklaşık iki düzine kurum üzerinde başkana daha geniş bir yetki alani açılmış oldu. Ayni zamanda da yukarida bashettigim üniter yürütme teorisine anayasal destek çıkmış oldu.
Donald Trump
Buradan üçüncü merkezileşme tehlikesine geliyoruz—Tocqueville'i rehber almaya devam edip, kuvvetler ayrılığı ilkesi temelinde ilerlersek: Yüksek Mahkeme'nin durumu.
Yüksek Mahkeme şu hâliyle Trump etrafındaki bu güç yoğunlaşmasının bir parçası hâline gelmiş durumda. Mahkeme bugün Cumhuriyetçi başkanlar tarafından atanmış altı muhafazakâr ve Demokrat başkanlar tarafından atanmış üç liberal yargıçtan oluşuyor; en önemli kararlarının birçoğunda oylar tam olarak bu 6'ya 3'lük ayrıma göre dağılıyor. Mahkemenin muhafazakâr çoğunluğu, uzun süredir yürürlükte olan içtihatları tersine çevirme ve muhafazakâr hukuk hareketinin onlarca yıldır hedef aldığı doktrinleri ortadan kaldırma konusunda alışılmadık ölçüde istekli davranıyor. Trump'ı ilgilendiren davalarda başkanlık yetkilerini tekrar tekrar genişletti ya da bu yetkilerin kullanılmasının önündeki sınırlamaları kaldırdı. Bunun en çarpıcı örneği, yukarıda bahsettiğim Trump v. Slaughter kararının yanı sıra, başkanın resmî eylemlerinden dolayı cezai kovuşturmaya karşı geniş bir dokunulmazlığa sahip olduğuna hükmeden Trump v. United States kararıydı. Bu, Mahkemenin tamamen Trump'ın güdümüne girdiği anlamına gelmiyor; Mahkeme hâlâ ideolojik kampları aşan ve oybirliğiyle alınan kararlar vermeye devam ediyor. Ancak yargıçların son derece partizan süreçlerle seçilmesi, siyasal açıdan en önemli davalardaki oylarının onları atayan başkanların partilerine göre şekillenen blokları sıklıkla izlemesi ve benimsedikleri anayasal doktrinlerin muhafazakâr hareketin uzun vadeli siyasal programını tekrar tekrar ilerletmesi göz ardı edilemez. Bu nedenle Mahkeme, başkanlık yetkisinin yoğunlaşmasını denetleyen bağımsız bir kurumdan ziyade, bu yoğunlaşmanın önünü açan kurumlardan biri olarak görünmeye başladı.
Oysa Tocqueville'e göre yargı devletin muhafazakâr yüzü olmalıdır. Buradaki "muhafazakâr" kelimesi tutucu anlamında anlaşılmasın. Demek istediği şey şu: Partiler değişebilir; seçmen, yürütme ve yasamaya bugün şöyle birilerini, yarın böyle birilerini koyar; çoğunluk bugün şunu ister, yarın öbürünü. Ama yargı devletin tutarlı yüzüdür; kanunu ve kanunların geçmişte nasıl tatbik edildiğini esas alır. Seçimle başa gelmiş bir iktidarın sırf sandıkta çoğunluğun oyunu aldı diye istediğini yapmasına izin vermez; çıkarılan yasaların Anayasa'ya uygun olup olmadığına bakar. İşte bu yüzdendir ki kurucu babalardan Alexander Hamilton, yargının devlet aygıtı içindeki en az tehlikeli kurum olduğunu vurgulamak üzere "Ne kılıcı var, ne de para kesesi" demiştir. Ve yine işte bu yüzden, gittikçe siyasallaşan ve ideolojik tercihlerine göre hareket eden yargıçların oturduğu bir Yüksek Mahkeme, demokrasiyi koruyamaz.
Bugün Amerika otoriter popülizme geçme tehlikesi ile karşı karşıya, bu o çok meşhur denetim ve denge aygıtının beklendiği gibi demokrasiyi koruyucu bir performans gösterememiş olmasındandır.
Tocqueville'in yaklaşık iki yüz yıl önceki uyarılarını hatırlamakta yarar var.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


