Sansürün bin yılı

Sansürün bin yılı

Hatshepsut’un adını anıtlardan silmekten Ovidius’u sürgüne göndermeye, hangi anlatıların dolaşıma gireceğini tartışmaktan bugün bir haber sitesine erişimi engellemeye…

Sansürün bin yılı

Geçtiğimiz günlerde T24’ün internet sitesi ve sosyal medya hesaplarına getirilen erişim engeli, yalnızca bugünün dijital dünyasına ait bir tartışmayı değil, insanlık tarihinin çok daha eski bir meselesini yeniden gündeme getirdi: Sansür. 

Bugün bir yayın organını görünmez kılmak için matbaaya el koymak gerekmiyor. Bir erişim engeli yeterli. Oysa binlerce yıl önce iktidarın araçları farklıydı. Bir hükümdarın adı anıtlardan siliniyor, bir şair sürgüne gönderiliyor ya da toplumun hangi anlatılarla yetiştirileceği tartışılıyordu.

Anlatıyı denetlemek 

Sansürün en eski biçimlerinden biri, yalnızca sözü susturmak değil, hangi anlatıların toplum içinde dolaşıma gireceğini belirlemektir. 

Bu düşüncenin izlerini Platon’un Devlet’inde buluruz. Platon için tanrılar, kahramanlar ve insan davranışları hakkında aktarılan mitolojik anlatılar yalnızca edebi metinler değildir. Bunlar, bireyin karakterini ve toplumun ahlaki değerlerini biçimlendiren unsurlardır. Bu nedenle çocukların hangi anlatılarla yetiştirileceği, ideal devlet düzeninin önemli meselelerinden biridir. 

Platon, Homeros ve tragedya şairlerinin tanrıları ve kahramanları nasıl tasvir ettiğini sorgular; tanrıların aldattığı, savaştığı veya kötü örnek oluşturabilecek davranışlarda bulunduğu anlatıların çocuklara aktarılmasına karşı çıkar. 

Bu, Antik Atina’da uygulanmış doğrudan bir devlet sansürü değildir. Platon’un ideal devlet tasarımının bir parçasıdır. Ancak çok eski bir soruyu ortaya koyar: 

Bir toplumun hangi bilgileri, hangi anlatıları ve hangi değerleri öğreneceğine kim karar verecek? 

Çünkü bilgiyi kontrol etmenin yolu her zaman bir metni yasaklamak değildir. Bazen daha baştan hangi bilginin dolaşıma gireceğine karar vermektir.

Bilgiyi kontrol etmek, hafızayı da kontrol etmektir 

Antik Mısır’ın kadın firavunu Hatshepsut, yaklaşık yirmi yıl boyunca Mısır’ı yönetti ve döneminde büyük bir mimari ve sanatsal üretim gerçekleşti. Ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra ise halefi III. Thutmosis döneminde heykelleri parçalandı, adı anıtlardan kazındı ve görüntüleri tahrip edildi. Müdahalenin kesin nedeni bugün hâlâ bilinmiyor; ancak sonuç açıktı: Bir hükümdarın kamusal hafızadaki varlığı ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı. 

Fakat taş, iktidarın düşündüğü kadar sessiz değildi. Kazınan isimlerin izleri kaldı, parçalanmış heykeller toprağın altında varlığını sürdürdü. Yüzyıllar sonra arkeologlar bu parçaları yeniden bir araya getirerek Hatshepsut’un hikâyesini kurdu. 

Roma’da ise karşımıza başka bir örnek çıkar. Ovidius, aşk ve dönüşüm üzerine yazdığı eserlerle tanınan Romalı şairdi. Ars amatoria adlı eseri, Augustus’un evlilik ve cinsel ahlakı düzenlemeye yönelik politikalarıyla açıkça gerilim taşıyordu. MS 8’de Ovidius Roma’dan sürgün edildi. 

Biri hafızadan silinmeye, diğeri sesi uzaklaştırılmaya çalışıldı. 

Ama ikisi de aynı soruya dokunuyordu: 

Kim konuşacak, ne hatırlanacak ve hangi bilgi dolaşımda kalacak?

Sansürün paradoksu 

Bugün araçlar değişti. Aralarında binlerce yıl ve birbirinden tamamen farklı siyasal sistemler var. Bu nedenle tarihsel olayları birbirinin aynısı olarak görmek elbette mümkün değil. 

Ama sorunun kendisi hâlâ tanıdık: 

Bir toplumun neyi göreceğine, neyi okuyacağına ve neyi bileceğine kim karar verecek? 

Tarih bize sansürün önemli bir paradoksunu da gösteriyor.  

İktidar bir sesi susturabilir, bir adı silebilir, bir görüntüyü görünmez kılabilir. Ama geride bıraktığı boşluk, bazen susturmak istediği şeyin en güçlü kanıtına dönüşür. 

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler