Dünyada olan biteni anlamaya çalışırken belki de en çok ölçek meselesinde zorlanıyoruz. Her gün önümüze düşen olaylara, liderlerin sözlerine, savaşlara, seçimlere, piyasalara bakıyoruz. Oysa aynı anda, farklı hızlarda hareket eden çok sayıda dalganın içindeyiz.
En dışarıda bir çağ değişimi var. Soğuk Savaş sonrasının küreselleşme, demokrasi, piyasa ekonomisi ve refahın birlikte ilerleyeceğine dair iyimserliği çoktan geride kaldı.
İsveç’teki Göteborg Üniversitesi’nin 2026 raporu, ortalama dünya yurttaşı bakımından demokrasi düzeyinin yeniden 1978 seviyelerine gerilediğini söylüyor. Bu elbette tek başına dünyanın nereye gittiğini açıklamıyor ama dalganın yönüne ilişkin önemli bir işaret.
Bu büyük dalganın içinde başka dalgalar hareket ediyor. Eski küresel düzen çözülürken yenisi henüz kurulmadı. Siyasal egemenlik, ekonomik güç ve kültürel meşruiyet küresel ölçekte yeniden bölüşülüyor. Teknoloji ve özellikle yapay zeka artık yalnızca ekonomik gelişmenin değil, jeopolitik üstünlüğün konusu. Ticaret yalnızca ticaret, enerji yalnızca enerji, teknoloji yalnızca teknoloji değil. Her biri aynı zamanda küresel bölüşüm kavgasının sahneleri ve silahları.
Bir başka küresel dalga ise belirsizlikten kaçış. Geleceğin nasıl olacağına dair ortak tahayyül zayıfladıkça toplumların siyasetten talebi değişiyor. Daha iyi bir geleceğe gitmek kadar, bildiği hayatı korumak istiyor insan. İşini, sınırını, kimliğini, ailesini, hayat tarzını korumak.
Büyük dalgalar bunlar. Fakat büyük dalgalar her ülkenin kıyısına aynı biçimde vurmuyor. Ülkelerin kendi dip akıntıları, kendi kayaları, kendi fay hatları var.
Türkiye’ye bakarken de günlük siyasi fotoğraftan biraz uzaklaşıp dipte hangi dalgaların hareket ettiğine bakmayı denemeliyiz.

Beş dip dalga ya da toplumsal gerilim hatları
Ben Türkiye’de beş gerilimi özellikle izlememiz gerektiğini düşünüyorum. Birincisi, değişim talebi ile belirsizlik korkusu arasındaki gerilim.
Türkiye’de değişim isteyenlerle statükoyu isteyenlerin iki ayrı insan kümesi olduğunu varsaymaya çok alıştık. Halbuki mesele bu kadar basit olmayabilir. Aynı insan hem değişim isteyebilir hem değişimin sonuçlarından korkabilir.
Ekonominin değişmesini ister ama işini kaybetmekten korkar. Siyasetin değişmesini ister ama devletin zayıflamasından endişe eder. Daha fazla özgürlük ister ama toplumsal düzenin bozulmasından kaygılanabilir.
O nedenle önümüzdeki dönemin önemli sorusu “insanların, değişimin güvenli ve öngörülebilir biçimde gerçekleşebileceğine inanıp inanmadıkları” olacak.
İkinci dip dalga, kültürel kimliklerle sınıfsal deneyimler arasındaki gerilim.
Türkiye’nin siyasi haritasını uzun süredir kültürel kimlikler açıklıyor. Bu kimliklerin ortadan kalkacağını düşünmek için bir neden yok. Ama aynı anda hayatın başka bir yüzü giderek ağırlaşıyor, meseleler derinleşiyor: Konut, kira, ücret, eğitim, bakım, emeklilik, güvencesizlik, çocukların geleceği...
Bunların her biri sınıfsal mesele. Buradaki soru “sınıf siyaseti geri mi geliyor” kadar basit olmayabilir. Daha ilginç soru şu: “Sınıfsal deneyimler kültürel kimlikleri değişime zorluyor mu?”
Muhafazakar kiracı ile muhafazakar ev sahibinin hayat deneyimleri ne kadar aynı? İyi eğitimli ama işsiz genç, ailesinin siyasi kimliğini ne kadar taşıyor? Emekli ile çalışan çocuğunun gelecek beklentileri ne kadar örtüşüyor? Aynı hanedeki kadınla erkeğin bile “iyi hayat” beklentileri ne kadar benziyor?
Belki önümüzdeki siyasi değişimi yeni kimliklerin ortaya çıkmasından önce, eski kimliklerin kendi içlerindeki değişimlerinden göreceğiz.
Üçüncü dip dalga, “güçlü devlet talebi ile adalet ve güven talebi” arasındaki gerilim.
Dünyanın ve Türkiye’nin içinden geçtiği şartlarda güvenlik arayışının ve devletin gücüne ihtiyacın artması şaşırtıcı değil. Dünyadaki jeopolitik rekabetin geldiği noktada teknoloji, enerji, savunma, sınırlar ve güvenlik yeniden devletlerin öncelikli meselelerine dönüşüyor.
Ama güçlü devlet isteyen insanın aynı zamanda adil ve güvenilir devlet istemeyeceğini varsaymak da yanlış. İnsanlar şunu söyleyebilir: “Devlet güçlü olsun ama kurallarını bileyim.” Güvenliği sağlasın ama hukuk karşısında eşit olayım. Kapasitesi yüksek olsun ama kamu görevlisi karşısında çaresiz kalmayayım. Belki yeni talep üç kelimeyle tarif edilecek: Güçlü, adil ve güvenilir devlet.
Dördüncü dip dalga, “kutuplaşma ile ortak hayat alanı” arasındaki gerilim.
Burada Türkiye’nin ilginç bir paradoksu var. Sorunlarımız ortaklaşıyor ama duygularımız ayrışıyor. Aynı ekonomik sıkıntıları yaşıyoruz ama bunlardan otomatik olarak bir ortaklık doğmuyor. Ekonomik sıkışma insanları birbirlerine yaklaştırabileceği gibi kendi kimliklerine daha sıkı sarılmaya, hatta sıkıntılarının sorumlusunu öteki kimliklerde aramaya da yöneltebilir.
Belki yeni ortaklıklar büyük ideolojik uzlaşmalarla değil, muhtemelen konutla, okulla, kreşle, depremle, suyla, ulaşımla başlayacak. “Biz kimiz” sorusuna ortak bir cevapta anlaşamayan insanlar, “Birlikte nasıl yaşayacağız” sorusunda ortaklaşabilecek mi? Bunu izlemek gerekiyor.
Beşinci dip dalga ise değişen toplum ile mevcut siyaset kültürü ve alışkanlıkları arasındaki gerilim.
Burada mesele yalnızca partilere güvenin azalması değil. Daha temel bir uyumsuzluk olabilir. Toplum bir yandan daha büyük kalabalıklar halinde yaşama doğru koşarken diğer yandan çözülen akrabalıklar, hemşerilikler nedeniyle yalnızlaşıyor. Artık metropollerde ağlar halinde yaşamayı, çoklu kimlikler geliştirmeyi tercih ederken siyasal temsil hâlâ parti, lider, teşkilat, seçim üzerine kurulu.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin önemli sorusu yalnızca “Seçmen hangi partiye gidiyor”dan çok “Seçmen partilerden, hatta siyasetten uzaklaşırken nereye gidiyor” olabilir. Geri mi çekiliyor? Ailesine ve kendi küçük dünyasına mı kapanıyor? Yerel dayanışmalara mı yöneliyor, dijital cemaatlere mi? Ya da insanlar umut ve gayretlerinden tümüyle vaz mı geçiyor?

Aynı toplumun aynı anda üretebileceği üç farklı davranış biçimi
Siyaseti analiz ederken genellikle bu eğilimlerden hangisinin geleceği belirleyecek güce ulaşacağını anlamaya çalışıyoruz.
Toplum değişim mi istiyor, düzen mi? Kimlik mi belirleyici, ekonomi mi? Güvenlik mi önemli, özgürlük mü? Kutuplaşma mı artıyor, normalleşme mi?
Oysa yeni dönemin karakteri belki de bu sorulara tek bir cevap verilememesi. Aynı insan değişim isteyip belirsizlikten korkabilir. Kendi kültürel kimliğine güçlü biçimde bağlı olup sınıfsal bir meselede başka kimliklerden insanlarla ortaklaşabilir. Güçlü devlet isteyip hukuki güvenceler talep edebilir. Siyasete güvenmeyip son derece politik davranabilir.
Dolayısıyla toplumun öncelikli tercihleri bakımından en az üç farklı güzergâh aynı anda mümkün.
Birincisi “korunma”. Belirsizlik arttıkça insanlar güvenlik, düzen, aidiyet ve kontrol talebine yönelebilirler. Siyasetin ana vaadi “daha iyi bir gelecek” değil, “seni koruyacağım” olur. Kültürel kimlikler güçlenir, devlet talebi artar, değişim risk olarak algılanır.
İkincisi “geri çekilme”. İnsanlar siyasetin sorunları çözebileceğine inanmıyorlarsa enerjilerini kamusal alandan çekebilirler. Ailelerine, yakın çevrelerine, kendi ekonomik ve duygusal hayatta kalma stratejilerine kapanabilirler. Bu apolitikleşme anlamına gelmek zorunda da değil. Tam tersine, uzun süre sessiz kalan fakat belirli olaylarda aniden görünür hale gelen bir toplumsal öfke de birikiyor olabilir.
Üçüncüsü ise “yeni ortaklaşmalar, uzlaşmalar”. Konut, hayat pahalılığı, eğitim, liyakat, adalet, bakım, çalışma hayatı, kadınların ve gençlerin gelecek beklentileri gibi meseleler kültürel kimlikleri ortadan kaldırmadan onları aşan yeni bağlar üretebilir.
Fakat bence burada yapmamamız gereken şey senaryolara olasılık puanları atfetmek ya da senaryoları “iyi senaryo”, “kötü senaryo” diye okumak.
Bunlar senaryo bile değil aslında, hatta aynı insanın üç farklı davranış biçimi. Yeni dönemi anlamayı zorlaştıran da bu. Eski siyasetin nispeten sabit seçmen tipolojilerinin yerine daha akışkan, çelişkili ve meseleye göre farklı davranan insanlarıyla karşı karşıyayız sanki.
Asıl mesele bu dip dalgaların nerede kesişeceği ve nasıl bir toplumsal bileşke oluşacağı.
Bu soruların cevaplarını bilmiyoruz. Zaten mesele de cevapları bugünden bilmek değil, siyaseti izlerken nereye bakacağımız.
Çünkü dip dalga dediğimiz şey televizyon ekranlarındaki tartışma görünümlü piyeslerde ya da sosyal medya atışmalarında görünmüyor. Bir seçim sonucunda birdenbire ortaya çıkmış gibi görünüyor ama yıllardır toplumda birikiyor. Bir protestoda görünür hale geliyor ama o protestoyla başlamıyor. Bir siyasi aktör tarafından temsil ediliyor ama o aktör tarafından yaratılmıyor. Siyaset çoğu zaman dip dalgayı üretmiyor, dip dalgayı zamanında okuyabilen siyaset onun taşıyıcısı oluyor.
O nedenle önümüzdeki dönemin temel sorusunun yalnızca “kim kazanacak” olduğunu düşünmüyorum. İki başka soru belki daha açıklayıcı: “Toplum neyin değişmesini istiyor” ve aynı anda “neyin değişmesinden korkuyor?”
Çünkü Türkiye’nin geleceğini yalnızca değişim talebi değil, değişim arzusu ile değişim korkusunun, kimlikler ile sınıfsal deneyimlerin, güçlü devlet ihtiyacı ile adalet ve güven arayışının, kutuplaşma ile ortak hayat ihtiyacının aynı anda nasıl hareket edeceği belirleyecek.
Yazıyı yazarken eski mekanik düzeneklerden birinin görüntüsü geldi aklıma. İç içe geçmiş, birbirlerine bağlı metal halkalar… Dışarıdan bakıldığında tek bir mekanizma gibi görünüyor. Fakat hareket başladığında her halka kendi ekseninde, farklı yönde ve farklı hızda hareket ediyor. Üstelik hiçbirinin hareketi ötekinden bütünüyle bağımsız değil.
Dünyanın ve Türkiye’nin içinden geçtiği dönemi biraz böyle düşünmek mümkün. En dış halkada çağ değişiyor. Onun içinde küresel güç dengeleri yeniden kuruluyor. Daha içeride toplumlar belirsizlik karşısında korunmaya çalışıyor. En iç halkalarda ise ülkelerin kendi toplumsal dip dalgaları hareket ediyor.
Türkiye’de de toplum aynı anda farklı yönlere hareket ediyor. Belki de bu yüzden Türkiye’nin nereye gittiğini tek bir göstergeye, tek bir seçime, hatta tek bir toplumsal eğilime bakarak anlamaya çalışmak yanıltıcı.
Çünkü önümüzde aynı anda hareket eden, birbirini güçlendiren, frenleyen, hatta zaman zaman tersine çeviren farklı toplumsal kuvvetler var. Asıl mesele, bütün bu hareketlerin nerede kesişeceği ve nihayetinde nasıl bir Türkiye bileşkesi üreteceği.
Oksijen'den alınmıştır.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


