Geçen hafta bu sayfalarda Yeni Parti’nin ortaya çıkışını yalnızca CHP’deki zorunlu bir ayrışma olarak değil, Türkiye’de uzun zamandır derinleşen siyaset ve siyasi temsil krizinin görünür hale gelmesi olarak değerlendirmeye çalışmıştım.
Bana göre butlan kararı yalnızca hukuki bir süreç değildi. Bir yandan iktidarın ve yargının siyasete doğrudan müdahalesiydi. Öte yandan siyasetin artık eski biçimleri ve tarzıyla yoluna devam edemeyeceğini görünür hale getiren tarihsel bir kırılmaydı.
Bu hafta aynı yerden devam etmek istiyorum. Çünkü Yeni Parti’nin önündeki asıl mesele artık hukuki ya da örgütsel değil; yeni bir siyaset tarzı geliştirebilmek, toplumla yeni bir ilişki kurabilmek ve yeniden güven üretebilmek.
Bugün doğal olarak herkes Yeni Parti’nin kaç oy alacağını tartışıyor. İlk veriler, Saraçhane’de ortaya çıkan toplumsal enerjinin önemli ölçüde korunduğunu gösteriyor. Ama bu desteğin ne kadarının Yeni Parti’ye ne kadarının iktidara yönelen itirazın doğal sonucu olduğu henüz belli değil.
Muhalif seçmenin yeni bir hikayeye kulak vermeye hazır olduğu açık. Fakat bu başlangıç enerjisinin kalıcı bir siyasal iddiaya dönüşmesi için daha uzun bir yol var.
Zaten asıl soru bu değil. Soru şu: Türkiye gerçekten yeni bir partiye ihtiyaç duyuyor mu?
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı verilerine göre bugün Türkiye’de faaliyette olan 189 siyasi parti var, 41’i seçime katılabilme yeterliliğine sahip. Bunların 31’i son 18 ayda kuruldu. Demek ki mesele yeni bir tabela asmak değil.
Belki de asıl ihtiyaç yeni bir partiden çok yeni bir siyaset tarzı. Çünkü yeni bir isim bulabilirsiniz. Yeni bir logo tasarlayabilirsiniz. Yeni bir program yazabilirsiniz. Ama bütün bunları yapıp hâlâ eski siyaset tarzını sürdürebilirsiniz. Türkiye’nin yakın siyasi tarihi bunun örnekleriyle dolu.
Yeni Parti’nin önündeki tarihsel fırsat da risk de tam burada duruyor. Eğer yalnızca CHP’nin hukuki devamı olursa, bugünkü muhalif toplumsal enerjiyi bir süre daha taşıyabilir. Ama Türkiye’nin farklı toplumsal kesimlerini ortak bir gelecek hikayesinde buluşturmak istiyorsa, yalnız programını değil, siyaset yapma biçimini de değiştirmek zorunda.
Yeni Parti’nin önündeki asıl mesele; yeni bir program yazmaktan öte programına ve kadrolarına toplumun neden inanacağını yeniden anlatabilmek. Çünkü bugünün siyasetinde asıl kriz fikir değil, inandırıcılık ve güven…
Hayat, mekan değiştiriyor ama siyasetin mekanları aynı
Son kırk yılda toplumsal hayat üç kez mekan değiştirdi. Önce insanlar yer değiştirdi. Sonra kentlerin içindeki
hayat yer değiştirdi. Şimdi ise hayatın kendisi dijital dünyaya taşınıyor.
Birinci katman coğrafi değişiklik. Elli yıl önceki gibi kırlardan doğrudan büyük şehirlere gelinemiyor artık. Şimdi köyler ilçe merkezlerine, ilçe merkezleri il merkezlerine, il merkezleri ise bölgenin metropollerine doğru akmaya devam ediyor. Yalnızca iller arasındaki yıllık hareketlilik bile 3 milyon kişi dolayında seyrediyor.
İkinci mekansal değişim özellikle metropollerde olmak üzere kent merkezlerinde konutlar, haneler, mahalleler değişiyor. Kentlerdeki hayat mahallelerin, meydanların, sokakların olmadığı apartman tarlalarına doğru akıyor ve sıkışıyor. Bu iki mekansal değişim aidiyetleri, ilişkileri, aileyi, gündelik hayat pratiklerini değiştiriyor.
Üçüncü katmanda hayat mekan değiştiriyor; dijitalleşiyor. Yalnızca alışveriş ya da bankacılık hareketleri değil aşklar ve flörtler dahil tüm ilişki biçimleri, örgütlenmeden iş yapmaya, dayanışmadan siyasete hayatın tüm alanları dijital dünyaya kayıyor.
Bu üç katmanlı mekansal değişim ortak bir ufuk ve gelecek kabulüyle yaşanmadığı için kimi zaman savruk, kimi zaman ortak ahlaki normlar olmadan yürüyor. Bu telaşlı, savruk ve kutuplaşmış değişim sürecinin sonunda geldiğimiz yer derin bir güvensizlik uçurumu. Toplumsal, yasal, yönetsel tüm kurumlara, kurallara ve hatta birbirimize karşı…
Tam da bu nedenle siyaset de uzun zamandır büyük bir güven kaybıyla karşı karşıya. İnsanlar yalnızca iktidara değil, muhalefete, tüm partilere, siyasetçilere hatta siyasetin kendisine mesafeli. Bu nedenle bugün önümüzde yalnızca “İktidar nasıl değişir?” sorusu yok. Daha temel bir soru var: Güvenini yitirmiş, umutsuzluğa teslim olmaya başlamış bir toplumda siyaset ne yapmalı, nasıl yapmalı? Ki değişim süreci yalnızca makamlardaki kişilerin değil düzenin değişimi sürecine evrilebilsin.
Öncelikle yeni siyasetin bu hayatın mekansal değişimini kavraması, örgütlenme modelinden katılım modeline, program ve projelerine dek bu toplumsal yaşamın mekanlarına uygun hareket etmesi gerek. Yoksa örneğin dijital dünya iki, üç profesyonelin yönettiği ve liderin kişisel iletişimine dönüyorsa çok da umutlanmak mümkün değil.
Bugünkü siyasetin mekanları
Siyaset elbette bir mücadele alanıdır. Fikirlerin, çıkarların, toplumsal taleplerin mücadelesidir. Ama giderek bu mücadele meseleler arasında değil, aktörler arasında yaşanıyor. Kim kime cevap verdi, kim kimi sıkıştırdı, kim daha görünür oldu?… Siyaset toplumun sorunlarını çözme kapasitesinden çok, aktörlerin birbirlerine karşı pozisyon alışına dönüşüyor.
Oysa siyaset yalnızca rekabet değil, aynı zamanda bir ilişki kurma biçimi de. Bu ilişkinin kendine özgü mekanları var, “masalar”, “salonlar”, “meydanlar”, “medya”. Ve bugün buna “mahkeme salonlarını” da eklemek gerekiyor.
Masalarda siyaset daha çok aktörler arasında yürür, müzakere edilir, pazarlık edilir, ittifaklar kurulur.
Salonlarda siyaset daha çok kendisini anlatır; kongrelerde, televizyonlarda, panellerde, dernek toplantılarında, örgüt buluşmalarında.
Meydanlarda ise siyaset güç gösterisine dönüşür. Kalabalık üretir, duygu üretir, aidiyet üretir.
Medya ve sosyal medya bütün bu alanların taşıyıcısıdır; görünürlüğü büyütür, sesi çoğaltır, bazen de gerçeğin yerini alır.
Son dönemde bunlara bir de mahkeme salonları eklendi. Siyasetin önemli bir bölümü artık yargı süreçleri üzerinden kuruluyor.
Öte yandan tıpkı hayat gibi siyasetin bu yeni mekanlarının da kendi ritmi ve dinamikleri var. Halbuki geleneksel siyasi mekanların ortak bir özelliği var. Buralarda siyaset esas olarak konuşuyor. Mikrofon siyasetçinin elinde, kamera siyasetçinin yüzüne dönük, kürsü siyasetçinin kullanımında, siyasetin temel refleksi de anlatmak.
Oysa hayat artık oralarda akmıyor. Hayat mutfakta akıyor, işyerinde, toplu ulaşımda, okul kapısında, kredi kartı ekstresinde, kira sözleşmesinde. Çocukların gelecek kaygısında, yaşlı anne babanın bakımında.
Hayat yalnız sokakta da değil artık, dijital dünyada da akıyor. Hatta apartman veya mahalle WhatsApp grubunda, öğrenci velileri mesajlaşma gruplarında, Instagram’da.
Ama siyaset bütün bu hayatı çoğu zaman yalnız seçim dönemlerinde ziyaret ediyor. Üç beş esnaf ziyareti, birkaç mahalle turu, bir iki ev toplantısı, sonra yeniden ekranlara sıkışıyor. Oysa toplumun gerçek deneyimi buralarda oluşuyor. Bugünkü siyaset büyük ölçüde iletişim üzerine kurulu. Oysa bugünün ihtiyacı iletişim değil, ilişki.
Toplumun önemli bir kısmı artık kendisine ne anlatıldığından çok, kendisinin duyulup duyulmadığıyla ilgileniyor.
Üstelik teknolojik dönüşüm nedeniyle yalnız siyasetçinin değil, artık yurttaşın da elinde kamera ve mikrofon var. Herkes konuşabiliyor, konuşuyor da. Ama birbirini ne kadar duyuyor? Siyaset bizleri ne kadar duyuyor? İşte mesele burada.
Siyaset uzun zamandır “Doğru anlatamıyoruz” diye düşünüyor. Oysa sorun çoğu zaman anlatamamak değil, dinlemeyi bilmemek, gündelik hayatın ritmini anlayamamak.
Bu nedenle aynı sloganlar dolaşıma giriyor. Aynı kutuplaşma yeniden üretiliyor. Aynı öfke biçimleri tekrar ediliyor. Seçmenden sadakat isteniyor. Ama toplum sadakat değil, çözüm arıyor.
Çözüm ise yalnız uzmanların yazdığı programlardan çıkmıyor. Toplumun bilgisini siyasetin bilgisine dönüştürebildiğiniz ölçüde ortaya çıkıyor. Belki de Yeni Parti’nin önündeki en önemli görev tam da burada. Toplumu daha çok dinleyen, toplumdan daha çok öğrenen bir parti olabilmek. Çünkü hayatın dolaşımı ve ritmi hızlandı. Siyasetin dolaşımı ise hâlâ eski güzergahlarda ve eski ritimle ilerliyor.
İnandırıcılık genel merkezde değil ilişkilerde kurulur
Türkiye’de siyaset uzun zamandır iletişim meselesi olarak düşünülüyor. Doğru sloganı bulalım. Mesajımızı daha iyi anlatalım. Lider daha görünür olsun. Sosyal medyayı daha etkili kullanalım.
Bütün bunlar elbette önemli. Ama bunların hiçbiri tek başına güven üretmiyor. Çünkü güven, iletişimle inşa edilmiyor, ilişkiyle inşa ediliyor. Bir siyasal hareketin söylediği sözün inandırıcı olması, yalnızca liderine değil, teorik olarak dört dörtlük programatik metinlerden değil, o sözün gündelik hayat içinde nasıl karşılık bulduğuna bağlı.
Belki de bu yüzden son yıllarda bütün partiler daha çok iletişim bütçeleri harcadı daha çok iletişim uzmanı istihdam etti ama siyasetin itibarı artmadı. Çünkü sorun iletişim değil ilişkiydi. Sorun hayatı, sokakları, insanları dinlemek meselesiydi.
Burada “dinlemek” ile “öğrenmek” arasındaki fark önem kazanıyor. Son yıllarda bütün partiler daha çok anket yapıyor, veri topluyor. Ama çoğu zaman bunları bildiğini doğrulamak için yapıyor. Öğrenmek ise başka bir şey. Öğrenmek, toplumun deneyiminin sizi değiştirmesine izin vermek. Kendi doğrularınızı sürekli yeniden sınamak.
Belki de yeni siyasetin ilk şartı budur. Toplum adına konuşan siyaset değil, Toplumla birlikte öğrenen siyaseti örmeyi başarmak.
Yerel örgütlerin anlamını yeniden düşünmek
Eğer mesele gerçekten öğrenmekse, o zaman parti örgütlerinin işlevini de yeniden düşünmek gerekiyor. Siyasi kültürümüzde partilerin örgütleri uzun yıllardır büyük ölçüde merkezin mesajını aşağıya taşıyan yapılar olarak tasarlandı. Genel merkez masalarda, salonlarda, meydanlarda, ekranlarda konuştu, il örgütü tekrarladı, ilçe örgütü tekrarladı.
Bütün bunlar elbette gerekli ama artık yeterli değil. Bugünün siyasetinde örgütün asıl görevi yalnızca mesaj taşımak olamaz. Hayatı taşımak zorunda, daha doğrusu toplumun bilgisini, ihtiyaçlarını, taleplerini, beklentilerini, umutlarını, hayallerini yukarıya doğru taşımak zorunda.
Parti örgütleri artık bir öğrenme ağına dönüşmelidir. Çünkü Türkiye artık tek bir toplumsal deneyimden oluşmuyor. Aynı ülke içinde birbirinden çok farklı hayatlar yaşanıyor. Hayat metropollere doğru sıkıştıkça her bir bölgenin ve metropolün sorunları farklılaşıyor, karmaşıklaşıyor.
Bir metropolde barınma krizi, bir diğerinde göç, hepsinde birden yoksulluk öne çıkıyor. Bir bölgede kuraklık bir diğerinde deprem, bir diğerinde de çevre meseleleri ağırlıklı. Bir yerde tarımsal üretim, bir yerde sanayi, diğerinde turizm. Bir yerde genç işsizliği, bir diğerinde yaşlı nüfus.
O nedenle belki de bugün doğru siyaset tarzı merkezi, tek tipli çözümler anlatan bir uzun, uzun program ve projeler dizisi yazmak değil ortak ilkeleri ve bir gelecek hedefi ve hayali anlatmak. Ama her il örgütü, her ilçe örgütü, bulunduğu yerin kendi siyasal programını da bu ilkeler ve hedef çerçevesinde hazırlamalı. Yani her şeyi anlatan tek bir siyasal program değil her bir yerel için, yerelden beslenen ve yerele seslenen siyasal programlar hazırlamak.
İşte o durumda siyasal temsil ve güven, o ilkelerin yerelin hayatıyla yeniden buluştuğu yerde başlar. Belki de yeni siyaset dediğimiz şey tam burada somutlaşacak.
Partinin genel programı elbette ortak ilkeleri, temel hakları ve ülkeye dair ortak vizyonu ortaya koyacak ama örgüt o kentin insanlarıyla birlikte düşünerek, meslek odalarıyla, kooperatiflerle, kadın örgütleriyle, gençlerle, sivil toplumla, kanaat önderleriyle birlikte kendi yerel programını geliştirecek.
Bir yandan örgüt yeni insanlarla, yeni bilgilerle kendisini yenileme, besleme, geliştirme fırsatı yakalayacak, diğer yandan partinin itibarını da partiye güveni de yerellerden inşa edecek.
Amaç yalnızca bilgi toplamak da değil, öğrenilen bilginin partinin karar organlarında tutum ve davranışları, merkezi ilke ve kararları da değiştirmesidir. Eğer yerelden gelen bilgi genel merkezin siyasetini değiştirmiyorsa, o örgüt öğrenen değil, rapor yazan örgüt olur.
Bir bakıma yeni siyaset tarzının merkezi toplumla birlikte düşünmeyi kurumsallaştırmak. Belki de örgütün yeni görevi tam da budur. Merkezin talimatını aşağıya taşımak değil. Toplumun bilgisini, sokakların ihtiyaç ve taleplerini yukarı taşımak.
Bana kalırsa Yeni Parti gerçekten yeni olmak istiyorsa, en büyük yeniliği bu yeni siyaset tarzıyla yapabilir. Dinleyen, öğrenen, kendini yenileyen, yeni insanlardan yeni bilgilerden beslenen bir örgüt olabilmek.
Bu siyaset tarzının doğal ön şartı da sonucu da parti içi demokrasiyi amasız, koşulsuz hayata geçirebilmek, partiyi hangi seviyede, hangi seçimde temsil edecek her kişi olursa olsun tüm üyelerinin katılımıyla ve önseçimle belirlenir diyebilmek.
Belki de Yeni Parti’nin önündeki asıl sınav tam budur. Yeni bir parti kurmak değil; siyasetin toplumla yeniden ilişki kurmasını sağlayacak yeni bir siyaset kültürü geliştirebilmek. Eğer bunu başarabilirse yalnızca yeni bir parti olmayacak. Türkiye’de siyasetin yeniden güven ve itibar kazanmasının da önünü açacak.
Oksijen'den alınmıştır.


