Bugün Türkiye üzerine konuşurken yaptığımız en büyük hata, artık var olmayan bir toplumu konuşuyor olmamız olabilir mi? Bu soru son zamanlarda zihnimi çokça kurcalıyor.
Siyaseti, ekonomiyi, kurumları, seçmeni, aileyi, gençleri hâlâ geçmişte oluşturduğumuz kategorilerle anlamaya çalışıyoruz. Köylü-kentli, sağcı-solcu, laik-muhafazakâr, merkez-çevre, geleneksel-modern ayrımlarının tümü hâlâ bir şeyler söylüyor kuşkusuz. Ama hiçbiri bugünün insanını ve Türkiye’sini açıklamaya tek başına yetmiyor.
Çünkü toplum değişti.
Türkiye artık kentli bir ülke. Nüfusun yüzde 93.6’sı il ve ilçe merkezlerinde yaşıyor. Ama asıl değişim insanların adreslerinde değil, hayatlarında yaşandı. Hayatın ritmi, ilişkilerin niteliği, ailenin işlevi, çalışma ve zaman kullanma biçimleri, başarı ölçütleri, tüketim kalıpları ve gelecek hayalleri değişti.
Kent yeni bir insan üretti. Fakat bu yeni insanı henüz yeterince tanımıyoruz.
Kentleşme yalnızca mekânsal bir değişim değildi
Türkiye’nin son kırk-elli yılını anlamanın anahtarlarından biri kentleşme. Milyonlarca insan köylerden ilçelere, ilçelerden büyükşehirlere, büyükşehirlerin çeperlerinden merkezlerine doğru hareket ederken yalnız nüfusun dağılımı değil, toplumsal ilişkilerin bütün düzeni değişti.
Köylerde, kasabalarda hayat doğanın, mevsimlerin, akrabalığın ve yüz yüze ilişkilerin ritmine bağlıydı. Kentte hayat saatin, trafiğin, okulun, işyerinin, piyasanın ve bürokrasinin ritmine bağlandı. İnsan artık yalnızca hangi aileden geldiğiyle, kimin çocuğu olduğuyla, hangi topluluğa ait bulunduğuyla tanımlanmıyor; eğitimi, mesleği, geliri, yaşadığı semt, giyimi, tüketim tercihleri ve kurduğu sosyal ağlar da kimliğinin parçaları.
Bir zamanlar kasabalarda, hatta kentlerde beyaz yakalı çalışanlar ve esnaf öğle yemeği için evine gidip gelirdi. Musluk suyu içilir, evler sobayla ısıtılırdı. Bugünün büyük kentinde ulaşıma saatler harcanıyor, dışarıda yemek sıradanlaştı, yer sofrası masaya kalktı, bulgur aşı bulgur pilavına dönüştü.
Değişen yalnız gündelik alışkanlıklar da değil. Köyde ve kasabada insan çoğunlukla kendisine benzeyen insanların; ortak ayıp, günah, suç, iyi, güzel ve doğru tanımlarının içine doğuyordu. Bugün aynı apartmanda, aynı işyerinde farklı kimliklerden, inançlardan, hayat tarzlarından ve ahlaki kabullerden insanlar yan yana yaşıyor.
Fakat geçmiş ortadan kalkmadı. Akrabalık bitmedi, aile çözülmedi, gelenek yok olmadı, din hayattan çekilmedi. Eski olanla yeni olan birbirinin yerine geçmedi, iç içe geçti. Yeni melez alanlar, gri kesişim kümeleri oluştu.
Türkiye’nin yeni toplumsal doğası da bu iç içelik içinde oluşuyor.
Aile küçüldü, çekirdek aile baskınlaştı, anneanneler, babaanneler aynı evlerden çekildi, kuzenlerin hiç yüz yüze gelmediği aileler çoğaldı. Ama ailenin önemi ortadan kalkmadı. Bugünün insanı aynı anda hem bireyci hem aileci olabiliyor. Kendi kararlarını vermek istiyor ama ekonomik ve duygusal olarak ailesine ihtiyaç duyuyor. Çocuğunun özgür olmasını istiyor ama hayatına müdahale etmekten vazgeçemiyor. Geleneksel değerlere bağlı olduğunu söylerken son derece modern hayat pratiklerini benimseyebiliyor. Dindar kimliğini korurken seküler pratiklerle yaşayabiliyor. Küresel markaları tüketirken yerel ve milli aidiyetini daha güçlü ifade edebiliyor.
Bunlar tutarsızlık değil. Yeni toplumun gerçekliği.
Gecikmiş, hızlandırılmış ve savruk bir modernleşme
Türkiye’nin yaşadığı dönüşüm, Batı toplumlarının modernleşme deneyiminin basit bir tekrarı değildi. Son kırk yıldır süren, özellikle son yirmi-otuz yılda hızlanan gecikmiş bir modernleşme yaşadık. Bu modernleşme, gündelik hayatın yeme içmeden giyime, tatilden eğlenceye kadar hemen her alanında görünür oldu. Daha önce de yazdığım gibi toplum, Batı’nın uzun yıllara yayarak yaşadığı bazı değişimleri hızlandırılmış biçimde deneyimledi.
Fakat bu sürecin toplumca uzlaşılmış ortak bir hedefi yoktu.
Modernleşmenin ne olduğu, nasıl bir toplum ve nasıl bir insan amaçladığı konusunda ortak bir tahayyül üretilemedi. Süreç çoğu kez “Batı’ya yetişme”, “geri kalmama”, “kalkınma”, “büyüme”, “zenginleşme” ve “daha çok tüketebilme” hedefleri üzerinden yaşandı.
Modernleşme, ortak bir ütopyadan çok bir yetişme telaşına dönüştü. Herkes, kendi bildiğince, becerebildiğince, imkanları yettiğince kentli pratikleri içselleştirdi.
Kentler büyüdü ama ortak yaşam kültürü aynı hızla gelişmedi. Eğitim yaygınlaştı ama eleştirel düşünce ve liyakat güçlenmedi. Tüketim arttı ama refah duygusu kalıcılaşmadı. Teknoloji hayatın her alanına girdi ama kurumların işleyişi aynı ölçüde yenilenmedi. Bireysel beklentiler yükseldi fakat bu beklentileri karşılayacak ekonomik ve kurumsal kapasite oluşmadı.
Bir bakıma toplum değişti, sistemler ve kurumlar geride kaldı.
İnsanların hayatları çeşitlendi fakat siyaset bu çeşitliliği anlamak yerine toplumu birkaç kimliğin içine sıkıştırdı. Gündelik pratikler değişti fakat ahlaki ve kültürel dil bu değişimi anlamlandırmakta zorlandı. Beklentiler yükseldi fakat insanlar kendi hayatları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olduklarını hissedemedi.
Ortaya kentleşmiş, modernleşmiş ama ne kentliliğin ve yeni hayat ritminin kurumlarını yeterince kurabilmiş ne de ortak iyi, güzel, doğru tanımlarında ortaklaşmış bir toplum çıktı.
Hayat önden gidiyor kurumlar arkadan geliyor
Bana kalırsa bugünkü Türkiye’nin temel gerilimlerinden biri, gündelik hayatın değişim hızıyla kurumların değişim hızı arasındaki fark.
Toplum son derece dinamik. İnsanlar yeni teknolojileri, tüketim ve iletişim biçimlerini hızla benimsiyor; çocukları için başka hayatlar hayal ediyor. Kadınlar eğitimde ve çalışma hayatında daha güçlü yer almak, gençler kimliklerini, ilişkilerini ve geleceklerini kendileri belirlemek istiyor. İnsanlar daha nitelikli kamu hizmeti, daha adil bir düzen, daha yaşanabilir kentler ve öngörülebilir bir hayat talep ediyor.
Üstelik artık neyin mümkün olduğunu biliyorlar. Ellerindeki küçücük ekranlardan dünyanın bilgisine, deneyimine, hayatlarına ulaşabiliyorlar. Dün köyde, kasabada dağın ardındaki hayatı başkalarının anlattıklarından dinleyen insan, bugün dünyanın nasıl yaşadığını görüyor, kendi hayatıyla kıyaslıyor.
Ama hayat değişirken kurumlar aynı hızla değişmiyor.
Aileden okula, işyerinden devlete ve siyasete kadar birçok kurum hâlâ eski hiyerarşilerle işliyor. Baba çocukla, öğretmen öğrenciyle, patron çalışanla, devlet vatandaşla, siyaset seçmenle eski ilişkiyi sürdürmek istiyor. Otorite konuşmak, öğretmek, dikte etmek ve itaat görmek istiyor; birey ise dinlenilmek, anlaşılmak, saygı görmek ve kararlara katılmak istiyor.
Toplumun beklentileriyle kurumların işleyişi arasındaki bu açı yalnız memnuniyetsizlik değil, güvensizlik ve öfke de üretiyor.
Kurumlara güven azaldıkça insan aileye, yakın çevreye, küçük dayanışma ağlarına çekiliyor. Kamusal alanda bulamadığı güvenliği özel alanda arıyor. Büyük gelecek hayalleri zayıfladıkça kendi hayatını ve ailesini kurtarmaya, küçük güvenlik ve mutluluk alanları kurmaya çalışıyor.
Bir yandan bireyselleşiyor, diğer yandan kendi kozasına çekiliyor.
Kentlerde dip dibe yaşadığı ama tanımadığı kalabalıkların ürküntüsü, hayatın karmaşıklığı içinde endişeye dönüşüyor. Siyaset ve medya, felaket anlatıları ve kıyamet kehanetleriyle bu endişeyi korkuya çeviriyor. Kozasındaki birey biraz daha büzüşüyor, adeta tesbih böceğine dönüşüyor, küçük fiskelerle oradan oraya savruluyor. O zaman da ortak meseleler karşısında ya afallıyor ya lümpenleşiyor, çoğu zaman da susuyor, tepkisizleşiyor.
Toplum değişirken kavramlarımız eskidi
Bugünün Türkiye’sini anlamakta zorlanmamızın bir nedeni de toplumdan çok siyaseti izlememiz. Belki de özellikle son on yılda olup biten hemen her şeyi siyasetle açıklamaya çalışmamız.
Türkiye’yi seçimler, partiler, liderler ve kimlik kümeleri üzerinden okumaya alıştık. Oysa insan yalnızca seçmen değil; anne, baba, evlat, çalışan, işsiz, borçlu, tüketici, komşu, kiracı, ev sahibi, öğrenci ya da ilgi bekleyen biri.
Siyasi tercihlerinin altında da yalnızca ideolojiler yok. Geçim kaygısı, gelecek beklentisi, statü arzusu, adalet duygusu, güven ihtiyacı ve yaşadığı hayat var.
Kimliği, inancı ya da siyasi tercihi ne olursa olsun insanların önemli bir bölümünün temel meselesini anacığımın sözü hâlâ çok iyi anlatıyor: “Hanenin dumanının doğru tütmesi.”
Üstelik ekonomik ve sınıfsal konumlar yeniden daha belirleyici hâle gelirken siyasetin dili hâlâ kültürel kimlikleri donduruyor, insanları değişmeyen bloklarmış gibi okuyor.
Oysa dindarlar da sekülerler de Kürtler de Türkler de kadınlar da erkekler de değişiyor. Tek bir gençlik yok, tek bir orta sınıf yok. Aynı apartmanda, aynı mahallede yaşayan insanlar bile birbirlerinden son derece farklı hayatlar kurabiliyor.
Eski kategoriler yanlış değil ama artık eksik kalıyor belki de.
Yeni toplumu anlamak için insanların yalnızca kim olduklarına değil, nasıl yaşadıklarına bakmak gerekiyor.
Nasıl geçiniyorlar, zamanlarını nasıl kullanıyorlar? Kimlere güveniyor, kimlerden korkuyorlar? Çocukları için nasıl bir hayat hayal ediyorlar? Başarıyı neyle ölçüyor, mutluluğu nerede arıyorlar? Hangi riskleri göze alıyorlar? Aileden, devletten, siyasetten ne bekliyorlar? Yaşadıkları yere, ülkeye ve birbirlerine nasıl bağlanıyorlar?
Aynı anda birden fazla Türkiye
Türkiye’nin yeni toplumunu anlamanın bir başka güçlüğü, değişimin herkesi aynı biçimde etkilememiş olması.
Okur belki hatırlayacaktır, uzun zamandır sözünü ettiğim bir “üç Türkiye” tezim var. Seçim akşamlarında ekranda gördüğümüz üç renkli harita yalnızca siyasi tercihleri değil, farklı ekonomik, sosyolojik ve kültürel dünyaları da gösteriyor.
Şimdi hemen bütün araştırmalarda görüyoruz ki Türkiye yalnız coğrafi olarak değil, gündelik hayat bakımından da tek bir zamanın içinde yaşamıyor.
Bir kesim küresel dijital kültürün içinde, dünyanın herhangi bir kentindeki akranlarıyla benzer hayatlar kuruyor. Bir başkası kentin çeperinde, güvencesiz çalışma ile aile dayanışması arasında tutunmaya çalışıyor. Bazıları dünyayla rekabet edebileceği bir gelecek arıyor, bazıları bugünü atlatmaya uğraşıyor. Birileri özgürlüğünü genişletmeye çalışırken başkaları sahip olduklarını kaybetmeme telaşında.
Çünkü değişim herkese aynı imkanları sunmadı. Kentleşme kimileri için özgürleşme ve hareketlilik, kimileri için güvencesizlik üretti. Eğitim bazılarını dünyaya açarken bazıları için karşılığı alınamayan bir yatırıma dönüştü. Dijitalleşme bilgiye ve ilişkilere erişimi artırırken yeni eşitsizlikler ve yeni kapanmalar da yarattı.
Bu yüzden Türkiye’yi ortalamalar üzerinden okumak giderek daha az şey söylüyor. Asıl mesele farklı Türkiye’lerin nerede ayrıştığını da nerede yeniden buluşabileceğini de anlamak.
Değişimin ortak hikayesi kurulamadı
Belki de asıl mesele burada. Türkiye toplumu büyük bir dönüşüm yaşadı ama bu dönüşümün ortak hikayesini kuramadı. Değiştik ama birlikte hangi ufka bakacağımızı konuşamadık.
Kentler büyüdü ama nasıl kentlerde yaşamak istediğimizi; eğitim yaygınlaştı ama nasıl insanlar yetiştirmek istediğimizi; zenginleşmek istedik ama iyi hayatın ne olduğunu yeterince konuşamadık. Bireysel başarıyı yücelttik ama ortak hayatın ahlaki kurallarını ihmal ettik.
Sonuçta herkes kendi hayatının çözümünü arıyor.
Aileler çocuklarını kurtarmaya, gençler başka bir ülkeye ya da başka bir hayata ulaşmaya, çalışanlar işlerini, orta sınıflar statülerini korumaya, yoksullar bugünü atlatmaya çalışıyor.
Ortak gelecek tahayyülünün yerini giderek kişisel kurtuluş planları alıyor.
Üstelik mesele yalnızca Türkiye’nin ekonomik ve siyasi sıkıntıları değil. Dünyanın kendisi de bir çağ değişiminin içinde. İklim krizi, göçler, savaşlar, dijitalleşme, yapay zeka ve çalışma hayatındaki dönüşüm bildiğimiz dünyanın ritmini ve kurallarını değiştiriyor.
Türkiye bu nedenle iki dönüşümü aynı anda yaşıyor: Kendi gecikmiş modernleşmesinin sancılarıyla uğraşırken dünyanın yeni çağının belirsizlikleriyle karşılaşıyor.
Mesele artık yalnızca geçmişin eksiklerini tamamlamak değil. Yeni çağın içinde nasıl bir toplum olmak istediğimize karar vermek.
Ortak bir gelecek için ilk şart
Türkiye’yi yeniden düşünmek, geçmişi inkar etmek ya da elimizdeki kavramları çöpe atmak değil. Geçmişten bugüne neyin devam ettiğini, neyin değiştiğini ve hangi yeni ilişkilerin ortaya çıktığını yeniden anlamaya çalışmak demek.
Yeni bireyi anlamak zorundayız. Aileyi yalnızca kutsanan ya da eleştirilen bir kurum olarak değil; bakımın, dayanışmanın, otoritenin, çatışmanın ve bireyselleşmenin aynı anda yaşandığı bir alan olarak yeniden incelemeliyiz.
Kenti binalardan ve yollardan ibaret görmemeli; zamanın, karşılaşmanın, yalnızlığın, güvenliğin ve aidiyetin yeniden örgütlendiği bir hayat alanı olarak düşünmeliyiz.
Ekonomiyi yalnız büyüme ve gelir rakamlarıyla değil; geçinme, borçlanma, tasarruf, güvencesizlik, sınıf atlama arzusu ve statü kaybı korkusuyla birlikte okumalıyız.
Dindarlığı, sekülerliği, milliyetçiliği ve diğer kimlikleri donmuş kategoriler olarak değil, gündelik hayatın içinde yeniden kurulan aidiyetler olarak ele almalıyız.
Devleti yalnız kurumlar toplamı, siyaseti yalnız seçim rekabeti olarak görmemeliyiz. İnsanların adaletle, kuralla, otoriteyle, vatandaşlıkla, temsil edilme duygusuyla ve ortak hayatla kurduğu ilişkiye bakmalıyız.
Ve bütün bunları kanaatlerle değil, bilgiyle yapmak zorundayız.
Türkiye’yi yeniden öğrenmeye ihtiyacımız var.
Bireyden aileye, kentten ekonomiye, değerlerden toplumsal düzene, devletten siyasete uzanan hayatın bütün alanlarında insanların nasıl düşündüğünü, nasıl davrandığını; nerede ortaklaşıp nerede ayrıştığını yeniden araştırmalı, tartışmalı, anlamalı, öğrenmeliyiz.
Modernleşme, bireyselleşme, sınıf, kültürel sermaye, güven, sosyal sermaye ve risk toplumu üzerine geliştirilmiş teorileri Türkiye’de sınamalıyız. Fakat yalnızca Türkiye’nin bu teorilere uyup uymadığına bakmamalıyız. Türkiye deneyiminin teoriyi nerede zorladığını da sorgulamalıyız.
Belki Türkiye’de bireyselleşme aileden koparak değil, aileyle müzakere ederek gelişiyor. Belki kentleşme geleneksel bağları yok etmiyor, onları başka biçimlerde yeniden üretiyor. Belki ekonomik ve kurumsal belirsizlik insanları bireysellikten uzaklaştırmıyor; tam tersine kendi hayatlarının risklerini tek başlarına yönetmeye zorluyor.
Bilmiyoruz. Zaten mesele de bu.
Araştırmalıyız, tartışmalıyız, öğrenmeliyiz. Kutuplaşmanın neferlerine dönüşmeden, güncelin şehvetine kapılmadan, bildiğimizden bu kadar emin olmadan yeniden bakmalıyız.
Çünkü Türkiye’yi yeniden düşünmek, her şeyden önce toplumu yeniden dinlemek demek.
Yeni bireyi, yeni aileyi, yeni kenti, yeni sınıfları, yeni dayanışmaları, yeni kırılganlıkları ve yeni umutları anlamak demek.
Belki de yeniden ortak bir gelecek hikâyesi kurmanın ilk şartı bu: Önce bugün kim olduğumuzu yeniden öğrenmek ve düşünmek.
Oksijen'den alınmıştır.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


