1936 yazında ne olmuştu?

1936 yazında ne olmuştu?

Kadın kahramanlar ekseninde şekillenen 1936 Yazı (L’ete 36),  gerçekliğe dayalı tarihsel arka planıyla otuzlarda kadını merkeze koymanın ne kadar zorlu olduğunu açıkça gösteriyor. Kadınların hikayeleri, erkek  hikayelerini besleyen yan anlatılar olmaktan ancak dayanışmayla kurtuluyor. 1936 Yazı, kadın mücadelesi ve cinsiyet eşitliğinin varoluşsal önemini bir kez daha hatırlatıyor

1936 yazında ne olmuştu?

Netflix’te bu ay vizyona giren yapımlardan “L'Été 36” alışılagelmiş cinayet gizem dizilerinden oldukça farklı bir çizgide. Women at War’ın yapımcılarına ait altı bölümlük tarihi dizi, 1936 yazının Fransız Rivierası’nda geçiyor. Dönemin lüks tatil işletmelerinden Riviera Otel’de işlenen savcı cinayeti failinin peşinde gelişen hikaye, maktulu öldürmek için motivasyonu olan farklı sınıftan dört kadın etrafında örülü.

Dizide hikayenin omurgasını güçlendiren en önemli noktalardan ilki sendikal haklar ve işçi sınıfı mücadelesi. Hikayenin geçtiği 1936 yazı, hem Fransa hem dünya açısından önemli sosyopolitik gelişmelere sahne oluyor. 1936 temel hakları için direnen Fransa işçilerinin iki haftalık ücretli izin hakkı kazandığı yıl. Toplu işçi eylemleri sonucunda 7 Haziran 1936’da Matignon Antlaşmaları imzalanarak, haftalık 40 saat çalışma süresi ve tarihteki ilk zorunlu ücretli yıllık izin yürürlüğe giriyor. Ve ilk kez ücretli senelik izinlerinde tatil için sayfiyeye  giden işçiler, Côte d'Azur’daki elitlerin huzurunu kaçırıyor. Politik arka planda ise Nazizm ve Hitler’in yükselişi var, Avrupa faşizmin eşiğinde…

Sınıf farkı mekansal olarak ön planda. İşçiler, sokakta ve plajda dans edip, yiyip içip eğlenirken kaldıkları dar odalı ucuz ve karanlık pansiyonda komünal bir yaşamları var. Elitlere gelince onların oteli her şeyin en pahalı versiyonuna sahip, yedikleri, içtikleri, dinledikleri hatta piknikleri bile farklı. Ve her etkinlik için ayrı sosyal kodlarla  ona uygun kombinler gerekiyor. Riviera Otel’in burjuva misafirleri, işçilerin tatil kasabalarını “işgali”nden o kadar rahatsızlar ki, onlar denizdeyken denize girmiyor, kamusal alanlardan mümkün mertebe uzak duruyorlar.

Yapımda ana kadın karakterlerden yardımcı rollere kadar kostüm seçimleri titizlikle yapılmış. Toplam 1700 kast oyuncusu ve 250 ayrı kostüm tasarımı var. Gerek sınıf farkını vurgulamak gerekse dönem ruhuna uygunluk açısından tasarımlar, antika pazarlarından toplanan kumaşlardan uyarlanmış ve hiç sentetik kullanılmamış. İşçi sınıfı pamuklu, rahat  ve uçuşan kesimler kullanırken elitler abartılı şapkaların gölgesinde, kat kat yükseltilmiş omuzlarıyla koket akımın son moda temsilcileri.

Dizide kullanılan mekanlar, karakterlerin sıkışmışlıklarını, umutlarını ve yaşam mücadelelerini somutlaştırır nitelikte. Paris ve Côte d'Azur’da döneme uygun mekanlar tasarlamak için 17 milyon euroluk bir bütçeyle çalışılmış. Yine de en önemli mekansal avantajı, sokakların ve yapıların çoğunun mimari açıdan aslını koruyor olması.  Yerli dönem dizilerimizin yapay cenderesinden uzakta L'Été 36’yı izlerken Nice’in dar parke sokaklarından, Paris’e fabrika sahnelerinin çekildiği otuzlardan kalma iplik fabrikasına, oradan da Cannes plajına ışınlanıyoruz.

1936 Yazı giyilenlerden yenilip içilenlere, pikniklerden banket sofralarına, sokaklardan balo salonlarına ve müziklerden yapılan danslara kadar geniş bir yelpazede sınıf farkını vurguluyor. Örneğin, halk sokakta dans edip eğlenirken fonda kullanılan müzikler dönemin işçi sınıfının geliştirdiği vurmalı ritimlerinin uyarlamaları. Elitler ise otellerinde özel gala konserinde boy gösteriyor.

Ve elbette dans… Danssız devrimin ruhu da eksik kalacağından unutulmamış. 1936’da Halk Cephesi’nin kitlesel fabrika işgalleri ve grevlerinin simgesi haline gelen sokak dansları hemen her bölümde var. Akerdeon ve musette eşliğinde, emeğin birlikteliği ve kolektif ruhu 1936’nın yazına taşınıyor, kamusal alan şenliğe dönüşüyor. Eğlenmenin ideolojisi sadece bu kadar mı? Gypsy swing (Jazz Monuche), elitler için balolarda rağbet edilen salon dansları ve caz da sahnede.

Dizinin kadın kahramanlarına gelince farklı sınıflardan olmaları kadar yaş farklılıkları, medeni halleri ve mesleki konumlarının farkları da var. Ne yazık ki sosyal hak ve özgürlükler alanındaki gelişmeler, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından söz konusu değil. İster işverenin kızı olun ister sendika sözcüsü 1936’da kadın olmak, eril bakışa ve erbilmişliğe hayatın her alanında maruz kalmak demek. 

Üst sınıftan erkekler, kadınlara görünmez gibi davranırken eşlerini ya da babalarını muhatap alıyor. Çalışma hayatındaki kadınlar, yöntemlerini sorgulayan ve sürekli onlara neyi nasıl yapmaları gerektiğini “açüklayan” erkek yöneticilerle mücadele halindeler. Evliyseniz evliliğiniz, bekarsanız neden evli olmadığınız, bekar, çocuklu ve çalışan bir kadınsanız her şeyiniz patriyarkanın sorgu masasında.

Hannah Arendt’in işaret ettiği üzere totaliter rejimler yalnızca politik alanı değil, gündelik yaşamın sıradan ritüellerini de ele geçiriyor. Ne giyeceğinizden kiminle birlikte olacağınıza kadar karışan sistem günlük hayatın içinde en ufak ayrıntılara kadar toplumsal normları yeniden üreterek benimsettiriyor. Dolayısıyla 1936’da kadın, erkek dünyasında var oluş mücadelesinin yanında hemcinsleriyle de rekabete zorlanıyor.

Kadın kahramanlar ekseninde şekillenen 1936 Yazı (L’ete 36),  gerçekliğe dayalı tarihsel arka planıyla otuzlarda kadını merkeze koymanın ne kadar zorlu olduğunu açıkça gösteriyor. Kadınların hikayeleri, erkek  hikayelerini besleyen yan anlatılar olmaktan ancak dayanışmayla kurtuluyor. 1936 Yazı, kadın mücadelesi ve cinsiyet eşitliğinin varoluşsal önemini bir kez daha hatırlatıyor.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler