Denizin ortasındaki adanın da hafızası var… Tıpkı karşı kıyısının olduğu gibi. Ekim sadece uzatmalı yaz anlamına gelmiyor bazı sularda. Mübadelenin yıl dönümü zamanı, adanın sokaklarını adımlarken aklımdan geçenlerden bazıları bunlar.
Midilli’ye yani Lesvos’a bakınca Sappho’yu , Sappho’ya bakınca kayıp şiirlerini ve mübadeleyi düşününce parçalanmış hayatları hatırlamamak mümkün değil. İsmi, adanın merkezinde deniz gören küçük bir meydana verilmiş olsa da ruhu bütün adaya sinmiş şairin. Adı adıyla anılıyor, bugün de… 
Şiirin ve kadın şairlerin meydanlardan yükselen sesi ise başka türlü bir umut vesilesi bugünlerde. 2026 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacak şair, çevirmen, klasik filolog Anne Carson, kastım. Ve ne mutlu ki şiir sokakta.
Şiir temelini korint sütunlarla bezeyen Carson, aynı zamanda bir Sappho çevirmeni. Onun şiiri için antik Yunan edebiyatıyla modern yaşamlarımız arasındaki köprü kuran türün mimarı deniyor. Platon bunu duysa ne düşünürdü acaba?
Batı edebiyatının ve bildiğimiz tarihin, ilk lirik kadın şairi Sappho’nun külliyatından çağımıza ulaşanlar ise çok eksik, kayıp ve parçalı ne yazık ki… Carson aynı zamanda bir Sappho çevirmeni. Bir klasik filolog ve çevirmen olarak “If not, Winter” (Sappho’dan fragmanlar) eserinde, kayıplardan arda kalan bu yokluğa saygı duymuş. Eseri restore ederken eksikleri kapatmanın aksine köşeli parantezler, yarım dizeler ve kırılmış cümlelerle boşlukları olduğu gibi daha doğrusu bulduğu gibi bırakmayı tercih etmiş.
Anne Carson’un inceliğiyle birleşen Sappho dizeleri hafıza anlatısına dönüşmüş adeta. Hikâyelerimiz gibi hakiki… kimi kayıp, kırık, parçalı, kimi zorla susturulmuş ve onulmaz bir boşluk var kiminin orta yerinde.
“Biri bizi hatırlayacak diyorum, başka bir zamanda.”
Sappho’nun binlerce yıllık bu dizesi mübadele anıtına bakarken aklıma düşüyor. Hüzünlü bir gün batıyor karşı kıyıda. Mübadillerin yüz yıl önce neleri varsa terk ederek adaya ilk çıktıkları yerdeki heykel de bir kadın, çocuklarıyla… Anlaşmaları yapan, nüfus sayısını belirleyen ve sınırları çizen tarihe egemen dil, her şeyi geride bırakan insanları neler kaybettiğini, aynı özenle anlatmaktansa temsilen çocuklu kadın anıtı dikiyor.
Geride karşı kıyı…boş sandalyeler, kimsesiz sofralar,yarım duygular, evler, bahçeler, bağlar, tarifler, tatlar, kokular, dokular…dikiş kutuları, çeyiz sandıkları, emanet saksılar, bayram sabahları, dilek mumları, mezarlar, paskalyalar, mezeler ve macaronlar… Ne yazık ki bir kadının bohçasına sıkıştırdığı üç beş fotoğraf ya da anne mirası reçetesi için arşivlerde yer çok az. Fazlasını merak ederseniz –mutfağında benim de tuzum- olan “Vicdanımızın Hatıra Defteri” belgeselini izleyebilirsiniz.
Sappho ve milyonlarca hayatı etkileyen mübadele bende böyle tınlarken antikiteden seslenen dizeler, hafıza ve yas boşluklu ama hayat boşlukları doldurmayı seviyor. Bugün iki kıyıda da kadınlar hayatın çok içinde. Hem Ayvalık hem Midilli’de kadın emeği görünür, kadın kooperatifleri aktif, turizmin, üretimin her alanında ve nerdeyse her işletmede barba, barista, işletmeci, şef kadınlar. Yadigar tarifler, benzer tınılar… Ekaliyet, bellek ve kadın demişken Kadın Eserleri Kütüphanesi’nin “Hay Gin’den Arşo’ya Hafızanın Defterleri” sergisi 14 Ekim’de Aynalıgeçit Sergi Salonu Galatasaray-Beyoğlu’nda açılıyor, 14 Kasım’a kadar.
Kayıp olan her şey yok olmuyor şüphesiz. Kayıpları, boşluklarıyla hatırlamak da bir yaşatma biçimi. Ve tarihi eksik parçalarıyla okumak da mümkün; kaydedilmemiş isimlerin, yazılmamış cümlelerin arşivde olmayan fotoğrafların somut tarihiyle. Hafıza dediğimiz kimin, neyin ve nasıl hatırlanmaya değer olduğunun mücadelesi büyük ölçüde.
Peki Anne Carson Nobel aldığı sırada mutfağını süpürmüyor olsaydı, “76 yaşında mutfağını süpürürken Nobel aldığını öğrendi” şeklindeki manşetler nasıl atılacaktı? Ya da yaşının, cinsiyetinin, ev içi emeğinin, dahası yazılarının ve şiirlerinin tarihteki izi ne olacaktı? 
Kendi şiirlerinde de hatırlama, yas ve hafızaya nefes aldıran Carson:
“Annem dedi ki bana bir gün, çok fazla şey hatırlıyorsun. Hatırlamamak elimde değil dedim Neden bütün bunlara tutunuyorsun ki? dedi annem Nereye bırakabilirim ki onları dedim.”
dizeleriyle tarihin unutmayı seçtiklerini hatırlamaya çağırıyordur belki bizi.
Bir kadının hayatı ne zaman, ne kadar ve kime göre kayda değerdir, peki? Kürsüdeyken mi, ödül aldığında mı? Öldürüldüğünde mi? Yılın ilk 9 ayında 222 kadın erkek eliyle öldü ve -şüpheli bulmazsanız- 47 kadın yüksekten düşerek hayatını kaybetti.
Deniz Burnham’a selam olsun, uzaya çıktığında mı kayda değer bir kadın? Ya da Sappho gibi ardınızdan felsefenin kurucu babalarından Platon, hakkınızı teslim edip sizi Antik Yunan’ın 10. musası (müzü/ ilham perisi) ilan ettiğinde mi?
Adada, denizin ayırdığını birleştiren masalar, hafızası olan sofralar var hala. Misal bu sandalyenin arkasında şöyle diyor:
“Senin için yazılmış olan, sana ulaşmanın bir yolunu mutlaka bulacaktır…”
Öyle olmasını umuyorum ve elbette öyle olmasını umalım. Peki büyük puntolarla yazılan başlıkların yanında hayatı hayat yapan küçük parçaları bütünleme görevi kime düşüyor bu süre zarfında? Tüm bu soruları aklıma getiren ada, ülkem, deniz ve karşı kıyı cevapları da verir mi,derseniz… kim bilir, bir gün, belki.
Ama o güne değin biliyorum ki; şiir de, mutfak da, hafıza da; eksikleri, boşlukları ve tamamlanmışlıklarıyla bu dünyaya ait. Sappho’nun,yeryüzü sınırlarını kaldıran o bin yıllık kadın şairin dediği gibi: biri bizi hatırlayacak olsa da, başka bir zamanda, o güne değin ışık da, umut da birbirimizin hafızası olmakta.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


