Her direniş kendi şiirini yazar. Bir kez bile katıldıysanız, yan yana (ayrı yazılsa da) birlikte yürüdüyseniz tanımadığınız insanlarla aynı yolda, sustuklarınız çığlık olup koptuysa ve karıştıysa sesiniz seslerine, iliklerinize kadar siz de hissetmişsinizdir damarlarınızda uğuldayan kanın hayatla çağladığını… Ve her nesil kendi şiirini yazar bu yolda, kendi üslubuyla.
Paris’te bir banliyö lisesinden çıkar kimi zaman direniş, “eğitim hakkı” için mevsimi değiştirir. Kâh Madrid’de bir ateş yakar, yarım milyon insanı “barınma hakkı” için sokakta birleştirir. Kâh bir mart akşamüstü, öğrencilerin Saraçhane yürüyüşüyle başlar milyonlarla büyür. Ya da bir bakarsınız 163 yıllık tarihinde olmamış olan olur, Boğaziçi Direnişi 70. Ayı, 302. Haftayı, 6 yılı bulur.
Güney Kampüs’te akademisyenler ‘kabul etmiyoruz, vazgeçmiyoruz’ derken Kuzey’de demir barikatlar, kalkanlı çevik kuvvet ekipleri, özel güvenlikler, zırhlılar, TOMAlar… üniversite öğrencileri “beslenme hakkı” için meydanda toplanır. Paris’tekiyle analojik olmasa da BU kampüsün de bir piramidi var aslında. Yoo hayır hayır! Maslow Piramidi’nin en alt basamağı değil kastettiğim cam piramit, onu nereden çıkardınız! Gerçi kütüphanesi de yok artık BUranın. Eskisinden kalan boş hafriyat zeminine bakıyor öğrenciler bir süredir. Ama ola ki çok yağmur yağdı; okula kanoyla gitme imkânı sunuyor bu ülkenin seçilmiş beyinlerine, şimdi hakkını yemeyelim. O da sadece BUraya özgü bir lüks sanırım.
Mesele özde benzeyince, kaygıların büyüdüğü yer, konuştuğu dil ya da gittiği okul fark etmiyor gibi. Kardeş sloganlar dökülüyor dudaklardan, pankartlar, dövizler aynı ortak zekânın mahsulü. Bir bakıyoruz Paris’te polisin karşısında Pembe Panter, bir bakmışız Türkiye’de TOMA’nın önünde Pikachu… İnce mizahın kalın iktidar aygıtları karşısında evrenselliği bu olsa gerek. Direnişin en asimetrik gücü bu; sayısız ezici baskı unsuruna rağmen milyonların ve tüm dünyanın anlayabildiği yenilmez bir mizah anlayışı.
İstanbul’da Pikachu ile polis karşılaşması mizahı aşıp kuşaklar arası bir ortak hafıza, dijital kültür ve politik itiraz sembolüne dönüşüyor böylece. Paris’te TOMA karşındaki Pembe Panter de rengi, duruşu ve absürtlüğüyle bir o kadar ayakta, sürreal ve epik… Elbette bir Pokémon’un, Pembe Panter’in ya da başka bir popüler kültür ikonun TOMA’ya karşı durması, tek başına ne özgürlük getirir ne de gençlerin sorunlarını çözer. Ancak bu mizahın mücadeleyi görünür kıldığının ve GenZ’nin bu konuda ardıllarından önde olduğunun net bir göstergesi.
Bir görüntünün milyonlarca kez paylaşılması, taleplerin karşılandığı anlamına gelmiyor elbette doğru. Viral olsada; bir direnişin gerçek hayattaki karşılığı, kaç insanın sesinin duyulduğu, haklarını alıp alamadığında hâlâ. Ama korku iklimine karşı mizahı küçümsemek de yanlış. Çünkü hayatın yadsınamaz ve bazen unuttuğumuz gerçeklerinden biri gülebildiklerimizin sorgulanabilir olduğuysa bir diğeri de cesaretin bulaşıcılığı.
Sloganların duy dediklerini pankartların oku dedikleri destekliyor bütün eylemlerde. Renkler, fontlar, ironi, hiciv, sarkazm fazlasıyla. Boğaziçililer yemekhane direnişinde ‘Kamuoyuna duyuru AÇIZ’ derken bir tabakla, Paris’teki öğrenciler ‘Kantinde patates kızartması istiyoruz kantimiz yok’ diyor.
Genç bir kadının elindekinin meali şöyle: Tecavüzcüleri tutuklayın reşit olmayanları (çocukları) değil. Bir diğeri ‘Mayıs 68’i kaçırma korkumu (Z kuşağı tabiriyle FOMO) telafi ediyorum’ diyor meydanlarda. ‘Eşitlik çevre yolunun kapılarında sona ermez’ yazan da var, banliyölere gönderme yaparak ‘Devlet üzerimize işiyor, medya bize yağmur yağdığını söylüyor’, diyerek basın eleştirisi yapan da.
Pankartlar aracılığıyla resmî söylemin üzerini örttüğü ne varsa bir cümleyle teşhir ediliyor. İktidarın haber kanalları çöküyor. Hakikat sokağa çıkıyor evlerden, okullardan, kampüslerden meydanlara doğru koşuyor. Dünyanın farklı yerlerinde insanları birleştiren bu hak arayışı, haksızlığa karşısı ses çıkarmayı kaçınılmaz kılıyor. Hakikatin mülkiyetini anlamak için yağmurun kimlere yağdığına bakmak gerekli önce ve kimlere yağmadığına (ya da TOMA’nın kimi suladığına). Sonra şemsiyeyi tutan ellere bakmak lazım ve kimin ıslanıp kimlerin boğulduğuna…Yağan yağmurda beraber ıslanılmayacak mıydı yoksa?
Bugün mevcut tüm iktidarlar gençlere gelecek vaat ediyor, umut pazarlaması ve pazarlıklar masada. Gerçek, vaat edilen gelecekle bugün arasındaki derin uçurum. Gençlik, kendisinden beklendiği üzere okumak, diploma almak (alabilirse), borçlanmak (ödeyebilirse) ve nihayetinde iş güç sahibi makbul bir yetişkin olmaktansa ayağa kalkıp hakkın, adaletin, ve eşitliğin hesabını soruyor. Hayatları, bedenleri ve varlıkları üzerinde söz sahibi olmak için ses veriyor. Yarının cesaretleri kadar olacağının bilincinde yarından önce bugünü istiyor gençler, öznel iktidarları için sokaktalar.
Ve bunun için bedel ödüyorlar… gelecekleri, bugünleri ve özgürlükleriyle durmadan hesabın kabardığı bedelli bir hayat. Buna rağmen gülümseyebiliyor, cesareti bulaştırabiliyorsa –ki öyle- ne mutlu. Gelecek vaat ederken onu bloke edenlerin BUGını mizahla bulmuşlarsa ne âlâ. Gezi’den bugüne miras slogandaki gibi hatta: “Direnirken çok güzelsin Türkiye” ve dünya!
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


