Tarihin kıyısında mektupların kalbinde kadınlar

Tarihin kıyısında mektupların kalbinde kadınlar

Kadınlar artık erkeklerin kalemiyle sınırlı değil, kendi çağının tanıkları. Mektuplar da tarihin resmî kayıtlarında yer bulamayan kadınların alternatif hafızası. Eğer mektuplar olmasaydı, tarihin yarısı sessiz kalırdı

Tarihin kıyısında mektupların kalbinde kadınlar

Mektup yazmayı ne yazık ki bir cezaevi adresi görünce hatırlıyoruz artık. Yazmayı bıraktığımız mektuplar, edebiyat tarihinin incelikli omurgasıyken hem de. Yazarların kırılgan  gerçekliği mektuplarında gizli.  Ve mektuplar, eril tarih yazımında kadınların yükselen sesi.

Resmî tarih o kadınları “filozofun sevgilisi”, “şairin ilham perisi” ya da büyük bir “yazarın eşi” olarak niteler. Zarflar açıldığındaysa kendi adları, duruşları ve şahsiyetleriyle var olurlar; düşünen, mücadele eden, seven, yazan, tartışan ve üreten, çağının ötesinde kadınlardır.

Milena Jesenská sadece Kafka’nın mektuplarındaki kadın değildir misal. Ama Kafka’nın mektuplarında önce onun aşkıyla okunur.  Sonra kendi denemeleri, mektupları ve gazeteciliğiyle asıl Milena karşımıza çıkar.

Çekoslovakya’da yükselen faşizme karşı yazılar yazan, Yahudilerin kaçmasına yardım eden ve  bedelini toplama kampında hayatıyla ödeyen Milena…

Döneminin en cesur muhabirlerinden, onurlu  gazetecilerinden biridir o. Kafka’nın korktuğu yerde Milena konuşur, Kafka’nın içine kapandığı yerde Milena dünyaya açılır.

Abelard’ın trajedisiniyse  çoğumuz biliriz.

Ama mektupları okununca asıl dehanın Héloïse olduğu açığa çıkar, Orta Çağ’ın en eğitimli kadınlarından biri odur.

Aşk üzerine yazdıkları bugün bile modern psikolojiyi şaşırtacak kadar ileri görüşlüdür.

“Ben senin eşin olmak istemedim; sevgilin olmak istedim.”

Bu cümleyi yaklaşık dokuz yüz yıl önce yazacak cesarettedir çünkü Héloïse.

Kadın kimliğini evlilikten bağımsız tanımlayabilen ilk seslerden bir odur.

Sophia Tolstaya uzunca  süre Tolstoy’un eşi olarak anılır.

Oysa Savaş ve Barış’ın el yazmasını defalarca baştan sona temize çeken kadındır o.

Günlükleri ve mektupları basıldığında, Tolstoy ailesinin içindeki çatışmanın büyüklüğü ilk kez onun gözünden okunur.

O Tolstoy’un eşi olmanın ötesinde kendi başına çağının kalemi ve tanığıdır.

Fanny Brawne’u, okuyucu John Keats’in mektuplarıyla tanır ve uzun süre “şairin sevgilisi” olarak kalır.

Ancak  kendi mektupları yayımlandığında onun da kaleminin gücü anlaşılır.

Fanny ve John, John'un yirmi beş yaşında tüberküloz sebebiyle zamansız trajik ölümüne kadar nişanlı ve aşıktırlar. Nişanlılıklarının üç yılı, Keats’in şiirsel açıdan en verimli dönemidir.

John Keats, ölümünden kısa süre önce İtalya’ya gitmeden Fanny’den kız kardeşi Fanny Keats’e mektup yazmasını rica eder ve iki kadın arasındaki mektuplaşma dört yıl sürer. Bu yazışmalarda, Brawne genç kadına utangaçlığını aşması ve toplumsal hayatta kendi başına güvenle durabilmesi için destek olur.

Brawne, Keats öldükten sonra da yazmayı sürdürür.

Salome, Nietzsche, Rilke ve Freud’un hayatına girdiği için çoğu zaman onlarla anılır. Erkeklerin biyografilerinde yaşar gibidir;  Nietzsche’nin evlenme teklifini reddeden kadın odur, Rilke’nin büyük aşkı, Freud’un dostu. Edebiyat tarihi için adeta bir erkeğin cümlesinin tamamlayıcısıdır.

Oysa Salome bir yazar, psikanalist ve entelektüeldi. Rilke’nin  şiirlerini olgunlaştıran, Rainer mahlasını veren, Nietzsche’yle çatışan, fikirlerini sorgulayan, Freud’un erken dönem psikanalizine ışık tutarak psikanalizin annesi olan kadın Lou Andreas-Salome’dur.

Mektuplarından  anlaşılır ki aslında erkek dehaların ilham perisi değil, onlarla aynı masada oturan bir düşünürdür o.

Marina Tsvetava Rus şiirinin en önemli isimlerinden biridir ve mektupları en azşiirleri kadar sarsıcıdır.

Rilke ve Pasternak’la  yazışmaları, edebiyat tarihinin en yoğun entelektüel mektuplaşmalarındandır.

Aşk, sürgün, açlık ve sanatı aynı zarfta buluşturur.

Zelda Sayre, yıllar boyunca F. Scott Fitzgerald’ın maruzu ve muhatabı çılgın eşiydi.

Mektupları ve günlükleri kitaplaştırıldığında ise  Scott Fitzgerald’ın romanlarında kullandığı birçok fikrin/karakterin/tasvirin asıl kaynağının  Zelda olduğu anlaşıldı.

Bugün feminist edebiyat eleştirisinin en önemli isimlerinden biri Zelda Sayre.

Dünya onu yalnızca Rodin’in öğrencisi ve sevgilisi olarak tanıdı.

Psikiyatri kliniğine kapatıldıktan yıllar sonra mektupları gün yüzüne çıktığında ise sanat camiasının Camille Claudel’e sırt çevirişini utançla okuduk.

Sanat tarihi artık onu kendi adıyla modern heykelin öncü isimlerinden biri kabul ediliyor.

Bu isimler yaşarken “erkeğin yanında duran kadın” olarak sıfatlanmış ancak mektupları, yazdıkları ve yaptıklarıyla geleneksel cinsiyet kalıplarına meydan okumuş kadınlardan sadece birkaçına ait.

Ne yazık ki roller ölümlerinden sonra değişti. Kadınlar artık erkeklerin kalemiyle sınırlı değil, kendi çağının tanıkları.

Mektuplar da tarihin resmî kayıtlarında yer bulamayan kadınların alternatif hafızası. Eğer mektuplar olmasaydı, tarihin yarısı sessiz kalırdı.

Mektupların asıl mucizesi tarihin susturduklarının sesi olmasında gizli. Arşivlerin görmediğini görmesinde, biyografilerin küçülttüğüne mercek tutmasında ve en önemlisi hakikati aynalamasında. Mektuplar, gerçeğin isminin geçtiği kitaplarda değil; adının yazdığı zarflarda saklı olduğunun zamansız anıtı.


Not: Piraye Koleksiyonu bu hafta dijital erişime açıldı. 

İlgili İçerikler