Kayıp kelebekler: Derik’ten Samatya’ya uzakların tarihi

Kayıp kelebekler: Derik’ten Samatya’ya uzakların tarihi

Derik’in kelebekleri, ölüleri kayboldu, güneşi toprağa karıştı. Zeytin ağaçları ve üzüm bağlarına asfalt döküldü. Bahçeye saçılan dutları toplayan kalmadı. Toprak üstüne kurulu bu yer, “yok” artık. Avlularda ne bir ses ne bir ışık…

Kayıp kelebekler: Derik’ten Samatya’ya uzakların tarihi
Derik... Surp Kevork Kilisesi

1950’lerde, Mardin yazında… Kafilelerle gelenlere, peronlarda kucaklaşanlara, tütün ikram edenlere, topraktan ve güneşten başka bir dilde söz açanlara alışık bu kent. Arkalarından kapanmayan kapılardan geçip, tek yönlü biletlerle taşırlar her şeyi: hasadı, ölüleri, kuzuları ve oğlakları… Tıpkı hayatı boyunca, dağılıp savrulan toprağı yeniden bir araya getirmek için uğraşan Antranik (Yontan) gibi!

Antranik Yontan

Doğuya doğru

Antranik, 1954’te, Derik’te doğdu. Duvara tırmanan bir sarmaşık gibi büyüdü. Bir aynanın önünde ilk defa kendine baktığında, nedense ihtiyarlamış bulmuştu yüzünü. Oysa annesi Seydi’nin yüzünde geçmiş zamanların gururu hâlâ dururdu. Seydi hanım, yorgunluğunu böyle gizlerdi. Bir de en az bir ebe kadar iyi bilirdi, çocuk nasıl doğurulur, nasıl büyütülür… Altı çocuğu vardı: Atiye, Rızkullah, Yurşalim, Masis, Antranik, Hayganuş… Antranik’in babası Garabet, marangozdu. Ağaçları iyi tanırdı.  “Aile köklerimiz Elazığ-Palu’ya dayanıyor. Baba tarafından büyükbabam Abraham Kalustyan, ‘Palu’nu Reisi’ diye bilinir. Ailemiz 18. yüzyılın ilk yarısında, iki kola bölünüp, sürgün edilmiş. İlk kol, Seliba’ya (Diyarbakır-Silvan), ikinci kol, Tırermen’e(Kızıltepe), dedemin dedesi de Tırermen’den Derik’e yerleşmiş. Dedem Rızkullah, ilçemizde çok sevilen sayılan biriydi. Derik’te Ermeni Vakıfları Mütevelli Heyet Başkanlığı yaptı”. Burada kaybolup gitmiş çok sayıda Ermeni yapısı vardı. Şimdilerde geceyle gündüzle bağlantısını kesmiş, tarihe aldırmayan, otların bürüdüğü, ağaçların izlediği evler vardı. Evler vardı… Taşları sıcak, temiz pak, avlusuna aynı anda bütün yönlerden gelen insanların sığındığı… “1954’ten 1992’ye kadar kesintisiz olarak aynı evde yaşadım. Derik’in büyük ve güzel evlerine ‘kasır’ derler. Bizim kasrı dedelerim inşa etmiş. Dağ Mahallesi’nde, Ermeni Katolik Kilisesi ve belediye binasıyla yan yanaydı. Karşımızda askerlik şubesi, hemen arka sokağımızda PTT vardı. Bu yapıların hepsi, 1915’te devlete kalan mülklerdi. Annem Derik’i dağıyla, ovasıyla, ağaç dibiyle, kuş kanadının iziyle karış karış bilirdi. Annem ve halam, Ğırbekaya dediğimiz bölgedeki değirmenlerimize giderken, mutlaka Kani Birk’te dururlar, toprağı okşarlar, ağlarlardı. Söylediklerine göre 1915’te Der Zor’a sürülen Bursa kafilesi burada gömülmüştü. Sadece kız çocukları sağ kalmış, onlar da Derikli Müslümanlarla evlendirilmişler. Bayburt kafilesi de Metinan bölgesinden geçmiş. Onlar da koşullara dayanamayıp, çocuklarını buradaki halka emanet etmişler. Bir daha dönen olmamış. Çocukluğumdan hatırlarım, etrafımızda Bursalı, Bayburtlu kadınlar vardı. Onların aslında kim olduklarını çok sonraları anladım. Bir şekilde hayata yeniden tutunmayı başarmışlardı. İnsanlar da onlara sahip çıkardı. Taş ustaları, demirciler, marangozlar, kalaycılar, çulcular, tenekeciler, değirmenciler … Hepsi Hıristiyandı.  Evlerimizin kapısı herkese açıktı. Herkes kendi evini, kendisi inşa ederdi. Bizim evimiz, tavanları taş kemerli, geniş avlulu, iki katlı; alt katında bir de ahır olan, sokak tarafına doğru yiyecek depolamak için serin odası olan bir evdi. Kilisemiz hep kapalı olduğundan, Diyarbakır’dan, İstanbul’dan din adamlarımız geldiğinde bizim evde toplanıp, ayin yaparlardı.  Avluda dört aile bir arada yaşıyorduk: babamlar, amcamlar, halamlar ve Şengal’den gelen akrabalarımız. O dört aile bir arada, tek aile gibiydik. Tüm hayatımız asma, dut ve incir ağaçlarıyla çevrili bir avluda geçerdi. Avlunun ortası süs havuzluydu. İlçeye su haftanın belli günlerinde gelirdi. O havuzu, su biriktirmek için kullanırdık.  Daha eski yıllarda, kadınlarımız Cevizpınar Deresi’nden su taşırlar, çamaşır yıkamak için de Kölebe Deresi’ne giderlerdi. Civar ilçelerden çat kapı gelen yatılı misafirlere, günübirlik ziyaretçilerimize hep hazırlıklıydık. İşlerini bitiren kadınlar kapı önünde sohbet ederler, Müslüman -Hıristiyan ayırt etmeksizin birbirlerinin bebeklerine süt verirlerdi. İşten gelen erkekler de damlarda toplanıp, haberleri dinler, siyaset konuşurlardı. Yemeklerimiz kazanlarda pişirilirdi. Özellikle pazartesi ve cuma günleri! Pazartesi ‘hükümet işleri’, Cuma da camide namaz kılmak için yakın köylerden, kasabalardan tanıdıklar Derik’e gelirlerdi. Pazartesi günleri Derik çarşısında kalabalıktan adım atamazdınız. Diğer günlerin yemeğini ekmek belirlerdi. Yemeğe göre ekmek değil, ekmeğe göre yemek yapılırdı. Ekmek kurumuşsa, belli ki sulu yemek yapılacaktı. Bu genellikle ‘cincık’ olurdu. Tereyağı eritilir, üstüne su konur, kaynatılır… Kaynayan suya yumurta kırılır. Tabağa da ekmek doğranır, üstüne bu yumurtalı su dökülür. Bu Derik Ermenilerinin evinde çok sık yapılan bir yemekti. Her yemeğin en önemli gıdası ekmekti. Evlerde tandır yapan kadınlar vardı. Ekmeğin hamurunu hazırlar, ‘hejik’ dediğimiz dağ köylülerinin toptan sattığı çalı çırpıyı da yanına alıp, tandırcıların yolunu tutardık. Tandırcı kadın ateş yakmak karşılığı, bir ekmeği de kendine ayırırdı. Her ailede işi sadece ekmek hamuru hazırlamak olan bir kadın olurdu. Bizim evde her gün on bir ekmek yenirdi”. Yontanları avluda bulamıyorsanız, bahçelerde bulurdunuz.

Birinci kuşak Seydi Ana... Derik'teki kasrında...
Garabet Yonran
Avluda yayık ayranı hazırlanırken...
Derik mutfağından, şıllık tatlısı

Yaz bahçelerinde değirmenler, zeytinlikler, bağlar

Yaz akşamları sulanan damları, Kölebe’deki zeytinliklerine doğruydu. Zeytin çeşitlerini orada öğrenmişlerdi: ğilğalî, zoncık, belloti, ğürseki… “Kölebe’de Korta dediğimiz bölgelerde üzüm bağlarımız ve Ğap dediğimiz bölgede zeytinliklerimiz vardı. Mülksüz Hıristiyan aile yoktu. Bağlarımız, zeytinliklerimiz, değirmenlerimiz vardı. Sırf bir değirmeninin olması bile, o şartlar için fabrika sahibi olmak gibi bir şeydi. Köyümüz Berkevir’de (taşın önü, anlamında) ailece 3000 ağaç diktik, bağ kurduk... İncir, badem, zeytin, nar ağaçları ile donattık. Bizzat kendim, bugüne kadar 1615 ağaç diktim. Atalarıma bu konuda yetişmedim diye çok üzülüyorum. Bizim aile bu konuda ünlüydü. Topraklarımızın zeytini, zeytinyağı, zeytinyağlı sabunu çok meşhurdu. Akrabalarım Sabuncuların soyadı, zeytinyağlı sabunlarının ününden dolayıdır. Her aile kendi şarabını, kendi bağından yapardı. Üzümler şaraplık ve yemeklik olarak ayrılırdı. Mazrone ve çılohurk üzümlerinden beyaz şarap; tıriye sor üzümünden kırmızı şarap yapılırdı. Devroşi, zeytuni, hatun parmağı üzümleri yemeklik olarak ayrılırdı. Heseni üzümünü de korukken toplar, kurutur, toz haline getirdikten sonra kışın limon niyetine kullanılırdık. Toprak testilere konan şarabın ağzı, çamurla kapatılır, kasırlarımızın en serin yerinde saklanırdı. Bağlarımız bahçelerimiz kelebeklerle doluydu. Derik’in her çiçeğinin üstünde bir kelebek görebilirdiniz. Hatta bir gün, Derik’e ilk defa bir turist kafilesi geldiğini gördük. Bizler için geldiklerini sandık, misafir etmek istedik. Meğer Londra’dan gelen bilim insanları kafilesiymiş! Sadece kelebekleri inceleyip, gittiler. Bir süre sonra da bu bağların üstünden yol geçirip, asfalt döktüler. Kimseye de sormadılar. Oysa erkekler bir cigara yakıp, asfalt geçmeli mi geçmemeli mi diye saatlerce tartışırlardı”. Civarda bir daha kelebek gören olmaz. Erkeklerin sigara üstüne sigara yaktığı evlerde, tütün de çuvallarla alınır. 1960’larda Mazıdağı’ndan Derik’e, katırlarla tütün taşınıyordur. “Amcam Kevork çok cigara içerdi. Tütünü önceleri kervanlarla taşırlardı. Bir süre sonra traktörlerle, kamyonlarla ve en sonunda da arabalarla getirmeye başladılar. Biz Mazıdağı tütününü severdik. Kızıltepe’nın Ğürs bölgesinin tütününün de tiryakileri çoktu”.1970’in herhangi bir akşamüstünde Belediye Meydanı’nda acemice tütün saran bir genç görürseniz, o Antranik’tir. Gümüş tabakalı ve kehribar ağızlıklıdır… İkrâmını geri çevirmeyin.

Bağlardan...

Derik’in Surp Kevork’undan…

Derik’in avluları çok çocuklu, dağ yolları kervanlı, kara yolları hızla geçip gidilen şehirlerarası yolculuklu, çarşısı kalabalık, ağaçları bile çok yapraklı… Burada sessiz yaşayan bir tek Surp Kevork Kilisesi var. “Halk arasında Dêra Sor (kırmızı kilise) olarak bilinen, Surp Kevork Kilisesi, 1650 yılında yapıldı. Yapımında kırmızı toprak kullanılmış, kırmızı kilise adı buradan gelirdi. 1915’ten sonra kapatıldı. Kiliseye -zaman zaman- din adamları geldiğinde, onları ağırlamak önemli bir sorumluluktu. Bu değerli misafirlerimizi dayızadelerim Sabuncu Ailesi ile birlikte ağırlardık. Katolik din adamları bizim evde, Ortodoks din adamları onların evinde misafir edilirdi. Bu misafirlikler bazen uzun sürerdi. Kilisede yapılması gereken vaftiz de bizim evde yapılırdı. Çocuk doğar, büyür…Ne zaman Derik’e bir papaz gelir, çocuk o vakit vaftiz edilirdi. Şimdiki gibi törenler, kutlamalar, hazırlıklar yoktu”. Bazen kilise olur, cemaat olmaz. Bazen cemaat olur, kilise olmaz. Derik’te hem cemaat vardır hem de kilise. İbadete açılmasına bir türlü müsaade edilmez. Surp Kevork Kilisesi, 1915-1955 arasında askeriyenin ahırı olarak kullanılır. 1957 yılına gelindiğinde, hükümet tarafından satışa çıkarılır. “Kilisemizin satışı için ihale açıldığını öğrenen büyüklerimiz hemen bir araya geldiler. Aralarında topladıkları parayla, istenen miktarı ödeyip, kiliseyi cemaate kazandırmak isteğindeydiler. Derik’in Müslümanları da ihaleye girdiler. Onların amacı neydi, bilmiyoruz…  Rutan Aşireti lideri Ahmet Necimoğlu’na danışılmasına karar verildi. Necimoğlu, görkemli kasrında Derik’in önde gelen Ermeni ailelerinin temsilcileriyle bu konuyu görüştü. Onun araya girmesiyle, Derikli Müslümanlar ihaleden çekildiler. Toplanan 5500 lirayla da kilise yeniden cemaatin oldu. Böyle bir durum tekrar yaşanmasın diye, özel mülkiyet olarak satın alındı. Bir mütevelli heyeti kuruldu, kilisenin tapusu Garabet Keçecioğlu’nun adına yapıldı. Bugün bu tapunun belgesini Patrikhane’de görebilirsiniz”. Derikli Ermeniler, bu sevinçle kiliseyi bir güzel temizlerler.  Bu temizlik aylarca sürer. Horanı ve pencereleri Garabet, Apkar, Hagop, Kevork (Yontan) birlikte onarırlar; pencerelerin demir parmaklıklarını ve kilisenin anahtarını Giragos ve Kevork (Demirci) birlikte yaparlar. Bugün kilisenin kapısı hâlâ o anahtarla açılır. Anahtarın üstünde de Giragos’un adı yazılıdır. Kadınlar da kilisenin kilimlerini dokurlar, horanın beyaz iş denilen nakışlı perdelerini dikerler. Bir süre sonra, bugünkü mevcut bahçeyi korumak için, kilisenin etrafına duvar örülür. Toprak üstünde pırıl pırıl bir kilise parlar. Kapısı artık tanıdık bir yüzdür. Her Pazar, içinde vaaz verecek kimse olmasa da ziyaret edilir.

Derik... Surp Kevork Kilisesi'nde çocuklar
Antanik Yontan, Samatya Surp Kevork Kilisesi önünde

Şenlikli, bayramlı…

Kilisenin temizliği bitince, toplanıp bir şenlik sofrası kurulur. O günün tadı damakta kalır. “Küftük (içli köfte), aşbabur (kayısılı et yemeği), tanabur (yoğurt çorbası), tırşik (etli sebze yemeği) bellüh (mercimekli köfte), aprakh (karışık dolma), nanê sêlê (yufka ekmek) yapıldı. Yanına olmazsa olmaz yayık ayranı çıkarıldı. Bu yemeklerin hepsi sade yağla yapılırdı, zeytinyağını hiç bilmezdik. Eci kutül (çiğ köfte) de yoğruldu ama bu erkeklerin göreviydi. Hemen hemen her pazar, tanıdıklarımızın evinden et dövme sesi gelirdi. Bilirdik ki o evde çiğ köfte yapılacak. O gün kadınlarımız adeta bir şölen sofrası kurdu. Bayram sofralarımızdan tek farkı, badana boya yapmayışımızdır. Bayram öncesi badana yapmak bizim adetimizdi. Hatta kimi evler toprak damlı olur, her paskalya sabahı yağmur yağar… Onca temizliğe, boya badanaya rağmen damdan toprak akar… Yine de bu âdetten kimse vazgeçmezdi. Çöreklerimiz fırınlara götürülürdü. Bizim paskalya çöreğimiz biraz farklıydı, kılor derdik. Bayram ziyaretçilerimizin çoğu köyümüzdeki, bağımızdaki, değirmenimizdeki ortaklarımız, yani Müslümanlardı. Hiçbir bayramı unutmadan gelirler, bizimle birlikte kutlarlardı. Gelirken yanlarında oğlak ve taze peynir getirirlerdi”. Yıllar sonra aynı insanlar, yüzlerinde başka bir ifadeyle de gelecektir.

“Hıristiyanlara ferman gelecek”

Kimse saklanmıyordur ama hepsi aranıyordur. Derik’i bir anda değil, yavaş yavaş geride bırakırlar. İlk önceleri Suriye’ye, sonra İstanbul’a, en sonunda da Avrupa’ya… “1915’ten sonra Ermeni nüfusunun azalması Varlık Vergisi ile başladı. Halamın kocası Apkar, vergiyi ödeyemeyenlerdendi. Hatay Dörtyol’a yol yapımına gönderildi. Vergiyi ödeyemeyip, yol çalışmasına da gitmek istemeyenler bir gecede kaçtılar. Evlerinin kapılarını açık, ışıklarını yanık bıraktılar ki gittikleri anlaşılmasın. İkinci göç dalgası, 1964 Kıbrıs Olayları sonrası başladı. Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel’in uçağının düşürülmesi, Derik’te bir infial yarattı. O ağustos sıcağında meydanda toplananlar, ‘Hıristiyanlara ferman çıkacak’ fısıltısını yaydılar, civardan davul zurna sesleri geliyordu. Halam ve annem çok korkuyorlardı. İlk işleri sokaktaki çocuklarını toplayıp, eve getirmek oldu. O günü takip eden günlerde ‘Ferman çıkacak’ duyumunu alanlar, birer ikişer avlumuza geldiler. Üzüntülerini belirtip, ‘fazla bir şeyiniz varsa bize verin’, diyorlardı. İstanbul’a göç, bugünlerde başladı. 1974 Kıbrıs Harekatı’nda da Derik’ten dört yüz kişi gönüllü askerliğe müracaat etti. Kaymakamlığa dilekçeler verildi. ‘Gavurlar Kıbrıs’ta insanlarımızı öldürüyor. İzin verin, biz de içimizdekileri temizleyelim’ diyorlardı. Azad Kıraathanesi, aydınların toplandığı bir kahveydi. Devamlı Mahzuni Şerif çalardı. Bizler de kendimizi onlara yakın hissederdik. Fakat öyle değilmiş! Oradaki aydın gördüğümüz insanlarla bile dertleşemedik. Kimse bize sahip çıkmadı! Akşamüstü kahvede toplanan gençlerden biriyle, olaylar hakkında konuşurken, ‘Bu yapılan yanlış’ dedim. Hemen sinirlendi. ‘Türkiye -garantör ülke olarak- ilk çıkarmada haklı olsa bile, ikincisine mahal vermemeliydi’ dememle birlikte öfkesi daha da arttı.  İlk lafı “Onlar da Müslüman kardeşlerimizi öldürüyorlar” oldu.  Onu denemek için, şöyle dedim, “Türkiye kuzeyden girip, hiç durmadan güneye kadar gidip, bütün Rumları denize dökmeliydi!’… Bu fikir çok hoşuna gitti. ‘Hah, tam da böyle olmalıydı!’ dedi. Bundan sonra Avrupa’ya göç başladı. 80’lerin sonunda 14-15 aile kalmıştık.” Çıkarken kapıyı kapatmaya kimselerin vakti olmaz. Zeytinyağı ve şarap küpleri de sahipleri gibi ortalıktan kaybolur. Anahtarlar el değiştirir, resmi binalara daha parlak bir bayrak asılır…  Bağlı, bahçeli Derik’ten hatıra tek bir Ermeni aile kalır! Kiliseye ve mezarlığa sahip çıkmak için oradadırlar.

Bir sokak adında: Yakup Yontan

Işıkların söndüğü, yan sokakta adımların hızlandığı bir gün sıra Yontanlara gelir. “1980’lerin ilk yarısında Mardin’de Hıristiyanların kanaat önderleri, faili meçhul cinayetlere kurban gittiler. Kılıt’ta şarap fabrikası kuran Cırcıs, Midyat’ta kadın doğum doktoru Edward Tanrıverdi, İdil’de diş hekimi Mikael Bayru … Halamın oğlu Yakup Yontan, Kızıltepe’de diş teknisyeniydi. Çok sevilen, sayılan bir insandı. Mardin halkının gözbebeğiydi. Herkese kol kanat geren, sorunları çözüme kavuşturan, danışılan… O vakitler Irak yolu açıktı. Oradan gelenler olsun, bölgeden gelenler olsun…Misafiri hiç bitmezdi. Faili meçhuller başlamıştı. Hepimiz Yakup ahpariğe yalvardık ki kaçsın, İstanbul’a gitsin. O ise ‘Ben kimseye kötü bir şey yapmadım. Neden kaçacakmışım?’ diyerek kalmakta ısrar etti. Bu konuşmadan birkaç gün sonra, öldürdüler. Yine bir öğle sıcağında, yine bir yaz günü (23 Temmuz 1992) kara haberi aldık. Eve telefon gelince, eşimin dayısı Kevork Demirci ile birlikte, apar topar Kızıltepe’ye gittik. Kızıltepe Devlet Hastanesi morgunun önü, biz varana kadar dolup taşmıştı. Korkunç bir kalabalık vardı. Cenazemizi teslim aldık. Halk bizi sahiplendi. Cenazenin Derik’e defnedilmesini istediler. O an Diyarbakır’da Vedat Aydın’ın cenazesini hatırladım. Provokasyondan korktum… Cenazeyi bir şekilde İstanbul’a götürdük”. Korkmakta haklılardır. Baba dostları Antranik’le konuşmaya, onu uyarmaya çalışırlar: ‘Bir an evvel çoluk çocuğunu da al ve İstanbul’a git!’ derler.

Antranik Yontan, Yakup Yontan'ın yasını tutmak için bıraktığı, 40 günlük sakalıyla...

Samatya’nın Surp Kevork’una doğru…

 Oysaki Antranik daha yeni evli sayılır. Diş teknisyeni olup, Viranşehir’de kliniğini açtıktan sonra, evlenmeye karar verir. Karşı komşuları, Demirci Ailesinin kızı Mayda’yla evde yapılan bir törenle evlenirler. Mayda hanım, karşı eve gelin gelir. İlk iki çocukları (Garabet ve Talar) Derik’te, Yontanların baba ocağında doğar. Mayda hanımın annesi Manuşag, kadın terzisidir. Derik’e atanan öğretmenler, hemşireler, belediye çalışanları, genç kızlar… Hepsi onun elinden çıkan elbiseleri giyer. Terzi Manuşag, kızına da en güzel çeyizi hazırlar. Yontanların kasrı, bu kez yeni gelinin çeyiziyle güzelleşir.  Bu güzellik 1986 yılından, 1992’ye kadar sürer. Antranik Yontan, eşini ve iki çocuğunu da alıp, 1992 yılında İstanbul’a gelir. Samatya aileye kucak açar.  Derik Surp Kevork Kilisesi geride kalır… Samatya Surp Kevork Kilisesi başlar. Hemen kilisenin yanında bir eve yerleşirler.  “Bundan sonraki hayatımız, bir kendini feda etme ve yeniden toparlanma dönemiydi. Yakup ahparımın çocuklarına ben de Mayda hanım da kendimizi adadık. Yeğenlerimiz, yetimlerimiz bizim canımız ciğerimizdi. Onlara baba yokluğunu hissettirmemeye çalıştık. Hepsi okudu, meslek sahibi oldu. Kızları eczacı, oğlu pilot oldu. Onlarla ne kadar gurur duysak azdır. Sahakyan Nunyan Okulu’na çok şey borçluyuz. Samatya doğumlu üçüncü çocuğum Tamar dahil bütün çocuklarım ve yeğenlerim Sahakyan’ı bitirdiler. Hepsi de çok iyi yerlere geldiler. Mayda hanım anne-nine mesleğini sürdürdü, küçük kızımızın adıyla bir moda evi açtı: Tamar Moda Evi. Sahakyan’ın çocuklarına mezuniyet elbiseleri, genç kızlara gelinlik dikti. Ben sivil toplum kuruluşlarıyla ilişkilerimi hiç bitirmedim, yardım derneklerinde, belediye meclislerinde görev yaptım. Gönüllülük esasına dayalı faaliyetlerim devam ediyor. Mayda hanım, terziliğe devam ediyor. Samatya’da çok sayıda Derikli var, hepsiyle görüşüyoruz. Kalanları korumaya çalışmaktan, gidenler için yas tutacak durumumuz olmadı. Burada mutluyuz.  Kapımız, ocağımız atalarımızın zamandaki gibi herkese açık. Yaşıyoruz, çok şükür!”

İkinci kuşak... Mayda gelin Yontanların kasrında, ilk çocuğuna hamileyken
Üçüncü kuşak Garabet ve Talar baba ocağında

Derik’in kelebekleri, ölüleri kayboldu, güneşi toprağa karıştı.  Zeytin ağaçları ve üzüm bağlarına asfalt döküldü. Bahçeye saçılan dutları toplayan kalmadı. Toprak üstüne kurulu bu yer, “yok” artık. Avlularda ne bir ses ne bir ışık…

İlgili İçerikler