Türkiye ekonomisi, enflasyon-büyüme çıkmazı ve küresel dinamikler arasında oldukça hassas bir dengede. Yeni OVP hedefleri ve güncel gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde, özellikle 2026-2027 ufku için hem yapısal riskler hem de belirgin politika çelişkileri ön plana çıkıyor.
OVP’nin en dikkat çekici revizyonu, dezenflasyon sürecinin zaman patikasında yaşandı. 2026 yıl sonu enflasyon tahmininin yüzde 16'dan yüzde 28,4'e yükseltilmesi ve tek haneli enflasyon hedefinin (yüzde 9) 2029 yılına ertelenmesi, enflasyonda ataletin öngörülenden çok daha derin olduğunu gösteriyor.
Haziran 2023'te başlayan parasal sıkılaşma sürecinde politika faizi Ocak 2026’dan bu yana yüzde 37 seviyesinde tutulurken, enflasyon oranı hâlâ yüzde 30,5-31,5 aralığında seyrediyor.
TCMB, eylül ayı toplantısında faizleri pas geçerek yüzde 37’de sabit tutma kararı aldı. Bu karar kısa vadede fiyat istikrarı çıpasını koruma kararlılığını teyit etse de, uzun vadeli enflasyon beklentilerinin yukarı yönlü çıpalanması sıkılaşmanın maliyetini artırıyor.
Baskılanan döviz kuru ve zayıflayan iç talep ile mal enflasyonu kontrol altına alınabiliyor. Ancak sorun, hizmet enflasyonunun yüzde 40 seviyelerindeki katılığını koruması ve çekirdek enflasyonun (C endeksi) yıllık bazda yukarı yönlü hareketinde yatıyor.
Politika faizi yüksek seyrini korurken, büyüme için kaygı artıyor ancak yeni OVP'de 2026 yılı büyüme hedefi yüzde 3,8’den yüzde 3,3’e düşürüldü bile. Aslında yılın ilk iki çeyreğinde gerçekleşen yüzde 2,5 ve yüzde 2,3'lük büyüme oranları dikkate alındığında, yüzde 3,3’lük büyüme hedefine ulaşılması ancak yılın kalan iki çeyreğinde yüzde 4'ün üzerinde bir büyüme ile mümkün. Daha gevşek para politikasına, yani ekim ya da aralık ayında faiz indirimine gidilmezse bu büyüme tahminine ulaşmak zor olabilir.
Gerek PMI verisi gerekse sanayi üretim endeksinden gelen negatif veriler, ekonomide çarkların yavaşladığını net bir şekilde ortaya koyuyor. TCMB’nin yüksek reel faiz tamponunu tercih ederek faizleri sabit tutması, krediye erişim baskısını sürdürüyor.
Diğer yandan küresel konjonktür de içerdeki istikrar çabalarını zorlaştıran bir diğer faktör. ABD Hazine’sinin ardı ardına tahvil geri alım ihalesi kararları, Fed faiz artırım olasılığının güçlenmesi ve ABD’de enflasyon beklentilerinin bozulmasıyla ABD 10 yıllık tahvil faizlerinin yüzde 4,89 seviyesine tırmanması, petrol fiyatlarındaki sıçramalar ve jeopolitik riskler, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışı riskini tırmandırıyor. Küresel faizlerin yüksek seyrettiği bu ortamda iç taleple ivme yakalamak da oldukça güç.
Öte yandan dezenflasyonun ana taşıyıcısı olarak kurgulanan TL’nin reel değerlenmesi stratejisi, kuru enflasyonun altında tutmayı hedefliyor. Ancak kur artışının enflasyonun gerisinde kalması, girdi maliyetleri yükselen yerli sanayicinin rekabet gücünü zayıflatırken ithalatı ucuzlatıyor ve imalat sanayindeki ivme kaybıyla birleşerek dış ticaret ile cari açık üzerindeki kırılganlığı besliyor.
Genel bir kredi genişlemesi dezenflasyon kazanımlarını riske atacağından; ihracatı ve yatırımı artıracak parasal/kredi olanakları kapsamında yatırım taahhütlü krediler/nefes kredilerinin devreye girebileceği OVP'de öngörülüyor.
Ancak kısa vadeli çözüm yerine uzun vadeli politika adımlarına her zamankinden daha fazla ihtiyaç olduğu açık.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


