2021 yılında Orhan Pamuk ve olası dizi uyarlamaları hakkında bir yazı yazmış ve şöyle demiştim: “Bir Orhan Pamuk dizisinin zamanı çoktan geldi. Masumiyet Müzesi’nin Netflix uyarlamasını binge etmeye fazlasıyla hazırım. Bütün pandemi sinirimi ekrana yansıtıp Kemal’e o katlanılmaz yapamamazlığı yüzünden çemkirmeye, ve “Bir gün bir dizi izledim ve bütün hayatım değişti” demeye hazırım…”
Yazının üstünden beş yıl geçti ve o gün nihayet geldi. Ekrana uyarlanacağını duyduğumuz andan itibaren herkesi heyecanlandıran, “Kemal kim olsun, Füsun’u en iyi kim oynar? diye kastlar yaptıran, “Acaba romanın hissi korunacak mı?” diye edebiyat atakları geçirten Masumiyet Müzesi; Zeynep Günay’ın rejisi, Selahattin Paşalı’nın Kemal’i, Eylül Lize Kandemir’in Füsun’ u ve dokuz bölümüyle bugünden itibaren Netflix’te yayında.
Önce herkesin merak ettiği o soruyu cevaplayayım: Masumiyet Müzesi hem kitabın fanatiklerini, hem de hiç sayfalarını çevirmemişleri memnun edecek, kendi ayakları üstünde duran bir televizyon işi. Çıkan sonuç, eserlerinin uyarlamaları konusunda çok titiz olduğunu, hatta beğenmediği uyarlamalarla davalık bile olduğunu bildiğimiz Orhan Pamuk’u da memnun etmiş. Zaten dizi, yazarın çok sıkı himayesinde hayata geçirilmiş. Pamuk da kendini oynadığı birkaç sahneyle dizide görünüyor.
Bu röportajda konuğum Orhan Pamuk’u yöneten ilk yönetmen olarak tarihe geçecek Zeynep Günay. Günay, Öyle Bir Geçer Ki, İstanbullu Gelin ve Kulüp gibi dizilerle tanınan, oyuncu yönetimi konusundaki ustalığı ve tarihi dönemlerin ruhunu ekrana yansıtma konusundaki tecrübesiyle bilinen bir isim. Her iki meziyeti de bu işte parlıyor. Günay, bir yandan bireyi gazlayan bir neoliberalizmin, bir yandan darbenin ayak seslerinin duyulduğu bir Türkiye’de, ekonomik boğuntulardan, sınıfsal eşitsizliklerden, patriyarkanın erkeklere hak gördüğü ama kadınlara yasak ettiği özgürlük ve zevklerden uzakta yaşanmayan bir büyük aşkı; hem bu toplumsal etkileri silmeden, hem de Kemal ve Füsun’un duygu dünyasının en derinlerine girmeyi ihmal etmeden anlatmış.
Pamuk da Günay’ın işin başında olmasından çok mutlu. Perşembe akşamı yapılan galada şöyle dedi Günay için: “Ben kendimi bu romanla ifade ettim. Ve çok da eleştirildim. Çünkü ben bir Orta Doğulu erkeğiyim. Hikâye fazla erkek üzerine kurulu. Orta Doğulu erkeğin bakirelik, sevişme konusunda önyargıları…Bütün Orta Doğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden ne yazık ki bende de biraz var. Bu yüzden Zeynep Hanım'ı seçmemizden çok memnunum. Benim aşk hakkındaki kişisel ama epik boyutu olan romanım Zeynep Hanım sayesinde dengelendi, bütün dünyaya seslenebilecek, daha büyük, daha objektif, daha nesnel halimizi gösteren, bütün dünyanın halini gösteren bir dizi oldu.”
Günay ile bu dengeyi nasıl kurduğunu, Füsun ve Kemal aşkına bakış açısını, “çok zor bir süreçti” dediği hazırlık aşamasını, projeye başlarken nelerden korktuğunu ve Orhan Pamuk’u yönetmenin nasıl bir tecrübe olduğunu konuştuk.
(Not: Röportaj, romanı hiç okumamış okurlar için spoiler içeren noktalar barındırabilir.)
Binnaz Saktanber (solda) ve Zeynep Günay
- Öncelikle tebrik ederim. Çok büyük bir romanı, herkesin üstünde bir fikri, bir duygusu, bir gönül bağı olan bir hikâyeyi ekrana aktarmak gibi zor bir iş üstlendiniz. Bu hem herkesin yerinizde olmak isteyeceği kadar önemli, hem de çoğu yönetmenin çekineceği kadar hassas bir iş. Siz de altından harika bir şekilde kalkmışsınız.
Çok teşekkür ederim.
- Romanı ilk ne zaman ve hangi hislerle okumuştunuz? “Bundan bir dizi çıkar, keşke benim elime düşse” gibi fikirler geçmiş miydi aklınızdan?
İlk çıktığında okumuştum. Hiç de “Bir gün çeker miyim?” gibi bir yerden okumadım. Tamamen bir okuyucu olarak okudum ve çok içine girdim, çok kapıldım. O zaman tabii birlikte de okuyoruz arkadaş çevremde. Ben hiç elimden bırakamadan, uyumadan o koca romanı üç günde bitirdim. İçinde kaybolduğumu hatırlıyorum. Bittikten sonra arkadaşlarımla konuştuğumda herkesin Kemal'le ve Füsun'la ilgili fikirlerinin birbirinden çok farklı olduğunu gördüm. Bu projeye başlarken beni en çok korkutan da bu oldu: Çünkü herkes okuduğundan kendi anlamak istediğini anlar. Ama özellikle Masumiyet Müzesi kapıları yoruma çok açık, her okuyanın o derin anlatılardan başka anlamlar çıkardığı bir roman. O yüzden de benim için bu hikâyeye girişin en büyük zorluğu buydu.
- Diziye başlarken bir kez daha okudunuz mu? Duygunuz değişmiş miydi ilk sefere kıyasla?
Evet, ikinci kez de diziye başlamadan, on beş yıl sonra okudum. O da çok iyi oldu. Çünkü bir otuzlarımda, bir de kırklarımın sonunda okumuş oldum. O iki duyguyu da çok iyi hatırlıyorum. Romanı on beş yıl önce okuduğumda tamamen Füsun'un duygusu üzerinden okumuştum. İkinci okuduğumda şuna çok şok oldum: O kadar Kemal üstünden anlatılan bir roman ki “Nasıl Füsun'un üzerinden okumuşum acaba?” dedim.
- Tam da sizin dediğiniz gibi bu aslında erkek hafızası ile anlatılan bir hikâye. Romanda Füsun’u bir özne olarak duyamıyor, onun duygularına, düşüncelerine çok fazla vakıf olamıyoruz. Hikâyeyi görsel bir mecraya aktardığımız zaman ise o denge bir nebze kırılıyor. Karşımızda kanlı canlı bir Füsun var. Tepkileriyle, mimikleriyle, replikleriyle… Füsun’un dünyasını yaratırken, bu edilgenliği kırmak, Füsun'u özneleştirmek için bir çabanız oldu mu?
Diziyi öyle çekmedim. Bu 15 yıl önceki okumamdı. Masumiyet Müzesi tabii ki Kemal'in anlatısı, dizinin yaklaşımı da tamamen Kemal'in bakış açısından. Ama bir aşkı anlattığımız için her iki karaktere de kadın ya da erkek değil birer insan olarak baktım. “İnsan hangi durumlarda, hangi duygu durumlarında nelerin içinden geçer?” diye sorduğum için ister istemez bir denge oluşmuş olabilir. Birbirlerine nereden kapıldıklarını ve yakınlıklarını aramaya çalıştım. Cevabı bulduğum yer her ikisinin de aslında içlerine doğdukları sosyokültürel yapıya ait ruhlar olmamasıydı. Kemal ruhen, o içine doğduğu Batılılaşmak isteyen Türk burjuvazisine ait değil. Bizim deyimimizle “ağzında altın kaşıkla doğmuş” bir çocuk. Dışarıdan baktığımızda “Ne kadar şanslı” diyebileceğimiz biri. Ama bence şanslı da değil. Çünkü ruhu oraya ait değil.
- Nereye ait ruhu Kemal’in?
Ben mesela hep sanki sanatla uğraşsa o içindeki eksiklik duygusunu sağaltabileceğini düşündüm Kemal'in. Ama kolej, Amerika'da okumak, kurumsal hayat derken hep aynı cemaatin içinde dolanıyor ve oralarda aslında ruhunda bir eksiklik hissediyor. O eksikliğin tam ne olduğunu bilmeyen bir çocuk.

- Füsun peki? O da kendi sınıfına ait değil mi?
Füsun da orta sınıf bir ailenin kızı, orada sıkışmış biri. Oranın ahlakı ve değer yargılarının çok dışında bir içgüdüsü, merakı ve görülme isteği var. Ve tamamen tesadüf eseri bu iki ruh karşılaşıyor. Ben hikâyeye biraz da ikisini nerelerden birleştirebilirim gibi baktığım için ikisinin ortak yanının çok başka biçimlerde kendi dünyalarına ait olmamak olduğunu düşünüyorum. Karşılaşmalarının tesadüf olması da çok hoşuma gidiyor. Romanla ilgili en sevdiğim şeylerden bir tanesi, bir aşk güzellemesi yapmıyor olması. Bazen aşkla ilgili çok fazla analiz yapıyoruz, işte “o öyleydi, bu böyleydi” falan. Ama hayat bizden çok daha büyük tesadüflerin üzerine kurulu bir şey, bazen de sürükleniyoruz. Romandaki o anlatıyı çok seviyorum. Biraz dizide onu da kucaklamak istedim. Bilmiyorum size geçti mi?
- Bir kesim şöyle okuyor Kemal'i: İnanılmaz romantik bir aşık. Uzun seneler boyunca o aşkı demlemiş, sabırla Füsun’u ve hayatını bir yola koymasını beklemiş.
Ben hiç öyle okumuyorum (gülüyor).
- Bir kesim de şöyle okuyor: Hayır, bu aslında bir romans değil. Biraz daha sıkıntılı, biraz daha obsesif bir durum var ortada. Bir yandan da sizin de söylediğiniz gibi çok büyük bir güç dengesizliği de var aralarında. Ayrı sınıflardan geliyorlar ve aralarında büyük bir yaş farkı var. İlişki başladığında Füsun çok genç. Siz nereden okuyorsunuz bu ilişkiyi?
İnsanlar romanı okuduktan sonra Kemal'e ve Füsun’a bir takım yargılar üzerinden yaklaşıyorlar. “Kemal takıntılı, kıza neler yaptı?” veya “Kötü adam” ya da “çok romantik” falan. Halbuki insan öyle bir şey değil. İnsan her iki duyguyu da içinde barındırabilen çok daha kompleks bir yaratık. Kemal’de de bunu seviyorum ben. Kemal, içinde bulunduğu cemaatin ona sunduğu imkanlarla ruhunu doyuramayan, bir şey arayan, ama ne aradığını da bilmeyen, utangaç, çekingen, aslında çapkın biri olmayan ama hayalinde hep çok çapkın olmak isteyen, belki çapkın arkadaşlarına özenen, ama kendisi buna hiç cesaret edemeyen biri.
- Yapabileceğini ve toplumun izin verdiğini gördüğü zaman mı o ilişkiyi yaşama cesareti mi buluyor?
Kemal ilişkiye “bir deneyeyim” diye atladığı zaman onun içinde sürükleniyor ve aslında ruhundaki eksikliği de Füsun'la yaşadığı cinsellikte buluyor. Kemal ilk başta aslında kıza âşık olmayan, Füsun’a karşı öyle yüksek hisleri olmayan, bu macerayı merak eden biri. Ama o maceraya düştükten sonra da karşısındaki kadını bir bağımlılık haline getiren, hele ki Füsun'un yokluğunda iyice oralarda kaybolan, ruhundaki karanlık tarafları da açığa çıkaran bir karakter. Eşyalarla ilişkisinin de bağımlılığıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Füsun'un yokluğunda bir şeylerle ruhunu doyurmak istiyor. Diğer taraftan müze yapmanın dünyanın en romantik fikri olduğunu da düşünüyorum. Yani ikisi bence Kemal'de bir arada. Kemal bir jonglör gibi. Aşkın hem iyi tarafını hem de o insanın ruhunun dehlizlerine götüren karanlık tarafını aynı anda elinde taşıyan bir karakter gibi geliyor bana.

- Biraz dizinin hazırlık aşamasından konuşalım. Orhan Pamuk’un uyarlamalar konusunda çok hassas olduğunu, başlayan işleri beğenmediği için durdurmuşluğu olduğunu biliyoruz. Siz nasıl bir iletişim kurdunuz? Nasıl bir yaratım süreci geçirdiniz?
Ben bu projeye yazım aşamasından sonra dahil oldum. Hatta çok kısa bir ön hazırlık sürem vardı. Beni çok korkutan, bir buçuk ay kadar bir ön hazırlık süresi vardı. Ve dokuz bölümü iç içe çekecektim. Bu da benim için bir ilkti. Bu kadar büyük ve herkesin hakkında bir fikir sahibi olduğu bir esere girmek bana hem bir sınanma gibi geliyordu hem de beni ürkütüyordu.
Öncesinde Orhan Bey ile çok titiz bir çalışma yapıldığını biliyordum. Orhan Bey ve senaryoyu güzel kalemiyle yazan Ertan Kurtulan bir buçuk yıla yayılan bir süreç geçirmişler. Orhan Bey'in bu kadar senaryoyu takip edip içinde olması bir taraftan da beni çok rahatlatıyordu. Senaryoyu okuduğumda da gerçekten kitabın ruhuna çok sadık kalındığını gördüm.
Sete çıkmadan önce Orhan Bey'le bir araya gelip, romandaki karakterler, temalar, Nişantaşı cemiyeti, benim hikâyeyi nasıl gördüğümle ilgili sohbet etmek istedim. Çok keyifli ve güzel sohbetler yaptık. Sete çıktığımızda Orhan Bey Amerika'da olduğu için gelemedi. Fakat setin son iki haftasında uğradı. Onun sette olduğu her an büyük bir ferahlık hissettim.
Normalde bir set bittikten sonra kamera arkalarını izlediğim zaman aklıma setten anılar gelir. İşte o mekân, o oyuncu, o gün ekiple yaptığımız bir şey. Fakat Masumiyet Müzesi'nin kamera arkalarını izlerken şunu fark ettim. Hala romanın içinde dolanıyorum gibi geliyor. Sanırım hazırlık süreci biraz sıkışık olduğu için bin kaplan gücünde girdik işe ve kafamın içinde gerçekten kitapta dolanıyordum. O bakımdan Orhan Bey’in sette olması bana müthiş bir güç verdi.
- “Sıkışırsam sorarım” gibi bir rahatlık mı verdi?
Aynı yerde olma hissi benim konsantrasyonuma çok iyi geldi. Orhan Bey’in sette olduğu her zaman kendimi o anlamda çok iyi ve güvenli hissettim. Bana bu projenin en büyük hediyelerinden biri Orhan Bey'i tanımış olmak. İnsan ruhuna bu kadar katmanlı, bu kadar yargısız bakabilen, bu kadar insanın her haline bakabilen biriyle denk gelebildiğim için ve bu romanı bana emanet ettiği için kendimi çok şanslı hissediyorum.
- Oyuncu olarak nasıl buldunuz? Orhan Pamuk’u yönetmek nasıldı?
Bir oyuncudan daha ziyade, onun olduğu sahnelere şöyle bakmaya çalıştım: Senelerce bir karakter yaratıyorsunuz, tek başınıza onu düşünüyorsunuz, yazıyorsunuz, bozuyorsunuz ve sonra o kanlı canlı karşınızda oturuyor. Orhan Bey ile çalışırken bu hisle bakmaya çalıştım. Çok güzeldi onunla çalışmak.
- “Masumiyet Müzesi dizi olacak” dendiği andan itibaren Kemal ve Füsun’u kimin oynayacağı çok konuşuldu. Herkes kafasında bir cast yapmıştı. Ciddi bir audition süreci geçirdiğinizi de biliyoruz. Bu oyuncu kadrosu nasıl oluştu?
Cast direktörümüz Harika Uygur’du. Harika ve ekibi bence müthiş bir iş çıkardılar. Yan rollerin her biri için binlerce, binlerce insan izlemiş olabilirim. Genç oyuncu arkadaşlarımızın hepsi Masumiyet Müzesi için audition vermek istedi. O anlamda müthiş bir süreçti.
Zeynep Günay
- Selahattin Paşalı’nın role hazırlık süreci ve performansı ile ilgili ne söylemek istersiniz?
Dokuz bölümü kronolojik değil, iç içe çektiğimiz için Selahattin için de benim için de zor bir süreçti. Çünkü bir duygu devamlılığı üzerinden değil de karışık bir sıralamayla çektik. Ve dizide Selahattin'in olmadığı sanırım üç sahne var. Bu kadar girift bir karakteri, bu kadar derin duyguları kronolojik olmayan bir biçimde oynamak bir oyuncu için hiç kolay bir şey değil. Dolayısıyla Selahattin için de, benim için de çok zor bir süreçti. Müthiş bir disiplin ve müthiş bir adanmışlıkla çalıştı. Öyle ki, çekim dışında da karakterleri bırakamadılar bu yüzden. O karakteri bütün gün sette taşımak kolay bir şey değil. Hele ki bütün çekim sürecinde, her sahnede sen varsan.
- Neredeyse bir metot oyunculuğu sergiledi?
Evet, neredeyse. Ve bir taraftan da Kemal'in dürtüsel tarafı Selahattin için çok yeni bir şeydi. Selahattin bunu kendisi de söyler sanırım: Selahattin daha disiplinli, daha planlı, daha programlı biri. Kemal ise tam tersi, ne yapacağı hiç belli olmayan, dürtüsel biri. Şu an baktığım yerden çok keyifli, ama setteyken gerçekten böyle, içinde çok meşakkat gerektiren bir süreçti. Çok teşekkür ediyorum ona. Her oyuncunun bu kadar disiplinli bir şekilde ve kolaylıkla altından kalkabileceği bir şey değildi.
- Eylül Lize Kandemir’i de bu kadar dev bir rolde ilk defa izleyecek seyirci. Onun performansı için neler söylersiniz?
Eylül de çok güzel bir Füsun çıkarttı ortaya. Yani aslında Eylül benim 15 yıl önceki okumamdaki Füsun. Onu değiştiremedim kafamda (gülüyor). Benim için Füsun çok cesur bir kızdı. 70'lerde tüm o toplumsal baskılar ve ahlakçılığa rağmen bir beklentisi, bir çıkarı olmadan dürtülerinin peşinden giden bir karakter. Ve bunu sadece canı istediği için ve inandığı için yapan bir karakter. Bunu çok masum ve çok cesur bulmuştum. Kemal'in onun masumiyetini ve cesaretini görmeyişiyle ona oyunbazlığı öğretmesi ve sonra Kemal'in masum bir şekilde âşık olup geldiğinde bu sefer Füsun'un masumiyetini kaybetmiş olması... Eylül Lize’nin bu hisleri çok güzel çıkarttığını düşünüyorum. Çok akıllı, derin, cesur bir Füsun yarattı. Bir taraftan Füsun’un o cesaretli halini gösterirken, Füsun'un kitaptaki sessiz ve içten dönüşümlerini de bozmadan yaptı bunu. Benim 15 yıl önceki okumama yakın bir Füsun çıktığını düşünüyorum ortaya. Onun da gönlüne bereket .
- Dizide Kemal ve Füsun arasında yakınlık sahneleri de var. Bir yakınlık koordinatörü kullandınız mı?
Kullandık. Ama yakınlık sahnelerimiz zaten baştan konuştuğumuz bir şey üzerine, hiç rahatsız etmeyecek bir şekilde ve sadece karakterin duygusunu takip üzerineydi. Oyuncularımızın konforu için tabii ki kullandık.
- Füsun'un sonunu nasıl değerlendiriyorsunuz? “Her şey tam iyi oldu, yoluna girdi” derken neden böyle bir sonu tercih etti Füsun?
İşte tam biraz önce söylediğim sebep yüzünden. Füsun ilk başta Kemal'e gelirken onun nişanlı olduğunu bildiği halde geliyor. İçgüdüleriyle denemek istiyor, cinselliği merak ediyor, aşkı merak ediyor. Ve bile bile, bir beklentisi olmadan ilk kez Kemal’le birlikte oluyor. Bu cesur ve aynı zamanda masum da bir şey. Fakat beklentisi en fazla Kemal'i kendine aşık etmek olabilecekken, aldığı yaralar yüzünden aşkın masumiyetini kaybediyor. Kemal’in kendisine yaşattıkları yüzünden aşktaki oyunları öğreniyor. Füsun görülmüyor. Aslında neleri feda ettiği ve bunu ne amaçla yaptığı, ne kadar içgüdüsel, ne kadar masumane bir yerden yaptığı görülmüyor, görülmüyor. Bir küpe bile görülmüyor. Şöyle bir şey de var. O kadar zaman geçtikten sonra Kemal ile bir araya geldiklerinde bence hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını da anlıyor. Ben öyle olduğunu düşünüyorum. “Bu mu yani?” diyor içinden.

- Aslında kendine bir kariyer kurmak isteyen genç bir kadın Füsun.
Füsun'un şu halini çok seviyorum: Füsun Kemal ile birlikteyken bu kadar cesurca, masum bir şekilde bütün dürtülerini takip ederek, hiçbir hesap kitap yapmadan bir şeye girişiyor. Olmuyor. Sonra sinema oyuncusu olmak istiyor. Olmuyor. Ehliyet almak istiyor. Alabilmek için kırk takla atması gerekiyor. Pasaport almak istiyor. Bu sefer de sınıfsal bir yerden alamıyor. Bu kız bir şey olmadığı zaman yerinde duran, kabullenen bir karakter de değil. Füsun sürekli hareket ediyor, sürekli kendini geliştirmek istiyor. Sinema oyuncusu olamayınca bu sefer resim yapıyor. İçinde hep yaratan, üreten, görülmek isteyen bir yan var. Ama yanındaki erkeğin istediği şey şehvet ve kendi yalnızlığının tamamlanması. Tamam, peki onu yaşayalım ama ben neredeyim bu hayatta? Benim isteklerim ne olacak? Bence bütün bunların görülmemesi Füsun için etkili oluyor. Füsun ve Kemal doğru zamanda denk gelemiyorlar birbirlerine.
- Romanı okurken “şurayı diziye aktarmak çok isterim” deyip de aktaramadığınız bir bölüm oldu mu?
Onu sızdırdım, kitapta kadınların bir mağduriyet teması var. O temayı Füsun ve Belkıs karakterleri arasında bir bağlantı kurarak yaratmaya çalıştım. Gazete haberlerini kullanarak biraz böyle sızdırmak istedim. Onun seyirciye kalması da galiba daha da güzel bir şey oldu. Belki de buna senaryoda yer olmaması ama bu şekilde aktarılması daha şık oldu.
- Sizin biriktirmekle aranız nasıl? Bir şeyler biriktirir misiniz?
Evet, çok feci bir biriktiriciyim. Mesela gittiğim konser biletleri. Bazı unutamayacağım, çok etkilendiğim tiyatro biletleri. Çok özel bir gösteriye falan gittiysem onun biletleri. Yani aslında anı biriktiricisiyim. Anının fiziksel halini biriktiriyorum. Sevdiğim kişilerin bana yazdığı notlar, mektuplar...Mektup dediğim zaman biraz yaşım çıktı ama (gülüyor). Bana yazılan mektupların hiçbirini atmadım. Onları saklıyorum. Günlüklerim var sakladığım. Günlükler, şiir defterleri, anı defterleri…
- Peki bir müze kuracak olsanız, hayatınıza dair içine koyacağınız ilk üç şey ne olurdu?
Of soruya bak (gülüyor). Benim hayatıma dair mi? Herhalde biriktirdiklerim. Bana yazılan notlar, mektuplar. Benim kendi yazdığım günlükler. Herhalde onları koyardım.

- Orhan Pamuk diyor ya “Eşyaları seçip, önüme koyup, onları bir hikayeyle birleştirdiğimde bir roman çatmaya başlamışım demektir” diye. Masumiyet Müzesi nesnelerin dramatik temsili üstüne bir hikâye aslında. Ve her milimetresi tarif edilmiş bir hikâye. O yüzden dekoru, sanat yönetimi, kostümü apayrı bir önem taşıyor. Dizinin görsel dünyasını kurarken nelere dikkat ettiniz?
Ben Orhan Pamuk'un romanı önce müze fikrini bulup, sonra objeleri toplayıp, onun üzerine yazmasından çok etkilendim. Masumiyet Müzesi romanının en büyük hayranlarından bir tanesi benim. Roman kalbimin çok özel bir köşesinde duruyordu. Dünyada da nasıl bir etkisi olduğunun çok farkında olduğum için, tamamen o etkiyi kucakladığımız yerden bir uyarlama yaptık. Müzedeki objelerin birebir aynılarını bulduk. Hatta bazen müzedeki eşyaların kendilerini kullandık. Örneğin Jenny Colon çantayı müzeden aldık. Ama müzede olmayan, romanda tarif edilen nesneler için daha esnek davrandığımız da oldu. Sanat yönetmenimiz, sevgili arkadaşım Murat Güneyli çok yetenekli ve şahane bir yol arkadaşıdır. Müzedeki eşyaların etrafına kurduğumuz bir düzen içerisinden gittik. Müzeyi sevenlerin, müzeye gittiklerinde hissettikleri alanı çok kucaklayarak, oraya çok saygı duyarak ilerledik. Ama bir taraftan da eşyaların dizide görüldüğü anlarda, onların çok hikâyenin içinde, çok karaktere dair olmalarına ve bütünün içinde çok organik durmalarına dikkat ettik.
- Sizin Kulüp gibi, Öyle Bir Geçer Zaman Ki gibi dönem dizilerinden gelen büyük bir tecrübeniz de var. Onu da kullanmışsınızdır mutlaka.
Evet hem Murat Güney ile, hem görüntü yönetmenimiz Ahmet Sesigürgil ile Kulüp’te de beraber çalıştık. Sanat yönetmenimle benim tanışıklığım mesleğimizin en başına dayanıyor. 25-30 yıla yayılan bir dostluğumuz var. Bu yolculukta beraber yürüdüğümüz için artık otomatik olarak benzer yerlerden bakıyoruz. En başta konuşup anlaştığımız şey şuydu: Biz Masumiyet Müzesi'ne “bir dönem dizisi çekiyoruz” diye yaklaşmadık. Masumiyet Müzesi evet 70'lerde, 80'lerde geçiyor ve anlatı o dönemin sosyo politik yapısını fon olarak kullanıyor. Ama hikayedeki insan ilişkileri çok zamansız. Dolayısıyla biz daha zamansız bir anlatı kurmak istedik ve bu anlatıyı müzenin etrafında kurmak istedik. Daha çok karakter odaklı, Kemal'in bakış açısından bakarak çektik. Kemal 70'lerde yaşıyor ve hikâye 70’lerde, 80'lerde gidiyor gibi. “Bir dönem işi çekiyoruz” gibi bakmamaya çalıştık. Bu sadece sanat yönetimi değil, görüntü yönetimi, kostümler, hatta müzik seçimine, dizinin bütün öğelerine yansıyan bir yaklaşımdı. Evet, 70'lerde, 80'lerde bir şey çekiyoruz ama “bir dönem dizisi gibi algılanması Masumiyet Müzesi'ni çok aza indirgenmiş olur” diye düşündüğümüz için hiç dönem dizisi çekiyoruz hissinde olmadık.
- Müzik seçimi demişken fragmanı da sormak istiyorum. Fragman çok sevildi. Neco’nun şarkısının kullanılması da çok sevildi. Benim hatırladığım kadarıyla öyle bir mizansen romanda yok değil mi?
Yok, hayır.

- Peki fragmanı oluştururken sizin referans noktalarınız neydi? Nasıl bir his vermek istediniz?
O dizinin içinde kendine ait bir sahne aslında. Fragman olarak kullandık ama fragman olarak çekilmiş bir şey değil. O sahneyi yaratırken bir ferahlık olmasını istedim. Hikâyenin orası sıkıştığımız, çok acılı bir yerdi. Bazen acıyı tam acının kendisinden değil de başka bir yerden anlatmak hem ferahlatıyor hem daha çok acıtıyor aslında.
- O sahnenin çok yürek burkan bir tarafı var.
Evet, aynen. Orada aslında Kemal'in yaptığı şeye çok sinir oldum. Hikâyenin bütünü içerisinde sahnenin nereye denk geldiğini görünce seyirci anlayacaktır ne demek istediğimi.
- Kemal’in Füsun’un duygularıyla oynadığı, manipülatif bir yerden mi gördünüz o sahneyi?
Çok manipülatif bence o sahne. Fragmanda öyle anlaşılmıyor. Fragmanda “her şey ne kadar masum, her şey ne kadar tatlı” diye anlaşılıyor. Fakat o sahnenin dizinin içerisindeki yerine geldiğinizde o kadar manipülatif ki. Ve sinir bozucu olan da, bu kadar manipülatif bir şey yaparken kendini öyle masum hissediyor olması. Çünkü dürtüsel biri işte Kemal. Ama ondan bir saat sonra yaptığı şeyi görecek seyirci izleyince. Gerçekten inanılmaz bir şey. Ve bunu o kadar samimiyetle yapıyor olmasını da ben istedim. Çünkü o zaman Füsun'un ne hissettiğini daha iyi anlıyorsunuz. Kalbinin neden bu kadar kırıldığını. Çünkü senin de gördüğün şey gerçek. Ben tek başıma yaşamadım. Gerçek.
- Masumiyet Müzesi çok eski bir eser değil aslında yazım tarihi olarak. Ama Z ve alfa kuşakları için artık “klasik” sayılan bir roman. Diziyi genç izleyiciyle buluşturmak için yaptığınız dramatik seçimler oldu mu?
Ben hiç öyle bakmıyorum. Yani “şu jenerasyon, bu jenerasyon” gibi şeyler bir hikâye anlatırken benim alanımda olmuyor. Benim için her zaman önemli olan şu: Bu karakter ne yapmak istiyor? Duygusu ne? Bunu hangi motivasyonla yaptı? Ben daha karakterin duygusunu takip edip, oradan bakıyorum. Bu jenerasyon meselesi çok dış bir şey benim için. O gözle bakmıyorum.
- Masumiyet Müzesi’ni izleyen seyircide nasıl bir his kalsın istersiniz?
Nasıl bir his kalsın? O herkese göre değişen bir şey. Ama ben şuna dikkat etmeye çalıştım. Masumiyet Müzesi'ni okuyan beş kişi bir araya gelsek herkes başka şeyler anlatır. Dolayısıyla dizinin bu çeşitliliğini korumak, seyircinin zihnine, ruhuna, duygusuna bıraktığı kısıtlamamak için çok çaba sarf ettim. Sette benim ve oyuncularımın en zorlandığı ve en çok dikkat ettiği şeylerden biri buydu. Kitabı okuduğunda okuyucuya kalan o açık alanın diziyi izledikten sonra da seyirciye kalmasına çok gayret ettim. O yüzden seyircide kalacak hissi bir şemsiyede toplamak istemem. Ama şunu isterim. Seyirci hem Kemal hem Füsun'la bir yolculuk yapmış olsun, herkesin sonunda hissettiği şey kendine biricik olsun.


