Geçtiğimiz hafta düzenlenen 78. Primetime Emmy Ödülleri'ne damga vuran bir dizi vardı: Widow’s Bay. Toplam 14 ödül kazanarak tek bir sezonda en çok Emmy alan komedi rekorunu kıran dizi, En İyi Komedi, Komedi Dalında En İyi Erkek Oyuncu (Matthew Rhys), Yardımcı Erkek Oyuncu (Stephen Root), Yardımcı Kadın Oyuncu (Kate O'Flynn), En İyi Yönetmen (Hiro Murai) ve En İyi Senaryo (Katie Dippold) ödüllerini kaptı. Zaten geriye de pek bir şey kalmadı. Apple TV+’da Nisan ayında yayına başlayan dizi, Türkiye’de izlenemiyordu. Ama 15 Eylül’de müjdeli bir haber geldi ve Apple TV+ kısmen Türkiye pazarına girdi. “Kısmen” diyorum çünkü öncesinde sadece film kiralama veya satın alma seçenekleri sunan platform, icloud+ üyelerine ek bir ücet ödeme zorunluluğu olmadan orijinal içeriklerini açtı. Şimdilik mobil cihazlarda ve web üzerinden izlenebilen uygulamanın, akıllı televizyonlarda da kademeli olarak yayına geçmesi bekleniyor.
Gelelim Widow’s Bay ve bu kadar ödülü nasıl topladığına. Widow’s Bay bir korku dizisi. İçinde yamyamlar, eli bıçaklı katiller, tabuttan çıkan yaratıklar ve ölümcül palyaçolar var. Widow’s Bay aynı zamanda bir komedi. Üstelik sesli gülmeli cinsinden. Bunu da yaratıcısı Kate Dippold’ a borçlu. Dippold bundan yirmi yıl önce Parks and Recreation’ a bir bölüm önerisi olarak göndermiş bu hikâyeyi. Dizinin yaratıcısı Mike Schur fikri o kadar beğenmiş ki, Dippold’ u işe almış. Dippold yıllar içinde senaryoyu bırakmamış ve 2013’te Amazon Prime Video ile anlaşmış. Ama son anda vazgeçmiş çünkü doğru tonu tutturamadığını hissetmiş. Başlarken daha ziyade korku filmleriyle dalga geçen bir komedi gibi okunan iş, giderek komik unsurlar barındıran gerçek bir korku hikâyeye evrilmiş ve en sonunda Apple TV+’da aradığı evi bulmuş.
İyi ki de öyle olmuş. Çünkü Widow’s Bay’in korku ve komedi arasında gidip gelen tonu, tam bugüne ve bugünün duygu dünyasına göre. Felaket ihtimalinin hiç ortadan kalkmadığı bir dünyada yaşamaya çalışırken ödümüz kopuyor. Sonra bir an durup düşününce gülmemiz geliyor. Her şey korkunç, ama bir yandan da gülünç. Hayat bir cenazenin ortasında gelen kikirdeme krizi gibi, cezaevinden yazılan bir mektubun içindeki şaka gibi, güleriz ağlanacak halimize gibi gelip geçiyor. İşte Widow’s Bay bu halet-i ruhiyeyle aynı odada nefes alıp veriyor.
Diziye adını veren Widow’s Bay küçük bir ada. Wifi yok, telefonlar çekmiyor ve her şey biraz seksenlerden kalma. Ama belediye başkanı Tom Loftis (Matthew Rhys) burayı bir turizm cennetine çevirmeye kararlı. Adanın yerlilerinden Wyck Crawford (Stephen Root), Tom’a bunun berbat bir fikir olduğunu çünkü adanın altında kaynayan kötü ruhların uyanmak üzere olduğunu söylüyor. Tom gazetecileri ve turistleri Widow’s Bay’e çekedursun, çeşit çeşit tuhaflıklar, hayaletler, seri katiller ve feci bir fırtına da yüzeye çıkmaya başlıyor. Tom ve ekibi bir yandan adaya hükmeden lanetin sebebini bulup ortadan kaldırmaya çalışırken bir yandan da her şey normalmiş gibi yapmak zorunda. Bu çarpışmadan çıkan komedi, karakterlerin eksantrikliğiyle perçinleniyor.
Widow’s Bay
Tom’un en büyük yardımcısı, asistanı Patricia Mower. Patricia gençliğinde “bogeyman” (gulyabani) denen bir seri katilden kaçmayı başarmış, ama kimseyi hikayesine inandıramamış. Popüler kızların sevmediği, yalnız ve dışlanmış bir tip. Aynı zamanda bu korku hikayesinin de “final kızı.” Patricia’nın bogeyman ile nihayet karşılaştığı bölüm klasik korku filmlerindeki çaresiz kadın klişelerini tersyüz etmesi ve “Kaçsana!” “Evden çık!” “Öldür şunu artık!” gibi seyirci tepkilerine cevap veren hikayesiyle dizinin en komik ve tatmin edici bölümlerinden biri. Patricia’yı canlandıran İngiliz oyuncu Kate O’Flynn ise The Shining’in yıldızı Shelley Duvall ve The Shape of Water’ın yıldızı Sally Hawkins’in karmasını andıran fiziğiyle Widow’s Bay’den çıkan en büyük yıldız olmaya aday. Dizinin diğer yıldızı Galli aktör Matthew Rhys de korku ve fiziksel komedi anlarını birleştiren performansıyla parlıyor. Rhys, bu sene Emmy Ödülleri’nde Komedi Dalında En iyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanmakla yetinmedi, The Beast in Me ile Mini Dizi Dalında En İyi Erkek Oyuncu ödülünün de sahibi oldu.
Korku ve komediyi aynı potada eriten işler daha ziyade bir “spoof” yani korku öğeleriyle dalga geçen tondan ilerler. The Addams Family, What We Do in the Shadows, Los Espookys, Santa Clarita Diet gibi diziler türün başarılı örneklerinden. Widow’s Bay’i onlardan ayıran nokta ise korku işini de komedi kadar ciddiye alması. Bu ciddiyeti kotarmasında Atlanta ve Barry gibi işlerinden tanıdığımız Hiro Murai’nin kurduğu tekinsiz atmosferin de büyük payı var.
İçinde bulunduğumuz dönem de buna müsaade eden cinsten. Korkunun bir tür olarak ciddiye alındığı ve çok izlendiği zamanlardayız. Sinners, Weapons, The Substance, Backrooms, Obsession gibi örnekler gösteriyor ki korku türü yas, beden, ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet, politik ve ekonomik kaygılar üzerine konuşmanın en elverişli ve esnek araçlarından biri. Korku anlatısı, adını koyamadığımız endişelere bir canavar, bir beden, bir ses veriyor ve onları tabir yerindeyse “kanlı canlı” hale getiriyor. Seyirciye bu endişelere bedensel bir tepki vermenin (mesela çığlık atmanın) normal karşılandığı nadir güvenli alanlardan birini sunuyor.
Widow’s Bay’de ise bu endişeler ekonomik çöküş, gerçeği inkâr eden bir düzen ve kolektif suçlarla hesaplaşamama olarak çıkıyor karşımıza. Kuşaklar boyunca bastırılan ve hayatın normaliymiş gibi kabul etmemiz beklenen felaketler en sonunda bir yarık bulup hayata sızmaya başladığında iki çare kalıyor geriye: Bir araya gelip kötülüklerle savaşmak ve en dayanamayacağımızı sandığımız anda bir kahkaha patlatmak.


