Yönetmen Ferit Karahan: Oscar hayalim var, 'Cinlerin Düğünü’nün bir şansı olduğunu düşünüyorum

Yönetmen Ferit Karahan: Oscar hayalim var, 'Cinlerin Düğünü’nün bir şansı olduğunu düşünüyorum

“Cinlerin Düğünü’nün Oscar şansı olduğunu düşünüyorum. Ama Oscar gibi bir yarışta çok fazla değişken var ve bunların önemli bir kısmı filmin kendisiyle ilgili değil. Ben filmin kendi yolunu açabilecek kadar güçlü olduğuna inanıyorum”

Yönetmen Ferit Karahan: Oscar hayalim var, 'Cinlerin Düğünü’nün bir şansı olduğunu düşünüyorum

Oscar yolları taşlı, biliyorsunuz. Uluslararası Film Oscar’ına giden yollar ise işin içine ülkeler ve politikaları girdiği için daha da taşlı. Şimdiye kadar bir filmin En İyi Uluslararası Film yarışına girebilmesinin tek yolu, ülkesinin resmi Oscar seçici kurulu tarafından seçilmesiydi. Yani Türkiye’den yalnızca Türkiye’nin belirlediği bir film Oscar aday adayı olarak gönderilebiliyordu.

Bu yıl Akademi büyük bir kural değişikliğine gitti. Artık  Akademi’nin belirlediği altı büyük festivalden birinde ana ödülü kazanan filmler, ülkesinin resmi seçimi olmak zorunda kalmadan Oscar değerlendirmesine sunulabiliyor. Bu festivallerden biri de Toronto Film Festivali. Bu yıl ilk defa ülkemizden bir film Toronto’nun ana yarışma bölümüne kabul edildi: Ferit Karahan ve filmi Cinlerin Düğünü. Karahan olur da festivalin Platform Ödülü’nü kazanırsa Oscar’a aday adayı olarak başvurmaya hak kazanacak.

Karahan uluslararası ödüllere yabancı değil. Yönetmenin çok sevilen ikinci uzun metrajı Okul Tıraşı (2021) dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde yapmış ve FIPRESCI Ödülü’nü kazanmıştı. Karahan, Okul Tıraşı’nda kendi çocukluğunun bittiği günü anlatıyordu, Cinlerin Düğünü’ne de dört kardeşin çocukluklarının son gününü anlatarak başlıyor. Film, üç nesle yayılan bir aile tragedyasını gerçek üstü öğelerle anlatıyor. Hem Karahan’ın kişisel tarihiyle, hem de Türkiye tarihiyle bağ kuruyor.

Karahan ile Toronto’ya doğru yola çıkmadan kısa bir süre önce bir araya geldik. Başrollerini Demet Özdemir, İlhan Şen, Kaan Yıldırım ve Helin Kandemir ‘in paylaştığı filmi, yönetmen için ifade ettiklerini ve Oscar ihtimallerini konuştuk.

Yönetmen Ferit Karahan

- Cinlerin Düğünü ile dünyanın en önemli festivallerinden Toronto Film Festivali’nin yarışma bölümüne kabul edildiniz. Çok tebrik ederim. Ne zaman gidiyorsunuz, kim kim gidiyorsunuz, biraz o süreçle başlayalım.

Çok teşekkür ederim. Filmin neredeyse bütün oyuncu kadrosu geliyor. Demet Özdemir, İlhan Şen, Kaan Yıldırım, Sarp Bozkurt, Helin Kandemir, Evliya Aykan ,Tuba Ünsal, Erol Babaoğlu, Baki Davrak , Gürhan Altundaşar, Barış Hacıhan; yapımcılarımdan Gülistan Acet Karahan ve Kanat Doğramacı’yla birlikte oldukça kalabalık bir ekip olacağız. Bir kısmımız daha erken, 9 Eylül’de Toronto’ya gidiyoruz; birkaç oyuncu arkadaşımız da prömiyere yakın bize katılacak.

- Nasıl hissediyorsunuz kendinizi? Heyecanlı mısınız?

Galiba şu anda sevinçten çok merak ağır basıyor. Bir filmi yıllarca yapıyorsunuz, her planını yüzlerce kez görüyorsunuz ve bir noktadan sonra ona dışarıdan bakma yeteneğinizi tamamen kaybediyorsunuz. Toronto’da ilk kez hiç tanımadığım insanlarla aynı salonda oturup filmi izleyeceğim. Benim için asıl heyecan orada; film bittikten sonra yüzlerinde ne kalacak? Artık film bizim olmaktan çıkıp seyircinin olacak. Biraz da çocuğunu ilk kez tek başına bir yere gönderiyormuşsunuz gibi bir duygu. Bundan sonrası onun meselesi.

- Cinlerin Düğünü diyince çoğumuzun aklına bir korku-gerilim filmi geldi. Dünya sinemasında da yükselen bir korku dalgası olunca, “bir art house korku hikayesi mi geliyor?” dedik. Ama bu bir korku filmi değil. Nasıl bir film bu? Ne anlatıyor?

Evet, ismin böyle bir beklenti yaratacağının farkındaydım. Hatta biraz hoşuma da gidiyor bu yanlış beklenti. Ama Cinlerin Düğünü bir korku filmi değil. Ben daha çok bir aile tragedyası olduğunu düşünüyorum. Üç kuşak boyunca aynı ailenin içinde dolaşıyoruz; çocukluklarına, gençliklerine ve yetişkinliklerine bakıyoruz. İnsanların birbirlerine ne yaptıklarından çok, yaptıklarının yıllar sonra başkalarının hayatında nasıl yaşamaya devam ettiğini anlatıyor.

Aslında beni bu filmi yapmaya iten soru şuydu: “Kendi karanlığını reddeden insan, kaderini gerçekten değiştirebilir mi?” Bana göre insanın en tehlikeli yanı açgözlülük, kıskançlık, öfke ya da iktidar arzusu gibi karanlık dürtülere sahip olması değil; bunların varlığını inkâr etmesi. Kendimizde kabul edemediğimiz karanlıkların her parçasından düşmanlar yaratırız. Günün sonunda karşımızda hiç kimsenin ve herkesin olduğu bir düşmanlar ordusu yaratmış oluruz. Bir süre sonra o düşmanlar bizden daha büyük hâle gelir. Öyle bir hal alır ki, biz, yarattığımız bu suni düşman ordusunun kuklasına dönüşürüz. Bu sadece bireyler için değil, toplumlar için de geçerli. Bugünden bakıldığında her topluluğun yarattığı suni düşmanları görüyoruz. Filmdeki aile de biraz bunun içinde sıkışmış durumda. Bir kuşağın sustuğu şey, sonraki kuşağın kaderine dönüşüyor. “Cin” de tam burada devreye giriyor.

- Neden adında “cin” var? Neyi anlatıyor cinler?

Benim çocukluğumda cinler hayatın dışındaki fantastik yaratıklar değildi. Açıklanamayan bir şey olduğunda, bir evde tuhaf bir huzursuzluk varsa, birinin başına peş peşe kötü şeyler geliyorsa bazen bunun adı cin olurdu, bazen uğursuzluk, bazen de “birinin ahı var” denirdi. İnsanlar doğrudan konuşamadıkları şeylere başka isimler veriyordu. Filmde de cin, biraz ailenin konuşamadığı şeylerin adı. Saklanan suçlulukların, eski kırgınlıkların, geçmişten devralınan yüklerin...

“Düğün” de bunun karşı tarafı. Düğün yeni bir hayatın başladığı yerdir; bizim filmimizde ise insanlar tam yeni bir hayata başlayacakken eski hayat çıkıp geliyor. Bir anlamda Cinlerin Düğünü, yaşayanların düğününe geçmişin davetsiz gelmesi.

- Sadece cinler yok filmde. Rüyalar, efsaneler, meteorlar, hatta dinozorlar bile var….Filmin gerçek üstü öğeleri sizin için ne ifade ediyor?

Aslında Cinlerin Düğünü’yle birlikte uzun zamandır aradığım bir sinema diline biraz daha yaklaştığımı hissediyorum. Gerçeklikle gerçeküstünün, kişisel hafızayla toplumsal hafızanın, bugünün dünyasıyla mitlerin ve söylencelerin yan yana durabildiği bir dil bu.

Bugün de Ortadoğu’da yaşanan gerçeklik bazen o kadar sert, hatta o kadar akıl dışı ki, ben bile bunları çocuğuma anlatırken gerçeküstü öğelere ihtiyaç duyuyorum. Bunu gerçekliği hafifletmek ya da ondan kaçmak için değil, tam tersine o gerçekliği katlanılabilir kılmak için yapıyorum. Belki de bu coğrafyada gerçeküstüne ihtiyaç duymamızın nedeni, gerçekliğin yetersiz olması değil; bizim gerçeklik tarifimizin yetersiz olması. Büyülü gerçekçilikle ilişkim de burada başladı. Cinler, rüyalar, söylenceler ya da görünmeyen şeyler benim için gerçekliğin alternatifi değil; gerçekliğin başka bir katmanı. Bazen çıplak gerçekçilik bir şeyi anlatmaya yetmiyor. Görünmeyeni anlatabilmek için gerçekliğin sınırlarını biraz genişletmek gerekiyor.

Ben gerçek ile gerçeküstünü birbirinden çok ayırmıyorum. Olağanüstü bir şey olduğunda onun nedenini açıklama ihtiyacı da duymuyorum; çünkü benim için o da hayatın bir parçası. Filmdeki cinleri, rüyaları, meteorları ya da dinozoru da bu yüzden açıklamak istemiyorum. Bunları birer sembol olarak da düşünmüyorum. Hepsi kurduğum gerçekliğin içinde zaten varlar. Benim için mesele gerçekliğin üzerine fantastik bir şey eklemek değil, gerçek dediğimiz şeyin, sınırlarının neden bu kadar dar çizildiğini sorgulamak ve bu sınırları biraz daha genişletmek.

- Kendi çocukluğunuzla bağları var mı bu anlattıklarınızın?

Ben küçük bir köyde, ardından yatılı okulda büyüdüm. Dolayısıyla filmde çocukluğumdan taşıdığım çok fazla görüntü ve tanıklık var. Örneğin annenin kazana sokulduğu sahne doğrudan çocukluğumdan geliyor. Dokuz yaşındaydım. Kanser hastası olan ve artık ölmek üzere olan bir komşumuzun kardeşi bize gelip büyük bir kazan istemişti. Adam çok acı çekiyordu; ağrısını biraz olsun dindirebilmek için onu sıcak suya sokuyorlardı. O zaman bunun ne anlama geldiğini bütünüyle kavrayamıyordum ama görüntü bende kaldı. Çocukların düğün konvoyunun önünü kestikleri sahne de aynı şekilde. Kardeşimin düğününde şahit olduğum bir sahneydi.

Yıllar sonra senaryoyu yazarken o anılar yeniden karşıma çıktı. Otobiyografi sadece başınıza gelen olaylardan oluşmaz; içinde büyüdüğünüz dünyanın görüntüleri, sesleri, korkuları, ritüelleri de otobiyografinizin parçasıdır.

- Okul Tıraşı’nda çocukluğunuzun bittiği bir günü anlattığınızı söylemiştiniz, burada da dört kardeşin çocukluklarının son gününü anlatarak başlıyorsunuz. Sizin çocukluğunuzun son günü neydi?

Okul Tıraşı’nda anlattığım olay benim çocukluğumda gerçekten yaşandı. Bir arkadaşımın başına kötü bir şey gelmişti ve ben uzun süre bunun benden kaynaklandığını düşündüm. Belki benim için çocukluğun bittiği an da buydu. İlk kez başka bir insanın başına gelen bir şeyden kendimi sorumlu hissettim.

Ama bugün geriye dönüp baktığımda bunu biraz başka türlü görüyorum. Çocukken suçu kendimde arıyordum; şimdi ise o suçluluk duygusunu üreten atmosferin payının çok daha büyük olduğunu düşünüyorum.

Belki çocukluğun sonu da tam olarak budur. İnsan ilk kez dünyanın masum olmadığını gördüğünde değil, o masum olmayan dünyada kendisinin de bir payı olduğuna inanmaya başladığında çocukluk bitiyor.

Cinlerin Düğünü’nde ise çocukluğun sonunu başka bir duyguyla ilişkilendiriyorum: kayıpla. Dört kardeş için annenin ölümü yalnızca annelerini kaybettikleri gün değil, melankolinin başladığı gün. Melankolide insan neyi kaybettiğini bilir ama onda neyi kaybettiğini tam olarak bilmez.

Bu yüzden annenin ölümünü yalnızca kişisel bir kaybın ardından tutulan yas olarak düşünmedim. Sümerlerdeki lamentasyon geleneğine yakın bir tarafı var. Orada ağıt yalnızca ölen bir insan için değil; yıkılan bir şehir, kaybolan bir dünya, sona eren bir düzen için de yakılır. Filmde de annenin ölümü giderek bundan daha büyük bir kaybın içine açılıyor. Sanki dört çocuk yalnızca annelerini değil, içinde çocuk kalabilecekleri dünyayı da kaybediyorlar.

Belki iki film arasındaki fark da burada. Okul Tıraşı’nda benim çocukluğumu bitiren şey suçluluktu. Cinlerin Düğünü’nde ise dört kardeşin çocukluğu bir insanın ölümüyle değil, onunla birlikte bir dünyanın ortadan kalkmasıyla bitiyor.

- Bir ailenin üç kuşağa yayılan hikâyesini izliyoruz, evet. Bir başka aileden kalan bir evi, biraz da katakulliyle sahipleniyorlar. Ev çok tekin değil, içinde önceden yaşanan kötülüklerin hatırasını taşıyor. “Başkalarının bıraktığı ev bize yuva olmaz” diye bir cümle kuruyorsunuz. Hal böyle olunca Türkiye’nin tarihine dair bir söz söylediğinizi de düşünüyoruz. Filmin ne kadarı bir ailenin, ne kadarı Türkiye’nin hikayesi? O ayrımı yapmanın zorlukları neler?

Ben o ayrımı çok net yapamıyorum, hatta filmin biraz da o ayrımın bulanıklaştığı yerde durduğunu düşünüyorum. Çünkü bir ülkenin tarihi yalnızca büyük siyasi olaylardan, darbelerden, savaşlardan oluşmuyor. Tarih aynı zamanda kimin hangi evde oturduğu, kimin toprağının kime kaldığı, kimin gittiği, kimin onun yerine yerleştiği ve bütün bunların aile içinde nasıl anlatıldığı ya da hiç anlatılmadığıyla da ilgili.

Filmdeki ev bu yüzden benim için sadece bir mekân değil. Bir aile oraya yerleşiyor ve zamanla orayı kendi evi sayıyor. Hukuken, fiilen, gündelik hayat içinde gerçekten onların evi oluyor. Ama bir yere sahip olmakla o yerin geçmişine sahip olmak aynı şey değil. Genel kabul, evi insanın anılarının, çocukluğunun, düşlerinin barındığı bir yer olarak düşünür. Ben biraz tersinden bakıyorum: Ya içine girdiğiniz ev sizin anılarınızı değil, sizden önce yaşayanların anılarını barındırıyorsa? Siz oraya çocuklarınızı, eşyalarınızı, gündelik hayatınızı getiriyorsunuz ama evin sizden önce başlamış bir zamanı var. O zaman insanın eve sahip olmasıyla evin insana ait olması arasında bir çatlak oluşuyor. Anahtarı devralabilir, duvarları boyayabilir, eşyaları değiştirebilirsiniz ama hafızayı sıfırlayamıyorsunuz. “Başkalarının bıraktığı ev bize yuva olmaz” cümlesi biraz buradan geliyor.

Türkiye meselesi de benim için tam o çatlaktan içeri giriyor. Çünkü bu coğrafyada mülkiyetin tarihi aynı zamanda göçün, yerinden edilmenin, kaybolmanın ve el değiştiren hayatların tarihi. Ama filmde bunların hiçbirini tarih dersi hâline getirmek istemedim. Ailenin hikâyesini yeterince derine kazdığınızda zaten altında başka insanların hikâyeleri çıkıyor. Bir evin duvarını kazımak gibi; her katmanın altında başka bir boya var.

- Kuşaktan kuşağa aktarılan suçlardan kaçmak mümkün mü? Bu suçların kefareti ödenebilir mi?

Ben kuşaktan kuşağa suçun değil, suçun yarattığı dünyanın aktarıldığını düşünüyorum. Çocuk babasının suçunun faili değildir. Ama gözünü açtığında kendisini o suçun biçimlendirdiği bir evin, bir toprağın, bir ilişkinin içinde bulabilir. Biz geçmişi arkamızda bıraktığımızı düşünerek geleceğe doğru giderken, aslında arkamızda sürekli büyüyen ve bugüne yığılan bir enkaz bırakıyoruz. Sonraki kuşak da hayata temiz bir zeminde değil, o enkazın üzerinde başlıyor.

O yüzden benim için mesele “Babanın günahının bedelini çocuk öder mi?” değil. Çocuk, kendisine miras kalan dünyayla ne yapacak?  Suç ile sorumluluk arasında yapılan ayrım burada önemli geliyor bana. İşlemediğiniz bir suçtan dolayı suçlu olamazsınız. Ama o suçun sonuçları size kadar gelmişse, artık onunla nasıl ilişki kuracağınız konusunda bir sorumluluğunuz vardır.

Kefaret konusunda ise daha karamsarım. Çünkü kefaret kelimesinde sanki bir hesabı kapatma vaadi var: Bir bedel ödersiniz ve borç biter. Oysa bazı şeylerin bedeli ödenemez. Geçmiş matematik bilmiyor. Bir kötülükten bir iyilik çıkarıp sonucu sıfırlayamıyorsunuz.

- Dört kardeşin hikayesini izliyoruz ama odağımız Ceren’de, düğün de onun düğünü. Ceren (Demet Özdemir) ailenin ve erkek kardeşlerinin yükünü daha ağır çeken, daha ağır bedeller ödeyen bir karakter. Okul Tıraşı’nda hiç kadınsız bir hikaye anlattığınız için gelen eleştirileri yanıtladığınızı hatırlıyorum. Burada odağınıza bir kadını neden koymak istediniz?

Okul Tıraşı’na gelen o eleştirileri hatırlıyorum ama Ceren’i merkeze almamın onlara verilmiş bir cevap olduğunu söyleyemem. Zaten bir karakteri böyle bir ihtiyaçtan yola çıkarak yazmak bana çok doğru gelmiyor. Okul Tıraşı, erkek yatılı okulunda, neredeyse bütünüyle erkeklerden oluşan kapalı bir dünyanın hikâyesiydi.

Ceren biraz da kendisinden önce gelen kadınların mirasını taşıyor. Bu ailede kadınların hayatları tuhaf biçimde yarım kalıyor; ya genç ölüyorlar ya da bir noktada ortadan kayboluyorlar. Sanki hiçbirine kendi hikâyesini sonuna kadar yaşama, yaşlanma ve başka birine dönüşme fırsatı verilmiyor.

Benim için Ceren, kendisine önceden yazılmış bu kadere itiraz eden bir karakter. Aslında filmdeki kadınların ortak özelliği de bu. Üç kuşak boyunca kadınlar, kendilerine dayatılan hayatı aynı biçimde yaşamayı reddediyorlar. Ama bunu büyük sözlerle ya da açık bir isyanla yapmıyorlar. İtirazları çoğu zaman davranışlarında, bedenlerinde ve ortadan kayboluşlarında ortaya çıkıyor.

Makbule daha filmin başında eve girer girmez toprağı yemeye başlıyor. Ceren ise toplumun ondan beklediği kusursuz düğünü onlara vermiyor. Yasını da sevincini de başkalarının uygun gördüğü biçimde yaşamıyor. Son bölümde Ceren'in kızı Deniz bu itirazı daha da ileri taşıyor ve sonunda tamamen ortadan kayboluyor.

Bu yüzden Ceren'i yalnızca asi ya da başına buyruk bir kadın olarak görmüyorum. Onda çok güçlü bir özgürlük arzusu var ama aynı zamanda ait olduğu aileden, coğrafyadan ve geçmişten bütünüyle kopamıyor. Gitmek istiyor ama bağlarını koparamıyor; kalıyor ama kendisine biçilen hayatı da kabul etmiyor. Ceren'in temel gerilimi biraz burada.

Bu nedenle Ceren'in kendi bedeni üzerinde söz sahibi olma arzusu, karakterin özgürlük arzusundan ayrı düşünülemez. Başkalarının onun bedeni üzerinden neyin doğru, neyin yanlış, neyin namuslu, neyin kabul edilebilir olduğuna karar verdiği bir yerde, kendi bedeniyle ilgili en küçük karar bile kişisel olmaktan çıkıp politik bir anlam kazanıyor. Diğer taraftan filmde toprağı yiyen kadınları da buradan düşünüyorum. Onlar bunu yalnızca bir hastalık ya da batıl inanç olarak yaşamıyorlar. Konuşamadıkları ve değiştiremedikleri bir dünyanın içinde geliştirdikleri sessiz bir direniş biçimi bu. Ellerinden hayatları üzerinde söz söyleme hakkı alındığında, üzerinde hâlâ hüküm kurabilecekleri son yer olarak bedenleri kalıyor. Onlar da bedenlerini bir ifade alanına dönüştürüyorlar. Bu yüzden toprak yemek benim için yalnızca bir metafor değil; söze dönüşemeyen bir itirazın bedende ortaya çıkması.

- Okul Tıraşı’nın senaryosunu eşiniz Gülistan Acet ile birlikte yazmıştınız. Bu filmin de yapımcılarından biri. Yazıma da katkısı oldu mu?

Her aşamada birbirimizin fikrini alıyoruz. Gülistan’ın filmin her aşamasında çok büyük katkısı var. Ama Cinlerin Düğünü çok daha kişisel, tek bir hafızadan ve tek bir bakıştan çıkması gerektiğini düşündüğüm bir hikâyeydi. Bazı hikâyeler birlikte yazıldığında zenginleşiyor, bazılarıysa yalnız kalmayı gerektiriyor. Bu biraz öyle bir hikâyeydi. O yüzden senaryoyu yalnız yazmanın daha doğru olduğunu düşündüm.

- Filmin kurgusu 23 ay sürmüş. Bu çok uzun bir süre. Hele ki Türkiye gibi her şeyin hızlı değiştiği bir ülkede. Neden bu kadar uzun sürdü, ne kazandırdı filme bu uzun süreç?

Kurgunun ilk aylarında çektiğimiz filmi korumaya çalışıyordum; son aylarında ise filmin kendisini bulmaya başladım. İlk versiyon dört saatin üzerindeydi ve filmde çok az plan olmasına rağmen, bazen bir planı birkaç saniye kısaltmak bile bütün yapının ritmini değiştiriyordu. Dolayısıyla mesele filmi sadece kısaltmak değil, neyi kaybettiğimizde filmin hâlâ kendisi olarak kalacağını bulmaktı.

Yönetmen Ferit Karahan

- Oyuncu kadrosundan bahsedelim. Çok popüler ve genelde dizi yıldızı olarak tanıdığımız isimler var kadroda: Demet Özdemir, Kaan Yıldırım, İlhan Şen, Helin Kandemir…Nasıl oluşturdunuz kadroyu? Özellikle dünyada bir hayran kitlesine sahip isimlere mi yöneldiniz, yoksa başka kıstaslarla mı çalıştınız?

Ben oyuncu seçimi yaparken daha çok oyuncuda henüz kullanılmamış bir alan var mı diye bakıyorum. Bazen bir oyuncuyu yıllardır izliyorsunuz ama yüzünün, sesinin ya da bedeninin sinemada hiç karşılaşmadığınız başka bir tarafı olduğunu hissediyorsunuz. Benim için heyecan verici olan biraz bu. Bildiğim şeyi tekrar etmektense, oyuncuyla birlikte henüz bilmediğimiz bir şeyi bulmak. Demet’te de, Kaan’da da, İlhan’da da, Helin’de ve Sarp’ta beni çeken buydu. Bir oyuncuyu başka birine dönüştürmekten çok, onda zaten var olan ama kameranın henüz görmediği bir şeyi ortaya çıkarmak daha ilginç geliyor bana.

Dolayısıyla hayran kitleleri seçimimde bir ölçüt değildi. Hatta casting benim için biraz tersinden çalışıyor: Bir oyuncuyu milyonlarca insan tanıyor olabilir ama benim meselem, o yüzde hâlâ tanımadığımız ne kaldığı.

- Yan kadro da çok zengin: Hasibe Eren, Feride Çetin, Ushan Çakır, Mine Çayıroğlu, Baki Davrak…Onlarla bir araya gelme süreciniz nasıl oldu?

O kadar uzun sürdü ki onları seçmek. Çünkü filmin herhangi bir aşamasında yaptığınız bir hatayı bir şekilde düzeltebilirsiniz ama oyuncu seçiminde yaptığınız hata geri dönüşü en zor olanlardan biri. Oyuncu bir kez karakterin yüzü olduğunda artık filmi de onun üzerinden kurmaya başlıyorsunuz. O yüzden yan rollerde bile çok titiz ve uzun bir süreç geçirdik.

Evliya Aykan, Tuba Ünsal, Erol Baboğlu, Kubilay Çamlıdağ, Deniz Barut, Saygın Soysal, Hasibe Eren, Feride Çetin, Ushan Çakır, Mine Çayıroğlu, Baki Davrak’ın kabul etmesi ayrıca beni çok mutlu etti. Sanırım biraz senaryoya, biraz da önceki filmlerimden dolayı bana güvendiler. Üstelik bazı roller çok büyük değildi ama benim için hiçbir zaman küçük rol diye bir şey yok. Bir oyuncu filmde beş dakika görünür ama filmin hafızasında çok daha büyük bir yer kaplayabilir. O yüzden bu isimlerin o karakterlere ağırlık vermesi benim için çok kıymetliydi.

- Cinlerin Düğünü Toronto Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümüne seçildi. Bu yıl yarışmaya kabul edilmenin ayrı bir önemi var: Değişen Oscar kurallarıyla Platform Award’u kazanan İngilizce dışındaki bir film, kendi ülkesinin seçimine gerek kalmadan En iyi Uluslararası Film adayı olmak için başvurabiliyor. Ne düşündürüyor böyle bir seçkiye dahil edilmek?

Tabii ki çok mutluyuz. Öncelikle Cinlerin Düğünü, Türkiye’den Toronto’nun Platform Ana Yarışması’na seçilen ilk film. Bunun kendi başına önemli olduğunu düşünüyorum. Üstelik bu yıl değişen Oscar kurallarıyla birlikte yarışmanın başka bir anlamı daha var. Bütün bunlar filmin önünde yeni ihtimaller açıyor.

Ama benim festivallere bakışım aslında Okul Tıraşı zamanından beri çok değişmedi. Ben festivalleri bir amaçtan çok tramplen olarak görüyorum. Bir filmi festivale gitsin, ödül alsın diye yapmıyorum. Festival, filmin kendi sınırlarının dışına çıkmasını sağlayan bir yer. Orada başka seyircilerle, eleştirmenlerle, dağıtımcılarla karşılaşıyor ve sizin artık kontrol edemediğiniz yeni bir yolculuğa başlıyor. Benim için değerli olan da bu. Filmin mümkün olduğunca çok insana ulaşması.

- Oscar hayaliniz var mı?

Elbette Oscar hayalim var. Bunu saklamanın da bir anlamı yok. Bir yönetmen olarak filmlerimin ulaşabileceği en geniş yere ulaşmasını isterim. Oscar da bunun çok güçlü duraklarından biri. Ama Oscar’ı film yapmanın amacı hâline getirirseniz, bence ilişkiniz tersine dönüyor. Benim için Oscar bir hedef olabilir ama filmin nedeni olamaz.

- Cinlerin Düğünü’nün Oscar şansı olduğunu düşünüyor musunuz?

Şansı olduğunu düşünüyorum. Ama Oscar gibi bir yarışta çok fazla değişken var ve bunların önemli bir kısmı filmin kendisiyle ilgili değil. Ben filmin kendi yolunu açabilecek kadar güçlü olduğuna inanıyorum. Nereye kadar gideceğini ise biraz da bundan sonra kuracağı yolculuk belirleyecek.

- Cinlerin Düğünü üç bölümden oluşuyor: Melekler, cinler, zincirler. Sizce bizim ayağımıza bağlı en kalın zincir hangisi?

Bence en kalın zincir yüzleşememek. İnsan geçmişinden kaçtığını sanıyor ama yüzleşmediği her şey, hayatına başka bir biçimde geri dönüyor.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler