Başka bir gelecek: Çin mahalleleri, dünya vatandaşlığının eseri mi?

Başka bir gelecek: Çin mahalleleri, dünya vatandaşlığının eseri mi?

İnsan, bir ülkede yalnızca bugününü idare edebildiği için değil, yarının kurulmasında da payı olabileceğine inandığı için kalır. Orası, insanın doğup yetiştiği topraklardır; vatanıdır. Bu inanç zayıfladığında, başka bir yerde hayat kurma düşüncesi giderek daha makul görünmeye başlar

Başka bir gelecek: Çin mahalleleri, dünya vatandaşlığının eseri mi?

Çevremde giderek daha sık rastladığım bir eğilim var: Bazı insanlar ülkelerini hemen terk etmeden, hayatlarının kalan bir bölümünü, kısmen de olsa, ikinci bir ülkede kurmaya hazırlanıyor. 

Bu kişiler başka bir hayat mı arıyor, yoksa yaşadıkları ülkenin geleceğinden mi uzaklaşıyor? 

Yoğunlaşan bu arayış, bildiğimiz göç hikâyelerinden biraz farklı. 

İnsanlar bavullarını toplayıp gitmiyor. Önce bir ev alıyor, oturma izni araştırıyor, çocukları için başka bir eğitim sistemi düşünüyor, parasının bir bölümünü başka bir ülkeye taşıyor. 

Henüz yaşadığı yeri terk etmiyor; ama orada kurulu hayatın yanına başka bir hayat ihtimalini ekliyor. 

Sanki geleceği tek bir ülkeye emanet etmek artık fazla riskli görülüyor. 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında harap İtalya’dan ayrılanların yeni bir yaşam umuduyla başka ülkelere yerleşip kendi mahallelerini kurmaları, göçün bilinen örneklerinden biri. 

Özellikle New York gibi kentlerde oluşan İtalyan mahalleleri, insanların yeni bir ülkeye giderken eski hayatlarından ne kadarını yanlarında götürdüklerini de gösteriyordu. Dil, yemek, alışkanlıklar ve dayanışma biçimleri, yeni yerde yeniden kuruluyordu. 

Bugünkü arayışın farkı, insanın başka bir yere yerleşmeden önce orada yaşayabilme ihtimalini satın alması. 

Mesele, yalnızca başka bir yerde yeni bir hayat kurmak değil; gerektiğinde mevcut hayattan çıkabilme imkânını da önceden güvenceye almak. 

Bu, her zaman kendi ülkesini terk etme kararı anlamına gelmiyor. Bazen çocukların geleceği için bir seçenek yaratmak, bazen ekonomik birikimini korumak, bazen de şartlar iyice kötüleşirse ne yapılacağını önceden belirlemek olarak gündeme geliyor. 

Bir bakıma gitmeden gitmek demek bu.

Bu davranışın ardında yalnızca ekonomik hesaplar yok. 

Siyasete, kurumlara, eğitime, hukuka ya da toplumsal huzura ilişkin güvensizlik de endişe kaynağı olabiliyor. 

İnsan, bugün yaşadığı yerde hayatını sürdürebilir; ama çocuklarının yirmi yıl sonra nerede ve nasıl yaşayacağına ilişkin kararını başka bir yere bağlayabilir. 

Burada ekonomist ve sosyal bilimci Albert Otto Hirschman’ın 1970’te yayımlanan Exit, Voice, and Loyalty (Çıkış, Ses ve Sadakat) adlı kitabını anabiliriz. 

Hirschman, bir kurum ya da topluluk kötüye gitmeye başladığında insanların önünde üç tepki olduğunu söyler: Ayrılmak, sesini yükseltip değişim istemek ve bağlılığını sürdürmek. 

İnsan hem bulunduğu yerde rahatsız olduğu şeylerin değişmesi için çaba gösterebilir hem de başka bir yerde yaşama ihtimalini açık tutabilir. 

Ancak ayrılma imkânı güçlendikçe, insanın sorunları bulunduğu yerde çözmeye çalışma isteğinin nasıl etkilendiği sorusu da ortaya çıkar. 

Üstelik herkesin önünde aynı seçenekler bulunmuyor. 

Başka bir ülkede ev alabilmek, oturum izni elde etmek, parasını dışarıya taşıyabilmek ya da çocuklarını başka bir eğitim sistemine yerleştirmek, belirli bir ekonomik ve toplumsal imkân gerektiriyor. 

Birinin ihtiyatlı davranış olarak görülebilecek gelecek planları, bir başkası için erişilemez bir ayrıcalık. 

Bu yüzden söz konusu hareketliliği yalnızca dünya vatandaşlığı hevesinin gelişmesiyle açıklamak zor. 

Birden fazla ülkede yaşayabilmek, farklı toplumları tanımak ve sınırların ötesinde bağlar kurmak elbette değerli. 

Fakat hareket edebilme özgürlüğü ile dünyaya karşı sorumluluk duymak aynı şey değil. 

İnsanın başka bir ülkede ev sahibi olması, o ülkenin hayatına katıldığı ya da katılabileceği anlamına da gelmiyor. Oturduğunuz binada, “3 numarada oturanlar Türkmüş” diye vurgulanmanız pek nadir bir durum değildir. 

Belki de bu yüzden, orada yaşamaya hazırlananlar yerel toplumla ilişki kurmak yerine, tanıdıkları hayatın orada küçük bir kopyasını oluşturmayı tercih edebilirler. 

İtalyan mahalleleri bunun örnekleridir. Bir yerde bulunmakla oraya katılmak arasındaki mesafe, pasaportlarla ya da mülklerle kapanmıyor. 

“Çin mahalleleri” derken bu çelişkiye ironik olarak işaret etmek istedim. 

Başka bir ülkede yaşarken kendi alışkanlıklarının, dilinin ve çevresinin içinde kalabilmek, insana güven duygusu verebilir. 

Ama yeni bir yere yerleşmenin anlamı yalnızca eski hayatın daha güvenli bir kopyasını kurmaksa, sınır geçilmiş olsa bile insanın dünyası pek genişlemeyebilir. 

Yine de bu arayışı kişisel bir kusur gibi görmek haksızlık olur. 

İnsanların çocuklarını, birikimlerini ve hayatlarını korumak istemeleri anlaşılır kaygılar. 

Asıl soru şu: Bu kadar insan, geleceğini tek bir yerde kurmak konusunda neden tereddüt ediyor? 

İnsan, bir ülkede yalnızca bugününü idare edebildiği için değil, yarının kurulmasında da payı olabileceğine inandığı için kalır. Orası, insanın doğup yetiştiği topraklardır; vatanıdır. 

Bu inanç zayıfladığında, başka bir yerde hayat kurma düşüncesi giderek daha makul görünmeye başlar. 

İlk bakışta bireysel bir tedbir gibi duran bu davranışların toplumsal bir anlamı da var. 

İnsanların bir bölümü geleceğini başka yerlere dağıtırken geride kalan ülkede ne değişiyor? Geleceğini başka bir yerde güvenceye alma imkânına sahip olanlarla olmayanlar arasındaki mesafe daha da büyüyor mu? 

Bir sonraki yazıda, geleceği güvenceye alma arayışının nasıl bir pazara dönüştüğüne ve kaygının bu pazardaki yerine bakmak gerekiyor.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler