İnsanlar, karşısındakine haksızlık ettiğinden önce, kendisine haksızlık edildiğini düşünüyor.
Bir şey yaşandığında önce kendisine ne yapıldığını anlatıyor.
Sonra neden öyle davrandığını, hangi şartlarda kaldığını, neler yaşadığını.
Bütün bunlar anlatılırken karşısındakinin ne yaşadığı giderek geride kalıyor.
Davranışlarını dengeleyen “insaf duygusunu” kaybetti çoğu insan.
“İnsafsızlık” her zaman kötülükten değil, bazan insanın kendisini haklı görme ihtiyacından doğuyor.
Bu tuhaf bir ihtiyaç.
Kendi payını küçültüyor, karşısındakinin payını büyütüyor.
Ama gerçek değişmiyor.
Yalnızca kişinin “gerçekle arasındaki mesafe” değişiyor.
İnsafın bir maliyeti var çünkü:
İnsan, olanda kendi payını görürse rahatı kaçıyor.
Haksızlık ettiğini kabul ederse, kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi bozması gerekiyor.
Bazen özür dilemesi, bazen geri adım atması, bazen de haklı olduğu bir yerde bile karşısındaki insanın hayatına yer açması gerekiyor.
Bunların hiçbiri insana hemen bir kazanç sağlamıyor.
Eskiden insan kendisini “hayatın içinde bir kişi” olarak görüyordu.
Şimdi hayatı “kendisinin etrafında kurulmuş bir şey” olarak görmeye daha yatkın.
‘Kendi’ duygusu, ‘kendi’ zamanı, ‘kendi’ sınırları, ‘’kendi’ işi-gücü, ‘kendi’ hikâyesi ölçü haline geliyor.
Karşısındaki insan da giderek ‘kendi hayatındaki biri’ rolüne dönüşüyor.
Arkadaş, eş, dost, meslektaş, çocuk, anne, baba…
Hepsi “benim” diye tanımlı;
hatta gittiği yerler bile:
“Benim şehrim”!
Sonra bütün sorular da aynı yere çıkıyor:
‘Bana’ ne yaptı?
‘Beni’ nasıl hissettirdi?
‘Ben’ bundan ne aldım?
Bu kez de durmadan “ben”!
Ötekinin hayatı bir kez daha, “ben’in hikâyesindeki yerinden” ibaret kalıyor.
Reşat Nuri’nin “Acımak” romanındaki Zehra’da bu mesele biraz daha görünür oluyor sanıyorum.
Zehra kötü bir insan değildir. Kimseye bile bile kötülük etmek istemez.
Ama insanları sürekli ona yaptıklarıyla ölçer.
Kendine göre bir yanlış gördüğünde, o yanlışın arkasındaki hayatı merak etmeye ihtiyaç duymaz.
Hüküm vermek kolaydır.
O da bundan kaçınmaz.
Çünkü hüküm, insanı karşısındakinin hayatını derinde anlamaya çalışmanın yükünden kurtarır.
Zehra’nın ilk bakışta yaptığı şey, yalnızca babasını yanlış değerlendirmek değildir; kendi geçmişini açıklayabilmek için babası hakkında kesin bir hikâye kurmasıdır.
Babasından kalan Hatıra Defteri o takıntılı hikâyeyi bozar.
Ama Zehra’nın babasıyla ilgili öğrendiği gerçekler geçmişi değiştirmez. Yanlışlar doğruya dönüşmez.
Ama Zehra ilk kez, “bir insanın yaptığı bir yanlışla o insanın tamamının aynı şey olmadığını” görür.
Belki “utanmak” burada başlıyor.
İnsan yalnızca başkasının kendisi hakkında ne düşüneceğinden utanmıyor, ki bu daha çok mahçup olabilmektir, kendi hükmünün ne kadar eksik olduğunu fark ettiğinde de utanıyor.
Ya da utanmalı.
Çünkü o anda karşısındaki insanı değil, “kendi bakışının darlığını” görür.
Bugün bir cümle, bir davranış, bir mesaj, bir fotoğraf bile bir insan hakkında hüküm vermek için yeterliymiş gibi geliyor.
Eksik yerleri kendi zihnimiz seçtiği bütüne uygun dolduruyor.
Sonra “gerçek insanın yerine”, “zihnimizde oluşturduğumuz kişiyle” konuşuyoruz.
İnsan düşünmeyi bırakmıyor aslında.
Ama kendi davranışını açıklıyor, karşısındakinin davranışını yorumluyor, nedenlerini sıralıyor. Bütün bunları yaparken kendini düşüncenin dışında bırakabiliyor.
“Mindlessness”ın esası burada.
İnsan zihnini kullanıyor ama kendisini düşüncesinin karşısına koymuyor.
“Ne yaptığını” düşünmekten çok, “neden haklı olduğunu” düşünüyor.
Karşısındakinin ne yaşadığını anlamaktan çok, kendisine ne yapıldığını anlatıyor.
Böylece düşünmek, “gerçeği anlamanın” değil,
“kendini haklı çıkarmanın” aracına dönüşebiliyor.
Kendi davranışını düşüncenin dışında bıraktığında, “utanacağı şey” de giderek görünmez oluyor.
Oysa insan bazen yaptıklarından değil, yaptığı şeyi “kendisine anlatış” biçiminden de utanabilir.
Kimsenin bilmediği şeyi insanın kendisi bilir çünkü.
Söylediği sözün fazlasını, yaptığı haksızlığı, sevdiği bir insanın yüzünde fark ettiği yüzüne söylenmemiş bir kırılmayı, kendinin bildiği vaktiyle ona düşenleri yapmayışları, onların verdiği içindeki huzursuzluğu ve neyi neyle örtmeye çalıştığını.
Başka türlü, bir park yeri tartışması bile insafsızca birini öldürme hırsına vardırılmaz çünkü.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


