“İnsanın, doğası hakkında bilmediği çok fazla şey vardı”

“İnsanın, doğası hakkında bilmediği çok fazla şey vardı”

İnsan kendisini iyi sanıyorsa, kötülüğün kendisine benzeyen biçimlerini tanımakta zorlanabilir. Bunu gösteren filmleri bile izlemek istemez. Bunu gördüm. Belki de hakikate yaklaşmanın ilk şartı, kendi iyiliğimizden biraz kuşku duymaktır.

“İnsanın, doğası hakkında bilmediği çok fazla şey vardı”

Çok yakında okuduğum bir yazıda, benim için bütün metnin önüne geçen bu cümleye takıldım.

Ross Douthat adlı bir gazeteci The New York Times’daki son köşe yazısında, on yedi yıllık yazarlık hayatına bir ders çıkarmak istiyorcasına bakıyor. Obama döneminin “seçkinci uzlaşısına” karşı çıkışını, sonra bu uzlaşının çatlamasını, onun karşısına çıkan “popülizmin” de kendi karanlık yüzünü göstermesini anlatıyordu.

Fakat yazıyı benim için ilginç kılan, hangi tarafın haklı olduğunu söylemesi değildi.

Artık hangi tarafın haklı olduğundan emin olmadığını söylemesiydi.

On yedi yıl önce karşısında belirgin bir “hasım” varmış. Eleştirilmesi gereken bir dünya görüşü, yanlış olduğunu düşündüğü bir siyasal akıl ve buna karşı savunulacak kendi doğruları…

Zaman geçtikçe bazı öngörülerinin gerçekleştiğini görüyor. Ama buradan, “Demek ki ben haklıydım” sonucuna varmıyor.

Tam tersine, daha rahatsız edici bir yere geliyor:

Bir tarafın yanıldığını görmek, karşı tarafın haklı olduğunu kanıtlamıyor.

Popülizm, eleştirdiği elitizmin panzehiri olmak yerine kendi kötülüklerini üretebiliyor.

Eski merkez yeniden iktidara geldiğinde eski hatalarından kurtulamıyor.

Teknoloji, yapay zekâ ve değişen dünya ise kimin iyi, kimin kötü olduğuna dair hazır hükümleri daha da kullanışsız hale getirdi.

Bu da Douthat’ı köşe yazarının alışılmış konforundan uzaklaştırıyor.

Hüküm vermekten önce soru sormayı seçiyor. İyi edebiyatçılardan öğrendiğimiz de süren budur.

Belki de yazının asıl meselesi burada.

Çünkü insanın kendini iyi tarafta görmesi, hakikati gördüğü anlamına gelmiyor.

Hatta bazen tam tersine, hakikati görmesinin önündeki en büyük engel kendine soru sormamak, kendini sorgulamaktan kaçmak olabilir.

Kendimizi iyi sandığımızda, yaptıklarımızı niyetlerimizle açıklamaya başlarız.

Kendi tarafımızın yanlışlarını “istisna”, karşı tarafın yanlışlarını ise karakterinin kanıtı sayarız.

Kendi kötülüğümüzü koşullara, başkasının kötülüğünü ise kişiliğine bağlarız.

Böylece “sanı”, hakikatin yerini alır.

İyi niyet de burada kurtarıcı değildir.

İyi niyet, gerçeği görmek için yeter mi?

Bence yetmez.

Çünkü iyi niyet, insanın kendisi hakkında sahip olduğu kanaattir; hakikat ise çoğu zaman bu kanaati rahatsız eden şeydir.

Üstelik insan yalnızca kendi niyetlerinden ibaret değil. Beraber olduklarının, yaşadığı düzenin, alışkanlıkların, çıkarların, korkuların ve konforların da taşıyıcısıdır.

Bu yüzden daha zor bir soru ortaya çıkıyor:

Sisteme entegre olmuş bir hayat, kendi ürettiği ya da meşrulaştırdığı kötülükler konusunda ne kadar gerçekçi olabilir?

İnsan kendisini iyi sanıyorsa, kötülüğün kendisine benzeyen biçimlerini tanımakta zorlanabilir. Bunu gösteren filmleri bile izlemek istemez. Bunu gördüm.

Belki de hakikate yaklaşmanın ilk şartı, kendi iyiliğimizden biraz kuşku duymaktır.

Douthat’ın yazısında beni düşündüren de tam olarak bu.

On yedi yılın sonunda daha güçlü bir kesinliğe değil, daha büyük bir tereddüde ulaşmış olması.

“İyi adamlar kim, kötü adamlar kim, artık emin değilim.”

Bu cümle bir yenilgi değil.

Belki de düşünmenin başladığı yer.

Çünkü insan bazen hakikati bulduğu için değil, kendisi hakkında bildiğini sandığı şeylerden şüphe etmeye başladığı için gerçeğe yaklaşır.

Ve belki kötülük konusunda gerçekçi olmanın ilk şartı da budur.

 

İlgili İçerikler