Kargadan başka kuşlar

Kargadan başka kuşlar

Belki yaşanabilir bir dünya dediğimiz şey, önce böyle basit bir şeydir. Başka bir canlının nerede yaşadığını bilmek. Nereye döndüğünü bilmek. Ve dönebilmesi için orayı korumak. Kargadan başka kuş tanımadan yaşamanın da bir sonu olmalı. Bence o sona enikonu yakınız. Sığınacak yer bulmaya çalışıyor şimdi kuşlar

Kargadan başka kuşlar

Çoğu 1850’ler–1870’ler arasında inşa edilmiş Haussmann apartmanları, Paris’i “kalıcılık” ilkesi üzerine geliştirme arzusunun simgeleridir.

Bu apartmanların neredeyse birörnek dış cephelerine görünüşlerini bozacak gelişigüzel soğutma cihazları konulmaması da şehrin “kendini koruma” ilkelerinden biri olarak bilinir.

Yalnız, Paris’in bu ilkesi, geçtiğimiz yaz iklim değişikliğinin olumsuz etkileriyle birden çok artan “insanların kendini koruma” ihtiyacıyla bir kriz denilebilecek kapsamda çelişti.

Zaten genel olarak da “kalıcılık” meselesinin üzerine yeniden düşünmenin gerektiği bir zamandan geçtiğimiz aşikârdı.

Haussmann apartmanları bu meselenin güçlü bir örneğidir.

O şehir yalnızca eski binaları korumuyor; kendisini zamana karşı nasıl taşıyacağını da korumaya çalışıyor.

Cepheye rastgele klima takılmaması bu yüzden yalnızca estetik bir tercih değil.

Şehrin hafızası, görünüşü ve sürekliliği birlikte düşünülüyor.

Bunlar, hemen bütün memleket, özellikle de İstanbul bizi tarumar eden bir humma olarak tanımlanabilecek, kimliksiz bir yenileşme sevdasından muzdaripken, biraz ilgilensek bize de hayrı olabilecek şeyler.

Ama bugün başka bir soru daha ortaya çıkıyor:

Bir şehri geçmişine sadık kalarak korumak, değişen iklime karşı onu korumaya yetiyor mu?

Çünkü 19. yüzyılın Paris’i için “kalıcılık”, taş cephelerin yüzlerce yıl ayakta kalmasıydı.

Bugünün Paris’i için kalıcılık, belki de o cephelerin arkasında yaşayan insanların sıcaklık karşısında hayatta kalabilmesi anlamına geliyor.

Burada tedirgin edici bir yeni durum ortaya çıkıyor:

Şehirleri geçmişten korumakla, geleceğe hazırlamak aynı şey olmayabilir.

Başka ciddi değişmelerin yanı sıra sıcaklık konusu da yaşama aman vermeyen bir kerteye doğru hızla yükseliyor.

Bu yüzden ısı 40 dereceyi geçtiğinde yalnızca insanlar değil, şehirlerin eski günleri de sınanıyor.

Sistem, binaların cephelerine takılan dış ünitesiz yeni tip soğutma cihazlarının peşinde harıl harıl çalışmaya başladı bile.

Önümüzdeki yaz mevcutlar çöpe, yeniler onların yerine. Sözün ettiğim “yeni merakıyla” yaklaşan bu yeniliğe ayak uydurmakta geç kalmayacağımızdan eminim.

Sıcaklık, insanın alıştığı, varlığını içinde sürdürebildiği sınırların dışına çıkıyor.

Ona yol açanları azaltmak yerine artıracak iş alanlarına yer açılıyor hep olduğu gibi.

Bir kez daha, yanlışın üzerine kurulacak doğru aranıyor.

Ama 40 dereceyi geçen sıcaklık yalnızca insanı değil, su yeterliliğinden sağlık hizmetlerine kadar yaşamın bütününü zorluyor.

Özellikle yaşlılar için hayat daha zor hale geliyor.

“Yaşlısı olmayan bir insanlık” birilerinin hesabıysa, buna “insanca” diyebilir miyiz?

Avrupa’da bu yaz yaşanan sıcak hava dalgaları nedeniyle en az 35 bin fazla ölüm kayda geçti.

Fransa’da 17 Haziran ile 2 Temmuz arasındaki sıcak hava dalgasında 5.764 fazla ölüm olduğu tahmin edildi. Bunların yaklaşık üçte ikisi 75 yaş üzerindekilerdi.

Tuhaf bir şekilde, bir süre sonra bu rakamlara alışıyoruz.

35 bin.

5.764.

Oysa her birinin arkasında bir insan hayatı var.

Paris’te sıcaklık 40,1 dereceyi gösterirken, cenaze hizmeti verenlerin soğuk odalarında yer kalmadığı haberleri vardı.

Sıcak hava artık yalnızca meteorolojik bir bilgi olmaktan çıktı. Hayatın nasıl sürdürülebileceğini belirleyen bir ana etmene dönüştü.

Aynı şey doğada da gözler önünde.

Türkiye’de göller büyük bir hızla kuruyor.

BBC’nin çok yeni bir haberinde, bu ülkedeki 240 gölden 186’sının kuruduğu belirtiliyordu.

Göl çekildiğinde yalnızca su eksilmiyor.

Kıyı değişiyor, sazlıklar azalıyor, balıkların yaşam alanları daralıyor.

Kuşların konacağı yerler de böyle, birer birer ortadan kalkıyor.

Ardahan’ın Çıldır ilçesinde, Türkiye ile Gürcistan sınırındaki Aktaş Gölü bu açıdan dikkat çekici bir yer.

Türkiye’de ak pelikan ile tepeli pelikanın birlikte ürediği bilinen nadir sulak alanlardan biri orası.

Kuşlar hâlâ oraya geliyor, çünkü orada yaşamlarını sürdürebilecekleri bir alan -henüz- bulabiliyorlar.

İnsanlar bundan sonrası için ne yapacağını düşünebiliyor.

Evini değiştirebiliyor, klima taktırabiliyor, daha serin bir yere kaçıyor.

Paris’i yönetenler bile Haussmann apartmanlarıyla ilgili yönetmelikleri yeniden düşünmek zorunda kalabilir.

Dünyanın devam edilemeyecek kadar kötüleşeceğini düşünüyorlarsa, bu noktaya gelişteki veballerini birer yavuz hırsız gibi unutup kendilerine yer altında binlerce metrekarelik sığınaklar yapan oligarklar da var.

Geçen hafta Venedik Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan Florian Zeller’in Bunker filmi bu düşüncenin etrafında dolaşıyor.

Bir mimar, bir teknoloji milyarderi için dünyanın geri kalanından korunabileceği bir sığınak tasarlıyor.

İnsanın hayal gücünün “imkân” diye bulabildiği şey, bazen işte bu kadar manasız.

Kuşların böyle bir imkânı yok.

Onların sığınağı göl.

Göl kuruduğunda başka bir yere gitmeleri, eğer kalmışsa, kaçınılmaz olacak.

“Kalmışsa” sarkastik ifadesini “karamsar bir evham” sayıp geçebilir isteyen.

Ama 26 Ağustos daha dündü.

Himalayalar’da 5.200 metre yükseklikten koparak 1.200 metre düşey mesafe kat eden, tasavvur ötesi büyüklükteki buz ve kaya kütlesi bir vadiye ulaştı; eriyerek önüne geleni sürükledi, yolları, köprüleri ve evleri yok etti.

İnsanlar kaçmaya çalıştı. Bazıları kurtuldu, bazıları günlerce arandı.

O kütlenin milyonlarca metreküp olduğu belirtiliyor.

Bütün bunlar ayrı bir dünyada olmuyor.

Bir yerde insanlar sıcaklıktan ölüyor, başka bir yerde göller kuruyor, başka bir yerde dağlar kopuyor.

Aynı sırada savaşlar sürüyor, silahlar satılıyor, petrol fiyatları izleniyor.

‘Piyasalarda’ bütün bu hareketliliğin içinden dağ parçası kadar büyük, kuruyan göl kadar geniş bir kazanç koparmaya çalışanlar olduğu da biliniyor.

Sineğin yağı bile birilerinin ekmek kapısıdır, başkasının zararına “fırsat” diyenler az sayılmaz.

Haberlerde izliyoruz bunları.

Kimini bir Hollywood filmi gibi.

Bir süre konuşuyoruz.

Sonra başka bir habere geçiyoruz.

Belki asıl sorun da burada.

Dünyanın başına gelenleri birbirinden ve kendimizden ayrı olaylar gibi, film gibi seyrediyoruz.

Sanki ne bunların nedeni insan ne de sonucu doğrudan hayatlarımız.

Sıcak hava başka bir haber, kuraklık başka bir haber, savaş başka bir haber, göç eden kuşlar başka bir haber.

Oysa hepsi aynı dünyanın içinde oluyor.

O dünya bizim ısrarlı yaşam tarzımızla değişti ve durmak, doymak bilmezliklerle değişmeye devam ediyor.

Ağustos 2026’nın kayıtlardaki en sıcak Ağustos olması da bu nedenle yalnızca bir sıcaklık rekoru değil.

Önümüzdeki yıllarda nasıl bir dünyada yaşayacağımızla ilgili bir işaret fişeği.

Çocukları geleceğe hazırlarken o fişeği görmeliyiz.

Gelecek kuşakların bir yangına su taşımaya devam edecekler olarak yetişmediklerine inanmak istiyor insan.

Fakat yaygın yaşam tarzını muteber bulanlar ve kendine yakıştıranlar, kendi elleriyle sistemin içine tıktıkları çocuklarının attığı çığlıkları işitmez görünüyor.

Oysa onlara daha iyi bir hayat bırakmak istediğimiz de söyleniyor.

Ama bu bakışla, o geleceğin içinde başka canlıların yaşayabileceği yerleri bırakıp bırakmadığımızı düşünmeliyiz.

Bursa’da Uluabat Gölü kıyısındaki Eskikaraağaç Leylek Köyü’nde Adem Yılmaz ile Yaren arasındaki hikâye bu yüzden önemli.

Yaren bir leylek. Hepimiz duyduk.

Her bahar geliyor.

Adem Yılmaz onu bekliyor.

Yıllardır birbirlerini tanıyorlar.

Yaz bitince Yaren, eşi Nazlı ile birlikte Afrika’ya göç ediyor.

Sonra yeniden dönüyor.

Bu kadar basit.

Bir kuş geliyor.

Bir insan onu bekliyor.

Birbirlerini tanıyorlar.

Belki yaşanabilir bir dünya dediğimiz şey, önce böyle basit bir şeydir.

Başka bir canlının nerede yaşadığını bilmek.

Nereye döndüğünü bilmek.

Ve dönebilmesi için orayı korumak.

Kargadan başka kuş tanımadan yaşamanın da bir sonu olmalı.

Bence o sona enikonu yakınız.

Sığınacak yer bulmaya çalışıyor şimdi kuşlar.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler