İnsan, kendisi hakkında düşünülenleri bilmeyince rahat ediyor.
Kulaklarını tıkarsa, kendi hikâyesini kendi bildiği gibi sürdürüyor.
Neyi neden yaptığını biliyor aslında; niyetlerini hatırlıyor, gerektiğinde kendisini savunacak bir neden buluyor.
Kendisinin de bildiği eksiklerini ise, başka bir çerçeveye yerleştiriyor.
Başkalarının gördüğü kişiyle kendi gördüğü kişi arasındaki fark böylece sisli kalıyor.
Psikolojide bunun bir karşılığı var: self-serving bias.
Türkçe adıyla, “kendine hizmet eden önyargı” veya “kendini kayırma yanlılığı.”
İnsanların beğendiklerini kendi kişisel özelliklerine ve yeteneklerine bağlarken, başarısızlıklarını veya beğenmediklerini dışsal, çevresel faktörlere yükleme eğilimi bu.
İyi sonuçları kendi payı olarak görüyor; başkalarının ona katkılarını yokmuş sayılabilecek kertede görmezden geliyor.
O başkaları kötü durumlarla hatırlanıyor.
Daha ilginç olan ise başka bir eğilim: bias blind spot.
“Kör nokta yargısı” bir kişinin başkasının önyargısını fark ederken, kendiyle ilgili kendi yargılarının da aynı biçimde yanlı olabileceğini görmek istememesi.
Başkası kibirlidir; kendisi özgüvenlidir.
Başkası çıkarını düşünüyordur; kendisi hayatın şartlarını gözetiyordur…
Bu fark, zamanla bir hayat görüşüne dönüşebiliyor.
Böyle insanlar çok çevrede.
‘Başarı çetelesine’ dönmüş hayatlarda benmerkezci eğilimler bu durumu aralıksız körüklüyor.
Bugünün dünyasında mesele yalnızca kişisel ilişkilerle sınırlı da değil.
İnsan savaşlardan, eşitsizlikten, yoksulluktan, çevrenin tahribinden, tüketimin ölçüsüzlüğünden söz ediyor.
Rahatsız oluyor.
Hatta sanki suçluluk duyuyor.
Sonra kendi hayatına dönüyor.
“Dünyanın bütün çelişkilerini” gündelik hayatın “küçük gerekçeleri” içinde eritiyor.
Konfor ‘ihtiyaç’ oluyor.
Tüketim ‘alışkanlık’ oluyor.
Ayrıcalık ‘hak edilmiş bir hayat’ oluyor.
“Ben ne yapabilirim?” sorusu, bunlar üzerine kurulmuş bir hayatın düzenini fazla bozmadan, aynı zamanda vicdanı yerinde tutmanın yolu.
Burada açık bir ikiyüzlülükten söz etmek kolay değil.
İnsan gerçekten rahatsız olabiliyor.
Gerçekten üzülüyor.
Gerçekten suçluluk duyuyor.
Ama suçluluk ile sorumluluk aynı şey değil.
Suçluluk insanın içinde kalabiliyor.
Sorumluluk ise, hayatına, konforuna, alışkanlıklarına dokunuyor.
Belki çağımızın tuhaf ahlâki rahatlıklarından biri burada ortaya çıkıyor:
İnsan karşı çıktığı dünyanın içinde yaşamaya devam ederken, karşı çıkıyor olmasını da kendi ahlâki kimliğinin kanıtı sayabiliyor.
Ama artık “Ben masumum” denmiyor.
“Ben de bunun farkındayım” demek yetiyor.
Farkındalık bazen değişimin başlangıcı; bazen de değişmeden kalmanın en rafine biçimi oluyor.
Bunun gündelik hayattaki karşılığını sosyal medyanın küçük gösterilerinde görmek mümkün.
Sürekli gönderilen ve kendine hayran, hafif narsistik bir ifadeyle gülümsenilmiş selfie’ler.
Yaptığından memnuniyetin sık sık aktarılması.
Bir gezinin, yemeğin, buluşmanın yalnızca yaşanmayıp, göze sokarcasına gösterilmesindeki ihtiyaç.
Bunların hiçbirinde tek başına bir tuhaflık elbette yok.
İnsan mutlu olduğunda bunu paylaşabilir.
Yaptığı işten gurur duyabilir.
Mesele, hayatın neredeyse kesintisiz bir memnuniyet akışına dönüşmesinde başlıyor.
İnsan sanki kendi hayatının editörü.
Kendi hizmetinde tam zamanlı bir yayıncı gibi çalışıyor.
Kötü ışığı siliyor. Tereddüdü kadrajın dışında bırakıyor. Başarısızlığı fazla anlatmıyor. Kırgınlığın fotoğrafı olmuyor.
Ortaya yaşanan hayattan çok, yaşanmak istenen hayatın görüntüsü çıkıyor.
Sosyal medya burada yalnızca başkalarının hayatlarına bakmayı öğretmiyor.
Kendi hayatımızın nasıl bir “görüntü” olması gerektiğini de öğretiyor.
Memnuniyet gösteriliyor.
Başarı gösteriliyor.
İyi ilişkiler gösteriliyor.
İyi hissetmek bile gösterilebilir, en basit olarak lafla tekrarlanır hâle geliyor.
İnsan kendisini gösteriyor, karşılığını alıyor ve sonra kendisini o görüntü üzerinden yeniden tanıyor.
Bir tür feed back- geri besleme.
“Benlik duygusu” dışarıya gösterildikçe içeride de sağlamlaşıyor.
Eleştiri geldiğinde ise çoğu zaman başka bir hikâye devreye giriyor:
“Beni anlamıyor.”
“Beni kıskanıyorlar.”
“Benim hayatımı bilmiyor.”
Böylece eleştiri, benlik duygusuna ulaşmadan geri dönüyor.
Dunning’in öz-değerlendirme araştırmalarının (Dunning-Kruger Etkisi: En Beceriksizler Neden Kendilerini En Emin Hisseder?) gösterdiği daha genel gerçek de burada önem kazanıyor:
İnsan kendi yeterliliğini değerlendirirken yalnızca yanılmıyor; bazen yanıldığını fark edecek bilgiye de sahip olmuyor.
Oysa öz eleştiri yalnızca ahlâki bir meziyet değil, aynı zamanda bir alçakgönüllülük meselesi.
Kendim hakkında bildiklerimin, kendim hakkında bilmediklerimden daha fazla olduğunu varsaymamak.
Belki başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğünü bilmek huzurumuzu bozuyor.
Yıllardır sürdürdüğümüz hikâyeye, tekerleğe sokulmuş bir çomak gibi, dışarıdan bir cümle giriyor.
İnsan o cümleyi sevmiyor.
Ama bazen insanın kendisi hakkında duyabileceği en değerli şey, duymak istemediği o şey oluyor.
Çünkü yanlış kurulmuş bir benlik duygusu insanı yalnızca kendisinden korumuyor.
Kendisini görmesinden de koruyor.
Ve öz eleştiriden yoksun hayatların huzuru belki tam olarak burada başlıyor:
Kendini affetmekte değil, kendini yeterince sorgulamamakta.
İsterse “Batmaz II” bile koyabilir teknesinin veya firmasının adını bir kişi, aşırı bir özgüvenle.
Ama hemen aklımızdan geçecek “Birinciye ne olmuş ki !?” eğlenceli sorusu da bu yazının özeti olur.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


