Türk musikisinde bir makamdan bir başkasına birden geçilmez.
Önce kulaklar o geçişe hazırlanır.
Taksim biraz da bunun içindir. Nereye gideceğini söylemeden, dinleyeni başka bir makama hazırlar.
Günlük konuşmalarda bunu hatırlatan bir tuhaflık yaşıyoruz.
Biri bir şey söylüyor, karşısındaki bir anda “başka bir makama” geçiyor.
Ama ne bir ara geçiş var, ne bir hazırlık.
Sanki hâlâ aynı şeyi konuşuluyormuş gibi bir görüntü, o kadar.
Ama öyle oluş bir gerçek değil. Bu en azından bir diyalog değil.
İnsanın “söyleneni anlamamasıyla”, “anlamazdan gelmesi” arasında büyük bir fark var.
Hayatlarımızda gittikçe yaygınlaşan ikincisi, bana göre, iyiliğe doğru ilerlemenin önünde kötü bir barikat oluşturuyor.
Bu yüzden “karşındaki seni anlamıyor” demek, olanı yanlış anlatmak, sorunu eksik görmek olabilir.
Çünkü korkum o ki, anlamazdan gelmek bazılarının gerçekteki niyeti.
Bir şey söylüyorsunuz, o konuşmayı bambaşka bir şeyle sürdürmeye çalışıyor.
Çünkü konuyu kapatmak, sizi başka bir yere çekmek istiyor.
Siz düşünceyi bir yerden tutuyorsunuz, o başka bir yere geçiyor.
Yeniden söylüyorsunuz, yine başka bir şey anlatıyor.
Bir süre sonra bunun bir “iletişim sorunu” olmadığını, bir “sorunlu kişilik sendromu” olduğunu fark ediyorsunuz.
Belki insan bazen anlamadığı için değil, anladığı şeyin gereğini yapmak istemediği için başka şeyler konuşuyor.
Bir şey açıkça söyleniyor, birkaç cümle sonra konu çoktan başka yere taşınmış oluyor.
Konuşma sürüyor.
Ama asıl konuşulmak istenen şey ortada kalıyor.
“Niyet”, bir şeylerin üstünü örtmek, onları geçiştirmek olduğunda, bu en çok yardıma, anlaşılmaya ihtiyacı olanları zedeliyor.
Çünkü iletişim bir insan ihtiyacıdır.
Paul Grice’ın konuşma üzerine geliştirdiği yaklaşımın basit bir tarafı var:
Konuşurken karşımızdakinin söylediklerinin konuya uygun, yeterli ve anlaşılır olmasını bekliyoruz. İyi niyet budur.
Konuşmanın görünmez düzeni biraz da bunun üzerine kuruluyor.
Grice’ın “işbirliği ilkesi” ve özellikle “ilgi” kuralı, bir cevabın içinde bulunduğu konuşmayla ilişkili olmasını beklediğimizi anlatıyor.
Kırıcı olmak istenmediğinde, bunu çok açık söylemekten kaçınmak anlaşılabilir.
Ama bunun karşılığı başka bir şey oluyor: Anladığını açık etmemek.
Burada nezaket ile sorumluluktan kaçış birbirine karışıyor.
Yakın tarihli iletişim çalışmalarında bunun daha özel bir biçimi “stratejik belirsizlik” kavramıyla ele alınıyor.
2025 tarihli bir iletişim teorisi makalesi, belirsizliğin her zaman bir “iletişim kusuru” olmadığını; birden fazla makul yoruma izin veren dilin bazı durumlarda konuşulan kişiye avantaj sağlayabileceğini söylüyor.
Günlük hayatta bunu daha basit biçimde görüyoruz.
İnsan, cevap vermek istemediği soruya cevap vermeyebilir.
Ama bunu açıkça söylemek yerine konuşmayı başka yere götürür. Buna “iyi niyet” diyemeyiz.
Böylece ne söylediğini inkâr etmiş oluyor kişi, ne de sorulan şeye cevap veriyor.
Kurnazlığı, suniliği seçiyor.
Ama konuşma devam ediyor.
Fakat asıl mesele ortada kalıyor.
Hannah Arendt’in Adolf Eichmann üzerine düşünürken dikkatini çeken şeylerden biri de hazır kalıplara ve klişelere sığınma meselesiydi.
Arendt bunu yalnızca “kötü bir konuşma alışkanlığı” olarak görmüyor.
İnsanın kendi başına düşünme ve “bir duruma başkasının gözünden bakma” kapasitesiyle ilişkilendiriyor.
Belki buradan bizim gündelik konuşmalarımıza kadar uzanan bir çizgi var.
Klişe cümleler bazen insanı düşünme zahmetinden kurtarıyor.
Hazır cevaplar, hazır kanaatler, hazır açıklamalar…
Bunlar insanın önündeki gerçeğe yeniden bakmasına gerek bırakmıyor.
“Anlıyorum” deniyor da, “anlaşılan şey ne?"
Çünkü ancak gerçekten bakarsanız, anlayabilirsiniz ki “bir şey söylemeniz” değil, “bir şey yapmanız” gerekiyor.
Bir özür, hiç değilse.
Bir vazgeçiş.
Bir karar.
Bazen de yalnızca “Haklısın” diyebilmek.
Belki de “anlıyorum” diyerek “anlamazdan gelmenin” sinsi rahatlığı burada.
Çünkü anlamadığını gördüğü zaman öğrenmek zorunda kalabilir insan.
Ama anlamazdan geldiğinde hayatına eskisi gibi devam edebilir.
Arendt’in düşüncesinde beni bugün en çok düşündüren taraf da bu:
Klişe yalnızca sözü kolaylaştırmıyor; bazen kişiyi gerçekliğin kendisinden ve “gerçekliğin bizden isteyebileceği şeylerden” koruyor.
Belki de en kolay kaçış biçimlerinden biridir bu:
Cevap vermeden konuşmaya devam etmek.
Bu durum akla çocukluğumuzdan kalma o tuhaf konuşma biçimini getiriyor:
“Ben diyorum şöyle…sen diyorsun böyle!”
Bunun “Çanakkale Boğazı” diyerek yapılan boğaz karşılaştırmalı bir versiyonunu burada tekrarlamak uygun değil.
Ama şöyle uygulayabiliriz o formülü:
Ben diyorum: “Ben senden bahsediyorum.”
Sen diyorsun: “Sonbahar insanı yorar.”
Ben diyorum: “Beni yorma.”
Sen diyorsun: “Bu sene sonbahar da pek uzun sürdü.”
İşte o zaman anlıyorsunuz: Makam değişmiş.
Lakin taksim yok.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


