Çalışmaları dünyada yankılanan Prof. Dr. Önder Albayram: Alzheimer dahil birçok beyin hastalığında yeni bir kapı açılabilir, unutkanlık arttığında hangi sorular önemli?

Çalışmaları dünyada yankılanan Prof. Dr. Önder Albayram: Alzheimer dahil birçok beyin hastalığında yeni bir kapı açılabilir, unutkanlık arttığında hangi sorular önemli?

Medical University of South Carolina sinirbilim profesörü Önder Albayram anlatıyor: Beyin kendi atıklarını nasıl taşıyor, nasıl temizliyor, bu sistem yaşla ya da hastalıklarla birlikte nasıl değişiyor? Yaklaşık beş yıldır, dünyada çok az sayıda merkezin çalışabildiği bir alana odaklandık; beynin lenfatik drenaj sistemi… Elimizdeki kılavuz niteliğindeki fizyolojik ve anatomik verileri kullanarak, alzheimer ve benzeri hastalıklarda bu hattın nasıl değiştiğini daha net ortaya koymak istiyoruz… Alzheimerla ilgili en yaygın yanlış, hastalığı sadece ‘hafıza kaybı’na indirgemek. Unutkanlık arttığında paniklemek değil, doğru soruları sormak gerekiyor…

Çalışmaları dünyada yankılanan Prof. Dr. Önder Albayram: Alzheimer dahil birçok beyin hastalığında yeni bir kapı açılabilir, unutkanlık arttığında hangi sorular önemli?
Prof. Dr. Önder Albayram

ABD Medical University of South Carolina’da (MUSC) sinirbilim profesörü olan Önder Albayram ve ekibi, insanlarda ilk kez alzheimer ve benzeri hastalıklara ışık tutabilecek, çok önemli bir çalışmaya imza attı. Peki ellerindeki bulgu, beyinde gelişen hangi hastalıkların erken teşhisi, önlenmesi ve tedavisinde yeni yöntemlere anahtar olabilir? Ve bu buluş, Alzheimer için çare olabilir mi? Soruları, gerçekten önemli yanıtları için Prof. Dr. Önder Albayram’a yönelttim.

- Yaptığınız bu çalışma, bilim dünyasında çok konuşuluyor ve ABD’de önemli bilim dergilerine de kapak oldu. Açıkçası direkt buluşu sorarak başlamak istiyorum. Yaptığınız araştırmalar sonunda keşfettiğiniz şey neydi? Ve tek cümlede nasıl tanımlarsınız? 

İki kelimeyle anlatacak olsam; “Beynin gizli drenaj haritası.” Daha yalın söylersem de: “Beynin çöp toplama hattı” derim. Öncelikle bu fırsat için teşekkür ederim. Sorunuz gerçekten çok yerinde, çünkü burada anlattığımız şey tek bir hastalığa sıkışan bir hikâye değil. Daha geniş bir meseleye dokunuyor: Beyin kendi atıklarını nasıl taşıyor, nasıl temizliyor, bu sistem yaşla birlikte ya da hastalıklarla birlikte nasıl değişiyor? Biz yaklaşık beş yıldır, dünyada çok az sayıda merkezin çalışabildiği bir alana odaklandık: beynin lenfatik drenaj sistemi. Özellikle de beyni ve omuriliği saran zar tabakalarında, yani meninkslerde organize olan temizlik hatları. Bu sistemi anlamak ve çalışmak son on yılda çok büyük önem kazandı. Çünkü artık şunu daha net görüyoruz: Bu drenaj hattı sadece “temizlik” gibi basit bir mesele değil; uyku, bağışıklık dengesi, beynin kendini yenileme kapasitesi ve nörolojik hastalıkların gidişatıyla da bağlantıları var. Hatta bu ilişki ağını ne kadar iyi anlarsak, nöroloji kadar psikiyatrinin de bazı sorularına daha sağlam bir yerden yaklaşabiliriz. Ama bu alanın bir zorluğu var. Çok karmaşık. Klasik sinirbilim çalışmaları genellikle beynin parankimasına, yani nöronların içine bakar. Burada ise tek başına o yetmiyor. Beynin dışında ama ona en yakın bölgelerde, hem anatomiyi hem de sıvı akışının fizyolojisini birlikte anlamanız gerekiyor. Yani “nerede ne var” sorusuyla “oradan ne akıyor ve nasıl akıyor” sorusu iç içe. Bu da ulaşılması zor bölgeler, farklı görüntüleme yaklaşımları ve oldukça titiz bir metodoloji demek. Bu nedenle yaklaşık beş yıl önce, kolektif bir yapı oluşturduk. Beyin cerrahları, nöroradyologlar, nörologlar ve sinirbilimciler birlikte aynı soruya farklı yöntemlerle yaklaşan bir ekip hâline geldik. Üstelik bunu sadece MUSC içinde değil, Amerika’da farklı üniversitelerde öne çıkan klinisyen ve bilim insanlarıyla birlikte yürüttük. Çünkü bu tür bir iş, tek bir disiplinin omuzlayacağı bir iş değil. Bu yolculukta ilk büyük çalışmamız 2022’de Nature Communications’da* yayımlandı. Ardından bu bulguları Chicago’da Dünya Sinirbilim Kongresi’nde (Society for Neuroscience) paylaştık. O çalışma, insan beyninde bu drenaj sisteminin haritasını en kapsamlı şekilde çıkaran çalışmalardan biri oldu ve bu alanda ciddi bir referans noktası oluşturdu. Daha sonra iScience’ta yayımlanan çalışmamızda ise beynin daha alt bölgelerinde, daha önce yeterince fark edilmemiş bir kavşak bölgeye dair kanıt ortaya koyduk. Bu alan çok yeni olduğu için, her yeni bulgu gerçekten bir kilometre taşı gibi. Bu ikinci çalışmayı da San Diego’da yine Sinirbilim Kongresi’nde paylaştık ve beklediğimizin üzerinde bir ilgi ve tartışma yarattı. Şunu da vurgulamak isterim: Bu tür çalışmalar sadece “bir sonuç” üretmiyor. Aynı zamanda alan için bir kılavuz oluyor. Çünkü burada hangi ölçüm güvenilir, hangi anatomik bölge kritik, hangi akış paterni gerçekten anlamlı; bunların hepsi hâlâ tartışılan başlıklar. Bizim için tartışmanın içinde olmak da değerli. Çünkü bu alanı olgunlaştıran şey biraz da bu: veriyle tartışmak, tekrar tekrar doğrulamak ve yöntemi keskinleştirmek.

“Alzheimer dahil birçok beyin hastalığında yeni bir kapı açılabilir”

- Peki ne vadediyor ulaştığınız bulgular? Ve, hangi hastalıklara karşı kapı aralayabilir?

Evet, burada alzheimer çok önemli bir başlık ama sadece alzheimer değil. Nörodejeneratif hastalıklar kadar, bazı psikiyatrik tablolar açısından da bu sistemin neden önemli olabileceğine dair güçlü bir çerçeve var. Alzheimer özelinde konuşursak, Alzheimer bozulmuş proteinlerin birikimiyle bilinen bir hastalık. Bu proteinlerin temizlenememesi ve zaman içinde beyinde kümülatif olarak birikmesi, hastalığın seyrini belirleyen ana unsurlardan biri. Dolayısıyla beynin drenaj, yani temizlik altyapısını insanda daha net anlayabildiğiniz anda, hastalığın nasıl başladığına, nasıl ilerlediğine ve kimlerin daha kırılgan olduğuna dair daha rasyonel sorular sorabilir hâle geliyorsunuz. Burada “çare” kelimesini dikkatli kullanmak lazım; benim açımdan doğru olan şu: Biz şu aşamada bir mucize ya da hızlı bir çözüm vadetmiyoruz. Ama alzheimer dahil birçok beyin hastalığında, hatta beyin travması gibi durumlarda da, bu sistemin nasıl çalıştığını bilmek ve nasıl bozulduğunu göstermek, erken tanıdan hastalık takibine kadar pek çok alanda yeni bir kapı açabilir. Biz de şu anda tam olarak bunu yapmaya çalışıyoruz: Elimizdeki kılavuz niteliğindeki fizyolojik ve anatomik verileri kullanarak, alzheimer ve benzeri hastalıklarda bu hattın nasıl değiştiğini daha net ortaya koymak istiyoruz.

“Çekirdek ekip başlangıçta üç Türkten oluşuyordu”

- Ekibin çekirdek kadrosunda kimler vardı?

Biz bu çalışma grubunu kurduğumuz günden beri adım adım büyüterek, geliştirerek ilerledik. Başlangıçta çekirdek ekip üç Türk klinisyen araştırmacıdan oluşuyordu: Amerika’da çalışan bir nöroradyoloji profesörü, beyin cerrahisi uzmanı Kaan Yağmurlu ve ben. Ama işin doğası gereği ekip çok hızlı şekilde genişledi. Çünkü bu alan gerçekten tek bir kişinin ya da tek bir disiplinin kaldırabileceği bir alan değil.

- Bu çalışmayı yaparken sanıyorum farklı disiplinlerle çalıştınız. Kimlerle dirsek teması yaptınız ve onlar, neden önemliydi?

Zaman içinde Florida, Tennessee, Virginia Üniversitesi ve Güney Carolina Tıp Fakültesi üzerinden, bizim önderliğimizde daha geniş bir iş birliği ağı oluştu. Ardından Cornell ve Harvard Tıp Fakültesi gibi merkezlerden de araştırmacılar sürece dahil oldu. Bugün geldiğimiz noktada, çekirdek ekip Türk olsa da, ekip yapısı artık çok uluslu ve Amerika’daki farklı kurumlardan gelen, farklı uzmanlıkları bir araya getiren bir çalışma grubuna dönüştü. Çünkü bu alan, klasik sinirbilim metodolojilerinden oldukça farklı bir yaklaşım gerektiriyor. Bu nedenle görüntüleme, cerrahi bakış, klinik yorum ve temel bilim aynı masada buluşmak zorunda. Kısacası, bu işi “tek başına değil, ekipçe” yapabiliyorsunuz.

“Çıkış noktamız: Beyin, atıklarını nereye ve nasıl boşaltıyor ve bunu insanda izleyebiliyor muyuz?”

- Bu keşif yolculuğuna hangi düşünceyle ya da neyi çözmek, anlamak için çıktınız? Süreçte ulaştığınız bulgular sizin için sürpriz miydi, yoksa hedefiniz mi buydu?

Çıkış noktamız çok basit bir soruydu: Beyin atıklarını nereye ve nasıl boşaltıyor ve bunu insanda gerçekten izleyebiliyor muyuz? Alanda uzun süre hayvan verileri baskındı; ama insan anatomisi ve akış dinamikleri her zaman bire bir aynı değil. Beyin zarında yer alan orta meningeal arter çevresinin bu kadar belirgin bir kavşak gibi görünmesi, açıkçası bizi de heyecanlandırdı. Hedefimiz ‘bunu bulmak’ değil; doğru ölçümü yapıp, doğru haritayı çıkarmaktı. Keşif dediğimiz şey, doğru ölçümü yaptığınızda karşınıza çıkan ve sizi yeni bir düşünce çizgisine zorlayan ayrıntıdır.

- Süreci biraz anlatabilir misiniz, ne kadar sürdü bu sonuca ulaşmak? Nasıl deneyler yaptınız, kaç kişi üzerinde çalışmalar denediniz? Örneklem yaptığınız kişi sayısının yeterli olduğu kanısına hangi noktada vardınız? Ayrıca, bu kişileri neye göre seçtiniz?

Bu süreci biraz açayım. iScience’ta yayımlanan son çalışmamız, kabaca 2,5 yıl sürdü. Çünkü burada yaptığımız şey, tek bir görüntü alıp yorumlamak değildi; çok yeni bir sistemi, insanda, güvenilir biçimde ortaya koymaya çalışıyorduk. Bu da zaman isteyen bir süreç. Deney tarafında en kritik avantajımız şuydu: NASA’nın geliştirdiği ve kullandığı özel bir gerçek zamanlı MRI altyapısına erişim sağladık. Bu altyapı aslında uzay uçuşlarının insan beynindeki sıvı dinamiklerini nasıl etkilediğini anlamak için geliştirilmişti. Yani beyin omurilik sıvısı ve beyin çevresindeki sıvı akışı gibi konularda çok ileri bir teknoloji. Biz bu teknoloji sayesinde, insanda, çok daha önce yapılamayan bir şeyi izleyebilir hâle geldik. Ve tabii bu noktada, NASA destekli bu altyapıyı geliştiren ve kullanan bilim insanlarının da ekibin içinde yer alması çok önemliydi. Çalışmada Florida Üniversitesi başta olmak üzere farklı üniversitelerden araştırmacılar da vardı. Bu son projede toplamda yaklaşık 10 kişilik bir ekipten bahsediyoruz. Katılımcı sayısına gelince, bu çalışmada beş sağlıklı gönüllüde, yaklaşık altı saatlik bir izlem penceresinde sıvı akışını takip ettik. Ayrıca patolojik değerlendirme ve bazı doğrulayıcı analizler için yine sağlıklı insan dokusuna başvurduk. Özetle, hem canlı insan verisini hem de doku düzeyindeki doğrulamayı birlikte götürmeye çalıştık. Aslında işin zor tarafı da burada: İnsan üzerinde çalışırken hem etik hem teknik sınırlar daha belirgin, ama buna rağmen net ve ölçülebilir bir sonuca ulaşmak zorundasınız.

- En çok hangi noktada zorlandınız?

En zorlandığımız bilimsel nokta ise aslında şu oldu: Bu alan baştan sona multidisipliner. Yani tek bir kişinin, tek bir laboratuvarın ya da tek bir yöntemin kaldırabileceği bir iş değil. Farklı üniversitelerle çok sık bir araya gelip, defalarca istişare yaparak ilerledik. Bu bir yandan büyük bir avantaj, çünkü daha sağlam bir sonuç ortaya çıkarıyor. Ama diğer yandan lojistik olarak zor. Herkesin aynı anda aynı soruya odaklanması, aynı veriyi aynı gözle okuyabilmesi ve aynı standardı yakalaması zaman alıyor. Bir de şunu özellikle vurgulamak isterim: Bulduğumuz şeyi, mümkün olduğunca birbirini tamamlayan tekniklerle desteklemeye çalıştık. Yani “complementary” dediğimiz, aynı soruya farklı pencerelerden bakan yöntemleri devreye soktuk. Örneğin, bazı doğrulama adımlarını Cornell Üniversitesi’nde, bazılarını Güney Carolina Tıp Fakültesi’nde ayrı ayrı yürüttük. Bu, sonucu daha tutarlı hâle getiriyor ama aynı zamanda planlama ve koordinasyon açısından işi zorlaştırıyor.

- Öncelikli olarak insanlar üzerinde deneylediğinizi söylüyorsunuz. Çalışmanızda, insan ve hayvanın nasıl bir farkı ya da etkisi olabilirdi?

Burada bilinçli bir tercih yaptık ve ağırlıklı olarak insan verisiyle ilerlemek istedik. Çünkü insan ve hayvan beyni arasında, özellikle beynin yapısında ve beyni çevreleyen yapılarda, hem anatomik hem fizyolojik olarak ciddi farklar var. Zaten bugün nöroloji ve psikiyatride yaşadığımız temel sorunlardan biri de bu; deney hayvanlarında çok güçlü görünen bazı bulgular, kliniğe taşındığında aynı netlikte karşılık vermeyebiliyor. Biz bu boşluğu kapatmak için canlı insan beyninde görüntüleme, uygun koşullarda elde edilen insan dokusu ve bu iki hattı birlikte okuyan yöntemleri merkeze aldık. Sebep aslında oldukça bilimsel ve pratik. Beyin araştırmalarında genelde fare ve sıçan kullanılıyor ve bu modeller birçok soru için çok değerli. Benim laboratuvarım da zaten hem hayvan hem insan verisiyle çalışan bir laboratuvar. Ama konu “beynin temizlik ve drenaj hattı” olduğunda, insan ve kemirgen arasında düşündüğümüzden daha büyük farklar var. Bu sadece bir ayrıntı farkı değil; bazen rotalar, anatomik oryantasyon, hatta temel fizyolojik akış mantığı bile belirgin şekilde değişebiliyor. Yani farede çok tutarlı görünen bir mekanizma, insanda aynı şekilde çalışmayabiliyor. Bu da şu anlama geliyor: Hayvan verisi bize çok güçlü ipuçları veriyor, ama bazen o ipuçlarını doğrudan insana çevirdiğinizde net sonuç alamıyorsunuz. Hatta çok açık söylemek gerekirse, bazı durumlarda “tedavi ettiğiniz şey fare oluyor” ama insan hastalığını açıklamakta veya insana dönük bir araç geliştirmekte aynı düzeyde ilerleyemiyorsunuz. Biz de bu yüzden, özellikle bu sistemin haritasını çıkarma ve fizyolojik akışı tanımlama aşamasında, insan verisini merkezde tutmanın daha doğru olacağını düşündük. Özetle, burada yaptığımız şey insanlara müdahale eden bir deney değil; tamamen güvenli, non invaziv yöntemlerle canlı insan fizyolojisini anlamaya çalışmak ve bunu gerektiğinde, etik çerçevede, beyin bankası dokularıyla tamamlamak. Çünkü hedefimiz en baştan itibaren şu: İnsan beyninde gerçekten nasıl işlediğini bildiğimiz bir sistem üzerinden hastalıkları anlamak.

Prof. Dr. Önder Albayram, çalışmalarını sürdürdüğü laboratuvarında

“Çalışmalarımız beyin hastalıklarında yeni bir düşünme alanı açıyor”

- Sonuçlar, beyinde gelişen hangi sorunlara çözüm geliştirebilir?

Bunu tek bir hastalığa tek çözüm gibi sunmak doğru olmaz. Ama yaşlanma ile birlikte beyin sıvı dolaşımının yavaşlaması, travma sonrası dönemde drenaj dinamiklerinin bozulması ve nörodejeneratif hastalıklarda inflamasyon ile atık birikimi gibi süreçlerde ölçülebilir biyobelirteçlerin önünü açabilir. En somut katkı, “akış bozuluyor mu” sorusunu daha erken ve daha objektif biçimde takip edebilme ihtimali.

- Elde ettiğiniz bu sonuç, nelerin değişmesine olanak sağlayacak ve tıp dünyasında hangi dinamikleri yerinden oynatacak? Mesela bu buluş neticesinde, buna yönelik özel bir ilaç geliştirme ya da yeni bir klinik çalışma planlanıyor mu? Yoksa bunları konuşmak için erken mi?

Bu soru çok önemli, çünkü burada aslında beyin araştırmalarında ciddi bir paradigma değişiminden bahsediyoruz. Uzun yıllar boyunca beyin, sanki vücudun geri kalanından ayrı bir ada gibi düşünülüyordu. Yani bağışıklık sistemiyle ilişkisi sınırlı, lenf sistemiyle ise neredeyse hiç bağlantısı yokmuş gibi. Hatta “beyin kendi başına, dış dünyadan izole” fikri çok güçlüydü. Son on yılda bu düşünce ciddi şekilde değişti. Beynin de bir “temizlik ve drenaj” altyapısı olduğunu, bunun vücuttaki lenf sistemiyle ve lenf düğümleriyle bağlantı kurduğunu öğrendik. Bu, sadece bir anatomi detayı değil. Beyni nasıl anladığımızı baştan aşağı etkileyen bir bakış açısı. Çünkü beynin hastalıklarını da artık sadece “nöron bozuldu, protein birikti” gibi dar bir çerçevede değil, “temizlik nasıl işliyor, bağışıklık sistemiyle iletişim nasıl kuruluyor, sıvı akışı nereye gidiyor” gibi daha bütüncül bir çerçevede düşünmeye başlıyoruz. Bunun en çarpıcı taraflarından biri de uyku meselesi. Uykunun sadece dinlenme olmadığını, beynin bu sırada adeta bir “temizlik moduna” geçtiğini artık biliyoruz. Glymphatic ve lenfatik dediğimiz sistemler, uyku sırasında daha aktif hâle geliyor ve beyin içinde biriken bazı atık ürünlerin taşınmasına yardımcı oluyor. Yani uyku bozulduğunda, sadece yorgunluk değil; beynin temizlik ritmi de etkileniyor. Bu da sadece alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklar için değil, depresyon, anksiyete, travma sonrası stres gibi birçok psikiyatrik durum için de çok anlamlı bir pencere açıyor. Çünkü bu hastalıkların bir kısmında uyku zaten temel bir kırılma noktası. Peki bu bilgiler “hangi sorunlara çözüm” üretebilir? Açık konuşayım: Bugün nöroloji ve psikiyatride, bazı istisnalar dışında, erken tanı konusunda hâlâ çok sınırlıyız. Ve “tam kür” dediğimiz, hastalığı kökten ortadan kaldıran çözümler de maalesef çok az. Ama ben şuna inanıyorum: Beyni daha doğru anladıkça, beynin kendi kendini toparlama ve dengeleme kapasitesini de daha iyi görmeye başlayacağız. Beynin aslında kendi içinde çok güçlü bir “onarım ve denge” altyapısı var. Sorun şu ki, biz bu altyapının hangi parçalarının ne zaman devreye girdiğini yeterince bilmiyoruz. Ya da bazı hastalıklarda bu mekanizmalar hasar görüyor, tıkanıyor, yavaşlıyor. Belki de bu yüzden, sadece semptomu hedefleyen yaklaşımlar her zaman istediğimiz sonucu vermiyor. Bizim çalışmalarımızın önemi de burada. Beynin temizlik ve drenaj haritasını insanda daha net ortaya koyabildiğinizde, “Bu sistem nerede aksıyor, kimde daha erken etkileniyor, hangi aşamada ölçülebilir hâle geliyor” gibi çok daha rasyonel sorular sorabiliyorsunuz. Bu sadece alzheimer için değil; yaşlanma, travma sonrası süreçler, damar hastalıkları ve birçok nöropsikiyatrik tablo için de yeni bir düşünme alanı açıyor. Yani mesele sihirli bir çare vaat etmek değil. Mesele, doğru hedefi bulmak ve hastalığı daha erken, daha ölçülebilir bir zeminde yakalayabilmek.

“NASA’nın ürettiği teknoloji tıp ve biyolojiye de çok güçlü katkı veriyor”

- Yukarıda biraz söz ettiniz ama bir hikâyesi vardır diye düşünüyorum NASA ile yaptığınız iş birliğinin. Katkısı neydi?

NASA kısmı aslında hikâyenin en ilginç taraflarından biri. Çünkü NASA’nın bu çalışmaya katkısı “NASA geldi, alzheimerı çözdü” gibi bir şey değil; çok daha somut ve teknik bir katkı. NASA, uzay uçuşlarının insan vücudunda sıvı dinamiklerini nasıl değiştirdiğini uzun zamandır çalışıyor. Özellikle astronotlarda beyin omurilik sıvısı dolaşımı ve drenajı, uzayda yerçekimi değiştiği için farklı davranabiliyor. Bu yüzden NASA, gerçek zamanlı akışları daha hassas izleyebilen özel MRI altyapıları ve görüntüleme yaklaşımları geliştirdi ve destekledi. Bizim yaptığımız da şu oldu: Bu altyapının aslında sadece uzay araştırmalarında değil, “beyin sıvıları nasıl dolaşıyor, beyin nasıl temizleniyor” sorusu için de çok değerli olduğunu gördük. Çünkü biz de tam olarak bu sorunun peşindeydik. O yüzden Florida Üniversitesi üzerinden, NASA ile ilişkili çalışan ekiplerle bir araya geldik ve onların geliştirdiği gerçek zamanlı MRI yaklaşımını, bizim araştırma sorumuza uyarladık. Bu iş birliği sadece cihaz ya da teknoloji düzeyinde kalmadı. O projede aktif çalışan araştırmacılar, hem metodoloji hem de verinin yorumlanması açısından çalışmaya doğrudan katkı sağladılar; bu yüzden de makalede yazar olarak yer aldılar. Yani burada NASA’nın katkısı “başlık” değil, gerçekten yöntemin kalbinde olan bir katkı. Ben bunu biraz da şöyle görüyorum: NASA’nın ürettiği teknoloji sadece uzaya hizmet etmiyor. Uzay için geliştirilen birçok şey, dönüp dünyada tıp ve biyolojiye çok güçlü katkı veriyor. Bu çalışmada da tam olarak bu oldu. Uzay uçuşunun sıvı fizyolojisini anlamaya yönelik bir görüntüleme yaklaşımı, insan beyninin temizlik ve drenaj mekanizmasını daha iyi görmemize yardımcı oldu.

- Çalışmalarınız sırasında en motive olduğunuz ve devam etmeniz gerektiğini düşündüğünüz ya da hissettiğiniz an hangisiydi?

Beni en çok motive eden an, tek bir “güzel sonuç” gördüğümüz an değil aslında. Daha çok şu: Aynı sonuca farklı yollardan tekrar tekrar vardığımız anlar. Yani bir deneyde bir şey görüyorsunuz, sonra başka bir yöntemle bakıyorsunuz, sonra başka bir ekip aynı veriyi farklı açıdan okuyor… Ve tablo yine aynı yere çıkıyor. O zaman içimden “tamam, burada gerçekten bir şey var” diyorum. Ekibi de ayakta tutan şey o güven duygusu oluyor. Bir de işin bende çok kişisel bir tarafı var. Yeni bir şey öğrenmek beni ciddi anlamda canlı tutuyor. Bu alan zaten yeni, bilinmezliklerle dolu. Her cevap yeni bir soru doğuruyor. Ben de o soruların peşine düşmeyi seviyorum. Açıkçası bu “tam çözemedik” hâli bile beni geri itmek yerine daha çok çekiyor; çünkü biraz da orada eğleniyorum diyebilirim. Bir başka motivasyon kaynağı da tartışmanın kendisi oldu. Bulguları paylaştığınızda herkes aynı tepkiyi vermiyor. Kimisi heyecanlanıyor, kimisi “emin misiniz” diye soruyor, kimisi bambaşka bir açıklama öneriyor. Ben bunu kötü bir şey gibi görmüyorum; tam tersine bilimin yakıtı bu. Hatta şunu fark ettim: Eğer bir bulgu hiç tartışma yaratmıyorsa, bazen yeterince yeni değildir. Bizim işin etrafında bu kadar konuşulması, farklı yorumların gelmesi, beni “devam etmeliyiz” diye iyice motive etti. Çünkü genelde iz bırakan işler, önce tartışmayla büyüyor.

“Keşif anındaki tepki ‘coşku’dan çok ‘sakin bir sevinç’ oldu”

- Çalışmanız sonuçlandığında, ekip olarak aranızda ne konuştunuz, nasıl bir tepki verdiniz?

İlk keşif anında aramızda böyle büyük bir kutlama havası olmadı açıkçası. İlk refleksimiz sevinçten çok şuydu: “Tamam… Ama şimdi bunu daha sağlam nasıl doğrularız?” Hatta ilk toplantıda biraz da güldük. Çünkü bazı sonuçlar insana tuhaf bir tebessüm getiriyor; hem “Burada gerçekten bir şey var” diyorsun, hem de kendini fazla kaptırmamak için geri çekiliyorsun. Bizim ekibin bir tarafı da şu: Sadece “güncel bilim insanı” kalıbında yaşayan bir ekip değiliz. Bazen durduğumuz yerde sohbet Zizek’e kayıyor, bazen Spinoza’ya, bazen Schopenhauer’a… Stoacıların o mesafeli, sakin duruşu da vardır ya, biraz ona benziyor. Yani o an, gökyüzüne bakıp gülümsemek gibi bir şey. “Güzel” diyorsun, “ama acele yok.” Bir de benim için bu iş, laboratuvarda yaptığımız işlerden sadece bir tanesi. Ama şunu da iyi anlatıyor: Biz bilimi biraz daha “temelden”, biraz daha “kirletmeden” yapmaya çalışıyoruz. Bu çalışma büyük bir endüstriyel planın parçası olarak yürümedi. Büyük bir bütçeyle kurulmuş bir düzenin ürünü de değil. Daha çok gönüllü emeğin, merakın ve inatla tekrar tekrar kontrol etmenin üstüne kuruldu. Benim motivasyonum da çoğu zaman hedefe varmak değil; o yolda yürürken, adım adım netleşen şeyleri görmek. Şunu da açık söyleyeyim: Bizim ilk niyetimiz “hemen bir ürün çıkaralım, hemen bir şeye çevirelim” olmadı. Elbette bir gün klinik tarafa uzanması çok değerli olabilir. Ama önce haritayı doğru çizmek istedik. Temel bilim dediğiniz şey bazen budur: Bir sonraki adımın üstüne basacağı zemini sağlam yapmak. Belki de o yüzden keşif anındaki tepki “coşku” değil, daha çok “sakin bir sevinç” oldu. Kendimizi büyütmek değil, bulduğumuz şeyi büyütmek istedik. O yüzden gülümsedik, sonra da hemen “tamam, şimdi daha dikkatli bakalım” dedik.

- Bu keşif sizin camiada nasıl yorumlanıyor, bunun üzerinde bilim insanları neler konuşuyor? Ve yorumlardan ilginizi çeken biri varsa bizimle paylaşır mısınız?

Bu çalışma camiada epey konuşuldu, çünkü insan verisiyle çok zor bir yere dokunuyor. Biz zaten bu yüzden bu alanın içinde kalmak istedik. Chicago’da ve San Diego’da yaptığımız sunumlarda aldığımız dönüşler genel olarak çok iyiydi. Özellikle şu ilginçti: İnsanlar “nihayet insanda, ölçülebilir bir referansa yaklaşıyor” hissini çok net söyledi. Bu bizim için değerliydi, çünkü konu yeni, yöntemler yeni, tartışmalar da doğal olarak büyük. Ben bu tartışmayı seviyorum; çünkü bilim dediğin şey, birilerinin “ben katılıyorum” demesiyle değil, iyi sorularla ve tekrar tekrar doğrulamayla güçleniyor. O yüzden farklı düşünenlere de aynı açıklıkla yaklaşıyoruz. Karşıt görüş bazen yorucu olur ama çoğu zaman alanı büyüten şey de odur.

Prof. Dr. Önder Albayram

- Birkaç soru da Alzheimer ile ilgili olsun isterim. Son yıllarda insanlar ya da onların yakınları unutkanlıktan yakınıyor. Tabii ki bunun nörodejeneratif hastalıklar gibi sebepleri olmayabilir, elbette başka pek çok nedeni olabilir. Eğer öyleyse ne düşündürüyor size bu sonuç?

Unutkanlık tek başına “alzheimer” demek değildir, bunu en başta net söylemek lazım. Hele ki dönem dönem oluyorsa… Uyku azlığı, yoğun stres, depresyon, anksiyete, bazı ilaçlar, hatta tiroid gibi metabolik dalgalanmalar bile hafıza ve öğrenmeyi belirgin şekilde etkileyebilir. İnsan bazen birkaç hafta kötü uyur, zihni dağılır, odak bozulur; bunun adı demans olmaz. O yüzden ben unutkanlığı önce “kronik mi, giderek artıyor mu, günlük hayatı bozuyor mu?” diye ayırırım. Bu ayrım çok önemli. Ama yaş ilerledikçe şu gerçek değişmiyor: Beynin kendini toparlama ve dengeleme kapasitesi de yavaş yavaş değişiyor. Bu noktada bizim bulgular bana şunu düşündürüyor: Beyin sağlığını sadece “nöronlar bozuldu mu, bozulmadı mı” diye okumak artık yetersiz. Beyin dediğin şey tek bir parçanın çalışmasıyla yürümüyor; damar sistemi, beynin kendi bağışıklık altyapısı ve bizim son yıllarda daha net görmeye başladığımız temizlik ve drenaj hatları birlikte çalışıyor. Bu sistemlerden biri aksadığında, bazen ortaya çıkan ilk sinyal “unutkanlık” gibi görünen bir tablo olabiliyor. Yani aynı davranış paterni farklı biyolojik yollardan çıkabiliyor ve bu da bizi yanıltabiliyor. Bu yüzden benim için asıl mesaj şu: Unutkanlık arttığında paniklemek değil, doğru soruları sormak gerekiyor. Uykuyu, stresi, metabolik durumu, ilaçları, damar sağlığını ve beynin genel altyapısını birlikte değerlendirmek… Ben bu yaklaşımın, hem erken değerlendirmeyi daha rasyonel hâle getireceğini hem de “önleme” tarafını güçlendireceğini düşünüyorum. Çünkü bazen mesele “geç kalmış bir nörodejenerasyon” değil, daha erken aşamada düzeltilebilir bir dengesizlik olabiliyor.

Alzheimer hakkında yanlış bilinenler

- Peki alzheimer ile ilgili doğru bilinen yanlışlar ve yanlış bilinen doğrular nedir?

Alzheimerla ilgili en yaygın yanlış, hastalığı sadece “hafıza kaybı”na indirgemek. Evet, hafıza kaybı önemli bir parça ama alzheimer çoğu zaman hafızadan önce başlıyor. İnsanlar bunu pek bilmiyor. Bazı kişilerde ilk sinyaller daha psikiyatrik gibi görülebiliyor: keyifsizlik, içe kapanma, depresyon, huzursuzluk, motivasyon kaybı… Hatta bazen “kişilik değişti” denilen şeyler. Yani alzheimer sadece nörolojik bir hastalık değil; davranış, duygu durumu ve zihinsel esneklikle iç içe ilerleyen, çok katmanlı bir süreç. Bir diğer yanlış da şu: Alzheimerın “bir anda” ortaya çıktığını sanmak. Oysa Alzheimer yıllar içinde yavaş yavaş biriken bir hastalık. Ne zaman başladığını çoğu zaman geriye dönüp net söyleyemiyoruz. Çünkü süreç, tek bir düğmeye basılmış gibi işlemiyor. Çok sayıda etkenin üst üste binmesiyle ilerleyen bir tablo. Bu yüzden ben alzheimerı tek bir sebeple açıklamaya çalışan her yaklaşımı biraz eksik buluyorum. Genetik kısmı da genelde yanlış anlaşılıyor. Genetik demans türleri var, evet; bazıları çok erken yaşta başlar ve hızlı seyreder. Ama alzheimerın büyük çoğunluğu bu tip “doğrudan genetik kader” gibi çalışan bir hastalık değil. Elbette risk artıran genetik yatkınlıklar var; ama çoğu kişide resim daha karmaşık. Damar sağlığı, uyku düzeni, metabolik durumlar, uzun süreli stres, hareketsizlik gibi beyin metabolizmasını etkileyen faktörlerle birlikte düşünmek gerekiyor. Üstelik herkesin bu faktörlere karşı dayanıklılığı da farklı. Aynı risk yükü, bir kişide hastalığı hızlandırırken başka bir kişide daha yavaş ilerleyebiliyor. Bu da hastalığın “neden herkeste aynı şekilde gitmediğini” anlatan en önemli noktalardan biri. Bir de işin en zor kısmı şu: Alzheimer protein birikimiyle tanımlanan bir hastalık ama bu protein bozulmalarının tam olarak nerede başladığı, ne zaman başladığı, neden bazı insanlarda temizlenemediği ve neden bu kadar biriktiği hâlâ tam çözülebilmiş değil. Yani hâlâ büyük bilinmezlikleri olan bir hastalıktan bahsediyoruz. Bu yüzden de, “tam tedavi” diyebileceğimiz güçlü adımların kolay gelmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü alzheimerı gerçekten durdurmak için, sadece sonuçları değil, hastalığın oluşum sürecindeki yapısal ve fizyolojik mekanizmaları çok daha iyi anlamamız gerekiyor. Benim bakışım bu: Önce haritayı doğru çıkaracağız, sonra yolu bulacağız.

“Bugün alzheimer tedavisi kıymetsiz de değil, sihirli değnek de…”

- Alzheimerı gerçekten yavaşlatan ilaçlar var mı? Ve bu ilaçlar sihirli değnek mi?

Alzheimerı gerçekten yavaşlatan “sihirli değnek” bir ilaç var mı derseniz, dürüst cevap şu: Hayır, bugün elimizdeki tedaviler hastalığın temel patolojisini güvenilir biçimde durdurabilen ya da kalıcı şekilde tersine çevirebilen tedaviler değil. Klinik pratiğe giren ilaçların büyük kısmı, daha çok semptom yönetimi üzerinden gidiyor. Yani kişinin gündelik yaşamını bir süre daha toparlayabilmesi, dikkatini ve işlevselliğini bir miktar koruyabilmesi, bakım yükünün biraz hafiflemesi gibi alanlarda fayda sağlayabiliyorlar. Ama hastalığın alttan alta ilerleyen süreci çoğu zaman devam ediyor. Burada bence asıl mesele, “ilaçlar neden sihirli değnek değil” sorusunun cevabında yatıyor. Alzheimerı uzun yıllar tek bir eksene, tek bir hedefe indirgeme eğilimimiz oldu: Bir protein birikir, onu temizleriz, iş biter. Keşke bu kadar basit olsaydı. Alzheimer çok daha bağlamsal bir hastalık; damar sistemi, bağışıklık yanıtı, metabolik denge, uyku fizyolojisi, beyin sıvı akışları ve temizlik altyapısı gibi birden fazla katmanın birlikte bozulduğu bir tablo. Siz bu katmanlardan birini kısmen düzeltirken diğerleri bozuk kalıyorsa, sonuç genellikle “kısmi, geçici ve kişiden kişiye değişken” oluyor. Bu yüzden bazı ilaçlar bazı insanlarda sınırlı fayda gibi görünürken, bazılarında beklediğimiz karşılığı vermeyebiliyor. Ben kendi adıma şunu daha önemli buluyorum: Tedaviye koşmadan önce, hastalığın “nerede ve nasıl” başladığını insanda daha net tarif edebilmek. Çünkü doğru hedefi bulmadan, en iyi ilacı bile geliştirseniz tam yerine oturtamıyorsunuz. O nedenle bugün elimizdeki tedaviler kıymetsiz değil; ama sihirli değnek de değiller. Asıl ilerleme, Alzheimer’ı yalnızca nöronun içinden değil, beynin damar, bağışıklık ve temizlik altyapısı dahil bütün fizyolojisiyle birlikte okuduğumuzda hızlanacak. Bu bakış açısı oturduğunda, ilaçların etkisi de muhtemelen daha rasyonel, daha ölçülebilir ve daha kişiselleştirilebilir hâle gelecek.

“Beyin hastalıklarının uzun bir ‘gizli dönemi’ var”

- Birinin Alzheimer olmasının ardındaki büyük sebep olarak stresi mi yoksa genetik oluşunu mu gösterirsiniz? Ve insanlara neler yapmayı ve yapmamayı önerirsiniz?

Birinin alzheimer olup olmamasını tek bir şeye bağlamak bana hep eksik geliyor. “Stres mi genetik mi?” sorusu anlaşılır bir soru ama alzheimer genelde tek bir anahtarla açılan bir kapı değil. Az önce de söyledigim gibi, daha çok yıllar boyunca yavaş yavaş üst üste binen katmanların birikimi gibi: uyku düzeni, damar sağlığı, metabolik denge, kronik iltihap, yaşam tarzı, çevresel yükler… Genetik yatkınlık da bu tabloya dahil olabilir ama çoğu kişide hikâye “tek başına genetik” diye açıklanacak kadar temiz değil. Stres de aynı şekilde; önemli bir faktör olabilir ama “asıl sebep” diye işaret etmek çoğu zaman gerçeği basitleştiriyor. Ben bunu bazen şöyle düşünüyorum: Beyin hastalıklarının uzun bir “gizli dönemi” var. Kendi kendime “karanlık orman” benzetmesini kullanıyorum. Yağmur ormanına girersiniz; her yer hayat doludur ama siz bir süre hiçbir şey görmezsiniz. Çünkü canlılar saklıdır, sistem sessizdir, ritim kendi içinde akıyordur. Perspektifinizi değiştirmeden o hareketi, o işareti yakalayamazsınız. Beyin hastalıkları da biraz böyle. İçeride uzun süre bir şeyler değişir, katman katman ilerler ama biz bunu gündelik hayatta kolay kolay ölçemeyiz. Üstelik çoğu zaman “unutkanlık” görünür hâle gelene kadar, davranış düzeyinde yakalayabildiğimiz net bir erken uyarı sistemi de yok. Bu da nörolojide ve psikiyatride en büyük kırılganlıklardan biri. Peki insanlara ne öneririm? Genetiği değiştiremiyoruz ama zemini güçlendirebiliyoruz. Uyku, tansiyon, şeker dengesi, kilo, hareket, depresyon ve anksiyete gibi alanlar “küçük” görünse de beynin yıllar içindeki dayanıklılığını ciddi etkiliyor. Stresi küçümsemem ama “tek suçlu” gibi de konuşmam. Asıl mesele, stresin uykuyu bozması, metabolizmayı kaydırması, damar sistemini yorması gibi dolaylı etkilerinin birikmesi. Yapmamak gereken şey bence şu: Her unutkanlığı hemen alzheimera yormak ya da tam tersi, “nasıl olsa yaşlılık” deyip geçmek. İkisi de hatalı. Özellikle süregelen veya devam eden günlük yaşamı etkileyen unutkanlık, kişilik değişimi, sosyal geri çekilme, yön bulma zorluğu gibi belirtilerde erken değerlendirme önemli.

“Çalışmalarımız, alzheimerda erken evrede nelerin raydan çıktığını anlamaya bir kapı aralıyor”

- Bu çalışma sayesinde, Alzheimer ortadan kalkabilir mi yoksa başladığı anlaşıldığında durdurulabilir mi?

Alzheimer “ortadan kalkar mı?” sorusuna bugün kimse dürüstçe kesin bir cevap veremez. Keşke verebilsek. Ama benim asıl heyecanlandığım nokta şu: Dediğim gibi alzheimerı sadece “beyinde biriken kötü proteinler” hikâyesine sıkıştırdığımızda, büyük resmi kaçırıyoruz. Beynin temizlik ve drenaj mekanizması dediğimiz sistem, sadece süpürge gibi çalışan bir hat değil; aynı zamanda beynin metabolik dengesinin, damar ve bağışıklık düzeninin de içine karışan, oldukça canlı bir altyapı. Bizim elimizdeki ön veriler, alzheimerda bu altyapının pek çok noktada “farklı çalıştığını” düşündürüyor. Burada da en kritik soru geliyor: Bu değişimler hastalığın nedeni mi, sonucu mu? Açık konuşayım, şu an bunu kesin çizgilerle ayırmak için erken; zaten en zor ve en kıymetli tartışma da burada. Peki bu buluş insana ne sunar? Bence en güçlü vaat şurada: Alzheimerı “başladıktan sonra yakalayıp yönetmek” yerine, daha erken evrede nelerin raydan çıktığını anlamaya bir kapı aralıyor. Bu, yarın sabah uyanınca Alzheimer’ı bitireceğiz demek değil; ama hastalığın seyrini daha erken safhada yavaşlatmaya, riski daha rasyonel değerlendirmeye ve kimde neyin kırıldığını daha doğru okumaya giden yolda ciddi bir boşluğu doldurabilir. Üstelik bu bakış sadece alzheimera da sıkışmıyor. Uyku ile temizlik fazı arasındaki güçlü bağ, glimfatik ve lenfatik sistemlerin psikiyatrik tablolarla da kesişebileceğini düşündürüyor. O yüzden ben “müjde”yi tek bir cümleye sığdırmak yerine şöyle söylüyorum: Beynin temizlik altyapısını insanda netleştirdikçe, nörolojide de psikiyatride de daha doğru sorular sormaya başlıyoruz. Bazen bilimde en iyi haber budur. Gerisi de zaten… bizim işimiz.

Beyin sağlığı için dört başlık

- Beyin üzerine çalışan bir bilim insanı olarak, beyin sağlığınız için ne yapıyorsunuz? Var mı bir sırrınız bize de vermek isteyeceğiniz? Ceviz yeme ve bulmaca çözmenin dışında?

Bu soruya bir sinir bilimci gibi “liste yapıp” cevap vermek istemem. Çünkü bence asıl mesele şu: Beyni sağlıklı tutmak, çoğu zaman “beyne özel bir şey yapmak”tan çok, düşünce dünyasını, algıyı ve davranış örüntülerini dengede tutmak demek. Benim kendime dönüp baktığımda, en temel şey dürüst ilişkiler. İnsan kendini kandırmaya başladığında, beyin de bunu bir şekilde taşıyor. Son yıllarda toplumda giderek daha görünür olan bazı davranış kalıpları var. “Ben değerliyim” duygusunun sağlıklı tarafı ayrı, ama bu söylemin boşaldığı ve bir tür kısır döngüye dönüştüğü tarafı da var. Politik doğruculuk da bana göre benzer sekilde ilerledi. Çıkış noktasının niyeti doğru ve gerekliydi evet, ancak politik doğruculuk bile bazen öyle bir zemine kayıyor ki, insanın kendini geliştirmesini sağlayan açık sözlülüğü, yüzleşmeyi, hatta basit bir gerçeği konuşmayı zorlaştırabiliyor. Ben burada şunu yapmaya çalışıyorum: Bu kalıpları fark ettiğim anda biraz geri çekilmek, bazen yalnız kalmak, iç sesimi yeniden duymak. Çünkü zihni dengede tutan şey, her zaman daha fazla uyarana maruz kalmak değil; bazen uyarandan bilinçli şekilde uzaklaşmak. İkinci büyük başlık beslenme. Beyin yapısal olarak yağ açısından çok zengin bir organ ve ilginç biçimde, yağ metabolizmi konusunda “cimri” davranır. Yani yağ asitlerini kolay kolay harcamak istemez, kendini korur, geri döndürür. Bu yüzden özellikle birinin beyin hastalığına yatkınlığı varsa, beslenmeyi “genel sağlık” başlığı olmaktan çıkarıp, gerçekten beyin biyolojisinin bir parçası gibi düşünmesi gerekir. Ne yenmeli, ne yenmemeli kısmı hastalıktan hastalığa değişir elbette. Ama şunu açık söyleyeyim: Nöroloji ve psikiyatri alanı, beslenmenin beyin üzerindeki ağırlığını anlatmakta uzun süre biraz geri kaldı. Bence bu boşluk kapanacak ve kapanmak zorunda. Üçüncüsü uyku. Uykuyu sadece dinlenme olarak görmemek gerekiyor. Uyku beynin kendi temizlik ve toparlanma düzenini kurduğu bir faz. Uyku bozulduğunda çoğu şey bozuluyor, ama biz bunu çoğu zaman “yorgunluk” diye hafife alıyoruz. Stres kısmına gelince… Ben “stresten kaçın” cümlesinin son yıllarda biraz içinin boşaldığını düşünüyorum. Stres insan hayatının bir parçası, hatta insanı olgunlaştıran, ayakta tutan bir refleks. Soru stres var mı yok mu değil; stresi nasıl yaşadığın. Aynı stres, bir insanda yıkım yaratırken, başka bir insanda toparlayıcı bir şeye dönüşebiliyor. O yüzden ben stresi tamamen yok etmeye değil, stresle kurduğum ilişkiyi daha sağlıklı hale getirmeye çalışıyorum. Bu da yine dönüp dolaşıp davranış bilimine geliyor. Özetle benim “sırrım” ceviz ya da bulmaca değil. Daha basit ama daha zor bir şey: Zihni temiz tutan ilişkiler, gerektiğinde geri çekilip yalnız kalabilme cesareti, beslenmeye beyin gözüyle bakmak, uykuya ciddiyetle sahip çıkmak ve stresi düşman değil, doğru yönetilmesi gereken bir yaşam refleksi gibi görmek.

“Bir sonraki büyük hedefimiz…”

- Anladığım kadarıyla yaptığınız buluş daha çok bir paradigma değişikliği, nörodejeneratif süreçler ve beynin başka bazı hastalıklarıyla ilgili bakış açısını değiştirmek ve bu metodoloji üzerinden ilerleyerek çözüme katkı sunmak. Son olarak, bir sonraki çözmek istediğiniz sorun varmak istediğiniz nokta belli mi?

Bir sonraki adımım aslında çok net: Bu “beynin temizlik ve drenaj hattı” dediğimiz sistem alzheimerda nasıl değişiyor ve gördüğümüz değişimler neden mi, yoksa sonuç mu sorusunu gerçek verilerle ayırmak. Şu anki bulgularımız bize şunu söylüyor: Bu sistem yaşla birlikte zaten değişiyor. Alzheimer gibi hastalıklarda ise sanki bu değişim daha belirginleşiyor ve bazı noktalarda “uyum” gibi başlayan şey, zamanla uyumsuz bir düzene kayabiliyor. Benim merak ettiğim şey tam da bu kırılma noktası: Hangi aşamada, hangi anatomik kavşakta, hangi fizyolojik koşulda sistem yön değiştiriyor? Çünkü o kırılma noktasını yakalarsanız, hastalığı yalnızca “birikmiş protein” üzerinden değil, temizlik altyapısının davranışı üzerinden de okuyabilirsiniz. Bu da hem daha erken yakalama ihtimalini hem de daha rasyonel hedefler geliştirmeyi mümkün kılar. Bu yüzden bir sonraki büyük hedefimiz, alzheimer beyinlerinde ve yaşlı beyinlerde bu hattın nasıl çalıştığını daha geniş örneklemle, daha fazla doğrulama katmanıyla ve farklı merkezlerin katkısıyla ortaya koymak. Bunu tek bir laboratuvarın “ben yaptım oldu” işi gibi görmüyorum. Tam tersine, bu alan zaten kolektif ilerliyor. Biz de o kolektif aklın içine bir taş daha koymaya çalışıyoruz. Ve açıkçası ben bu işin en güzel tarafını şurada görüyorum: Her yeni veri, bir kapıyı aralıyor. Kapı aralanınca da yeni sorular geliyor. Tam da bu yüzden, “bir sonraki sorun” biten bir şey değil; büyüyen bir şey. İstersen bunu (Ömer Hayyam’dan) çok sevdiğim dizelerle kapatayım, çünkü ruhumu en iyi o anlatıyor: “Bir sır daha var, çözdüklerimizden başka. Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka. Hiçbir yaptığınla yetinme, geç öteye: Bir şey daha var bütün yapıtlardan başka.”


* REFERANSLAR

Taking Out the Trash – MUSC News (October 2025)

The Brain’s Hidden Drain – Nautilus (November 2025)

Meningeal lymphatic architecture and drainage dynamics surrounding the human middle meningeal artery. iScience – Cell Press (November 2025)  

Unlocking the Brain’s Hidden Drainage System – EurekAlert. The American Association for the Advancement of Science (AAAS) (October 2025)

Non-invasive MR imaging of human brain lymphatic networks with connections to cervical lymph nodes. Nature Communications – Nature Press (January 2022)

A First Glimpse of the Human Brain’s Drains – EurekAlert. The American Association for the Advancement of Science (AAAS) (February 2022)

İlgili İçerikler