Kederin estetiği: Zbigniew Preisner

Kederin estetiği: Zbigniew Preisner

Zbigniew Preisner, Kieslowski’nin filmlerine yaptığı müziklerle tanınmış. Müzikleri “vicdanın sesi” ya da onun bir yankısı. Bazen aklıma geliyor, “sadece bu müziklere film çekilebilir” diye. Ve düşünmeye devam ederim, acaba Kieslowski olmasaydı böyle bir efsaneyi tanıyabilecek miydik diye! Ya da bu müzikler olmasaydı, Kieslowski’nin filmleri bir miktar boynu bükük kalırdı diye. Preisner’in eşi benzeri olmayan Londra konserinin düşündürdükleri ve izlenimler…

Kederin estetiği: Zbigniew Preisner
Zbigniew Preisner'in Guildhall Session Orkestrası ve Korosu ile birlikte verdiği konser

“Şu hayatta hangi ortaklığa hayransın?” diye sorsalar; Krzysztof Kieślowski ile Zbigniew Preisner’in beraber yaptıkları tüm işler, derim. Üstelik bu yanıttan ne pişman olurum ne de ikinci saniye hâlâ “emin miyim?” diye düşünmem bile.

Kieslowski’nin, Veronica’nın İkili Yaşantısı (La Double vie de Véronique), Dekalog (1988), Üçleme (Trois couleurs) Beyaz-Mavi-Kırmızı… Tüm bunlardan kulaklarınıza hatrı gelir Preisner’in müziklerinin. İkisi de birbirinden özel iki Polonyalı ruh. Biri efsane yönetmen, diğeri ise efsane besteci ve kompozitör.

Kişisel olarak tanışmışlığım olamadığı için herhangi bir tasvir ya da kişisel görüş yazamayacağım. (Keşke tanışabilseydim, orası ayrı. Kieslowski için mümkün değil ama şansımı Zbigniew’de denemeye devam ediyorum). İlgilendiğim kısım, sanatlarının bende nasıl vuku bulduğu, bende nasıl yansıdığı. Öncelikle, bu müzikleri dinledim, filmleri izledim deyip üstünkörü geçmek istemiyorum. Çünkü bence her şey bir bütün. Yani, gözlerimin ve kulaklarımın, tüm bu filmleri izleyip, işitip, benliğimde işletilebilmesi için kıymetli desteklerini görmezden gelemem. Bu kısım önemli ve bunu atlayamazdım. Teşekkürler.

Krzysztof Kieślowski ve Zbigniew Preisner

Uzun seneler önceydi, Krzysztof Kieslowski filmleriyle tanışmam üniversite zamanlarıma denk gelir. İlk izlediğimde açıkçası pek bir şey anlamamış ve oldukça karmaşık olduğunu düşünmüştüm. Depresif, kasvetli, umutsuz ve karanlıktı. Anlatılmak isteneni anlayamıyordum. Anlamadıkça da dikkatim dağılıyordu. Çok katmanlı ve oldukça yoğun filmlerdi bunlar. Elbette, izleyeni de yoğuruyordu. Filmlerin müzikleri ise ayrı bir dünyaydı. Tabii o zaman daha bu tür filmlere yabancıyım. Bu filmleri izlemek beni zorluyordu. Sıkılmak değil, anlamakta zorlanmaktı sorun. Ama nedense beni çeken bir şeyler vardı ve vazgeçemiyordum da. Çok çalışılıp, düşünülüp yazılıp çekilen filmlerdi. Üzerine uzun uzun konuşulacak, analiz yapılacak ve beyin fırtınalarının döneceği işlerdi. Vazgeçmedim, defalarca izledim. Ara ara hâlâ izlerim. İzledikçe, zaman geçtikçe, yaşım ilerledikçe, yaşadıklarım farklılaşıp çoğaldıkça ben de değiştim ve müziklerin filme kattığı ruhu sanırım bu zamanlarda daha da görmeye başladım. Belki, sahnelerin müziğe kattıklarını da denebilir.. Hatta öyle bir hâle geldi ki bu müzikler beni kavramaya başladı. Tuttu beni. Sığındığım yer oldu. Bir dulda yarattı bana. Ve çok şeyi sorguladığım yaşlarımdaysa bu efsane müzikleri duymanın beni ilerde dönüştüreceğini hiç tahmin etmemiştim.

Zbigniew Preisner, Kieslowski’nin filmlerine yaptığı müziklerle tanınmış. 1985 senesinde, Polonya’daki sıkıyönetim dönemini anlatan “No End” filmi, beraber çalıştıkları ilk proje. Ve burada Preisner’in müzikleri, arkada çalan ya da olsun diye olan müziklerden değil, hakikaten bir ruh hâlinin anlatıcısı gibi. Uzun yaylı çalgılar ve bir koro sesi duyarız. Üstelik filmden sonra Kieslowski, Preisner’in müziği için; “Bu filmde benim söyleyemediğim şeyi o söylüyor” der. Öyle ki, Dan Jardine, Cinemania’daki incelemesinde film için, “Devasa bir umutsuzluk çukuru” tavsirini yapmış. Şahane bir tasvir. Ayrıca, son çalıştıkları film de üçlemenin Kırmızı olanı. (Trois Couleurs: Rouge, 1994) Kısa süre sonra da 1996 senesinde Krzysztof Kieślowski hayata veda etti.

Tanışıklıkları bunca yıl içinde ne derin bir dostluğa dönüşmüş. Kieslowski Zbigniew’siz, Zbigniew’de Kieslowski’siz düşünülemez.

Krzysztof Kieślowski ve Zbigniew Preisner

Çok sayıda filmde beraber çalışmışlar. Adeta birbirlerini tamamlar gibi. Onun söyleyemediğini o, diğerinin söylemediğini de diğeri söyler gibi.  Sahnelere yazılmış müzik eserleri, acının, umudun ve umutsuzluğun bedene en net bürünmüş hâlini yaşatıyordu bana. Bazen filmlerin içinden çıkmak istemiyordum. Çünkü film, müzikleriyle beraber sanki beni, unuttuğum yaşantımda bazı şeyleri hatırlamaya itiyordu. Ya da içimdeki gücü dürtüyordu. Çok sevgili Birhan Keskin’in söylediği gibi “Dürtme içimdeki narı, üstümde beyaz gömlek var” dizesi, bu noktada beni çok bürüyor gibi.

Umutsuzluktaki umut

Beni öyle bir dürttü ki, öyle bir dürttü ki şöyle anlatayım. 2015 senesiydi, Kardeşini Doğurmak kitabına çalıştığım zamanlardı. Tabii çok zor da bir işti. Dipsiz bir kuyuya girmiştim. Işığı bulmaya çalışıyordum. Bu kitaba emek vermek, kendimden vermek, röportaj yaptığım insanların bende yaşattığı duygularda kalmak, oradan çıkmak istemediğim için Burgazada’ya taşınmıştım. Ve üç sene boyunca kitabı yazarken dinlediğim üç müzisyen oldu. Onlardan biri Zbigniew Preisner’di. Sanki onu dinledikçe, umutsuzluktaki umudu çekip çıkaracak gücü buluyordum. Bu güce yaklaştıkça bırakmadım, bu duygudan da hiçbir zaman çıkmadım.

Aslında parçalar zamanla birleşmişti. Yaşayarak farkına varıyordum. Mesela Samsun’a bir savcıyla röportaja gittiğimde köy yollarında Zbigniew dinledim, Antalya’ya, çocuğunun yaşadığı istismarı anlatacak anne babayla buluşmaya giderken de ve Sincan Cezaevi yolundayken de. Adada yaşadığım dönemde uzaktan İstanbul’u izlerdim. Akşamları, pek çok evin ışığı yanardı ve ben de İstanbul’un karada kalan tarafına doğru, “tüm kötülükleri yeneceğim göreceksin” diye seslenirdim. Öyle bir güç bulmuştum kendimde. Ne yorulurdum ne de duygularıma yenik düşerdim. Çünkü bir ışık olmalıydı, olmak zorundaydı. İnsanların gözyaşlarını silmek değildi bu ışık, o yaşların akmamasıydı. İçimde bir dev yetişiyormuş gibiydi. “Bunu bir müzik yapar mı?” dediğinizi duyar gibiyim. Evet yapar, bana yaptı. Hâlâ hayattayım ve bunun canlı yaşayanıyım. Çok anlam yüklediğimi de düşünebilirsiniz. Ama öyle değil. Bu ilaç gibi bir şeydi ve zamanla kulaklarımdan girip kararlarıma kadar yaşadı. Müziklerdeki kasvet beni daha da bırakmamaya itti. Bittiğim, altından kalkamayacağını düşündüğüm zamanlarda müziğin içindeki umutsuzluğun bende yarattığı umut, ışığım ve gücüm oldu.

Zbigniew Preisner

Adada kiraladığım Osman Bey’in biraz tepede olan evinin duvarları, tüm kâbuslarıma, yorgunluklarıma, gözyaşlarıma, artık yapamayacağımı düşünmeme ama vazgeçmeyişlerime, yazmaya çalıştığım kitabın belki de kimse tarafından görülmeyecek, yok sayılacak olması duygusuyla nasıl başa çıkmaya çalıştığıma şahit. Hatta dünyanın ne kadar kötü bir yer olduğunu, kuyuya girdikçe daha da görüp bağıra bağıra ağlamalarıma da. Gece üçlerde ve dörtlerde evden çıkıp adada yürüyüşler yapardım. Paslanmış sokak lambaları, sarı ve kısık ışığıyla etrafı belli belirsiz gösterirdi. Sinsi bir sis etrafta dolaşır, kediler, kuşlar, o güzelim köpekler uyur ama kötülük uyumazdı. İyilik ise kötülüğün bir gün olmayacağı umuduyla uykuya geçerdi.. Çünkü ölene kadar umut vardı.

Ve Londra’da eşi benzeri olmayan konser

Kitabı yazarken dinlediğim üç kişiden diğeri de Elenie Karaindreu’ydu. Seneler evvel, kitap çıktıktan sonraydı Cemal Reşit Rey’de bir konser verdi. Tanışıp kitabımı vermiştim ve ona müziklerinin bende yarattığı duygudan söz etmiştim. Kocaman sarılmıştı bana. Adeta “iyi ki” yüklü bir kucaklaşmaydı.

Bence Zbigniew’in müzikleri de “vicdanın sesi” ya da onun bir yankısı. Bazen aklıma geliyor, “sadece bu müziklere film çekilebilir” diye. Ve düşünmeye devam ederim, acaba Kieslowski olmasaydı böyle bir efsaneyi tanıyabilecek miydik, diye! Ya da bu müzikler olmasaydı, Kieslowski’nin filmleri bir miktar boynu bükük kalırdı diye.

Geçtiğimiz seneydi, Zbigniew Preisner İstanbul’da bir konser verecekti. Onunla röportaj yapma hayalini kurmuştum ve zihnimden ona soracağım sorular jet hızıyla bile geçmişti. “Nereden başlasam acaba” dediğimi de hatırlıyorum. Ama konser son dakikada iptal oldu. Durduk yere mutlu olmuş ve bir anda bunu kaybetmiştim. Meğer daha güzeli olacağı içinmiş. Bilmiyordum. Çünkü geçtiğimiz pazar günü onu, Londra’nın en sevdiğim Sanat Merkezi olan Barbican’da izledim. 70. doğum günü kutlamaları kapsamında konser verdi. Konser vereceği haberini okuduğumda içimde dallanan duygu tomurcuklarını sır gibi saklıyorum hâlâ.

Guildhall Session Orkestrası ve Korosu ile birlikte verdiği bu eşi benzeri olmayan konserde salon hıncahınç doluydu. Bazı eserleri Lisa Gerrard seslendirdi. Zbigniew, dostu Kieslowski’nin ardından,1998 senesinde yaptığı bir ağıt albüm olan Requiem for My Friend’den eserleri de dinleyiciye sundu. Ama sözlü eserler icra edilirken, benim için asıl bomba soprano Edyta Krzemień oldu. Çünkü onun sesi salonda yankılandıkça gözlerimi kapattım ve öyle yerlere gittim ki zannederim hâlâ buralarda değilim.

Zbigniew Preisner'in Guildhall Session Orkestrası ve Korosu ile birlikte verdiği konser

Ayrıca konserin sonlarında Zbigniew, Kieslowski’yle 17 filmde beraber çalıştıklarını söyledi. Konser bittiğinde ise yaklaşık 10 dakika ayakta alkışlandı.

İyi ki doğdun Zbigniew Preisner…


(Konser başlamadan birkaç dakika önce, yanımdaki Polonyalı bir adama, “İnanılmaz bir an değil mi” dedim ve “Evet, çok güzel salon” dedi. Meğerse aklı, ikimizin arasındaki boş kalan partnerinin koltuğundaymış. “Çok şanssızmış” dedim ama bana “Hayır ben daha çok şanssızım” dedi… Hepimizin dünyası ne kadar da başka.)

İlgili İçerikler