Melissa Kenter, babası Müşfik Kenter’i ve sahnelediği ‘Züleyha’yı anlatıyor: Belki ensesti bilsem bu oyunu yapamazdım!

Melissa Kenter, babası Müşfik Kenter’i ve sahnelediği ‘Züleyha’yı anlatıyor: Belki ensesti bilsem bu oyunu yapamazdım!

“Biz genelde tanıdığımız duygulardan oluştururuz karakteri. Ensest ise benim bildiğim bir duygu ve durum değil… O kadının ne hissettiğini, o çocuğun ne hissettiğini bulmak çok zorladı beni. Oynadığım en zor rollerden biridir Züleyha… Müşfik Kenter’in hem babam hem hocam olması çok zordu tabii ki. Babam benim hiçbir sınavımda oturmadı. Hep çıktı gitti salondan. Bana hiç not vermedi…”

Melissa Kenter, babası Müşfik Kenter’i ve sahnelediği ‘Züleyha’yı anlatıyor: Belki ensesti bilsem bu oyunu yapamazdım!
Melissa Kenter

Geçen akşam Londra’da bir oyun izlemeye gittim ve şimdi size her şeyi olduğu gibi anlatacağım.

O gün, bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Hava kararmıştı. Ve ben kuzeyden güneybatıya doğru geçiyordum. Etrafta koşuşturan ve trenlerine, otobüslerine yetişmeye çalışan insanları görüyordum. Muhtemelen çoğu işten ve okuldan çıkmıştı. Çevremde çok hareket vardı. Hayat akıyordu tabii. İnsanlar evlerine gidecek, aileleriyle yemek yiyecek, televizyonda sevdikleri bir filmi açacak ve sonra da uyuyacak, ertesi güne uyanacaklardı. Hareket bu kadar çokken, benim kafam tek bir noktada takılı kalmıştı. İşte o nokta, beynimin orasına sonsuza kadar mıhlanmıştı sanki. İnsanlara ve olanlara böyle dışarıdan bakınca her şey yolunda görünüyordu, ama tam da o anda yolunda gitmeyen çok şeyler oluyordu, biliyorum. Dünyanın her yerinde ya da herhangi bir yerinde. Bunlardan yalnızca biri ise, aile içinde yaşananlardı. Hep gizli kalacak olanlar, konuşulmayacaklar ve aile sırrı adını taktıkları kötülüklerdi.

Karşımda ise adeta dünyanın yükünü omuzlarımda hissettiren bir oyun vardı. Züleyha. Ben yalnızca bu oyunu izlediğimde böyle hissettiysem tüm bunlara maruz kalan Züleyha’yı düşünün bir de. Bu oyun tek kişilik bir performanstı. Türkiye’nin güneyindeki şehirlerden birinde yaşanmış, tamamen gerçek bir olay.

Buraya kadar söylediklerimden zaten tahmin ettiğinizi biliyorum, ancak söylemek isterim ki yine de, bu olay bir ensest hikâyesi. Sahnede Züleyha’yı oynayan kişi ise Melissa Kenter. Tüm duygu geçişlerini bu denli izleyiciye geçiren ve içinde olduğu karakteri böylesine sahiplenerek yaşatan kişinin gözlerinin içine bakmak ve onunla konuşmak istedim. Bu konu zaten yumuşak karnım. Bu role nasıl çalıştığını, bu duygularda nasıl kaldığını merak ediyordum. Diyebilirsiniz ki, “Tiyatrocu olduğu için çok normal değil mi?” Elbette haklısınız, ancak ben yine de bunu bize ulaştıran kişinin duygularını da dinleyip anlamak istedim. Söyleşimizde, diğer oyunları ve babası Müşfik Kenter ile olan ilişkisini de konuştuk. Oyundan birkaç gün sonra buluştuk. Ona kitabımı hediye ettim ve anlamlı bir yere gittiğini biliyorum. Vakit kaybetmeden hemen sormaya başladım…

Büşra Sanay (solda) ve Melissa Kenter

- Züleyha’yı uzun uzun konuşacağız ama öncelikle, Türkiye’de sahnelerdeyken yedi sene önce İngiltere’ye taşınmaya karar veriyorsunuz. Neden İngiltere?

Bir oğlum var ve üniversiteyi burada okusun istemiştim. Sonra öğrendim ki, buranın vatandaşı olan bir öğrenci ve yurtdışından gelen bir öğrencinin üniversiteye ödeyeceği fiyatlar çok farklı. İşte o dönemde buraya taşınmaya karar verdim. Sonra oğlum buradaki altı üniversiteden kabul aldı, ancak  “Ben Hollanda’ya gideceğim” dedi ve gitti. Ben de burada boşu boşuna kalmış oldum.

- Sanıyorum Ankara Anlaşmalısınız. Sanatçı vizesi almayı neden düşünmediniz?

O zaman bana kimse söylemedi sanatçı vizesi olduğunu. Bilseydim öyle gelirdim, çünkü Ankara Anlaşması’ndan çok daha kolay. Bakıyorum da bir sürü insan sanatçı vizesiyle burada kalıyor.

- Buraya geldikten sonra işinizi daha az mı yapar oldunuz?

Aslında değil. Ben özel tiyatro kökenliyim ve hep öyle çalıştım. Türkiye’de özel tiyatrolar bundan 25 sene öncesi gibi çalışmıyor artık. Yani şöyle söyleyeyim, biz haftanın 5 günü 10 oyun oynardık. Ve her gün neredeyse farklı şehirlerde olurduk. Ama 2000’li yılların başından bu yana olan şey şu; “Cuma akşamı hangi dizi var, ona göre oyun koysak mı koymasak mı” diye düşünmeye başlar hale gelmiştik. Çünkü özel tiyatro yapıyorsanız oyunun şalterini açmak demek, elektriği işleyecek demek, orada çalışan insana ödeme yapacaksın demek. Bunlar büyük masraflar.

“Televizyon maalesef özel tiyatroları bitirdi”

Eskisi gibi zaten oyun oynayamıyordum Türkiye’de. Buraya geldiğim ilk sene amatörlerle bir oyun yönettim. Ondan sonra da zaten Züleyha’yı Türkçe yaptım. 2019’da başladım. Sonra pandemi patladı ve bitmek üzereyken de Türkiye’de “Benim Annem En Çok Abimi Sevdi” oyununu çıkardım. O da, kadına şiddet ve Cumartesi Anneleri üzerineydi. Seyirciye ters köşe yapan bir oyun oldu. Çünkü bunun tanıtımını yapmaya başladığımda, sosyal medyada paylaşımın altına, “Ee ne var, benim annem de en çok abimi sevdi” gibi yorumlar geliyordu. Oyunun konusunun düşündükleriyle alakası yok, çünkü anne, Cumartesi Annesi. İki sezon bunu oynadım.

- Benim Annem En Çok Abimi Sevdi oyununuzu Türkiye’de bir kez ve sonrasında hep burada oynadınız. Buradaki izleyici tepkisi ve etkisi nasıldı oyuna?

Biliyorsunuz en iyi reklam, fısıltıdır. İlk hafta klasik bir Türk ailesini izlemeye gideceğiz moduyla oyuna gelen insanlar hiç beklemedikleri bir hikâyeyle karşılaştı. Sonrasında oyunlar hep dolu geçti. Hatta bana, “Bu kadar ağır drama oynuyorsun nasıl dolduruyorsun, bulamadın mı daha keyifli bir şey” diyorlardı, ama geliyorlardı. Türk seyircisi beni burada seviyor ama tiyatroya çok fazla gitmiyorlar. Tabii ki herkesin kendi tercihi ama “Tiyatroya 15-20 pound vereceğime, giderim rakılı meyhanede, canlı müzik olan yerde 60 pound öder felekten gece çalarım” diyorlar. İki şeyin aynı kefeye konulması çok keyifsiz. İki sene önce 15 Pound’a biletlerimi satıyordum ve “Çok pahalı” diyorlardı. Canlı performans izliyorsunuz ve bu çok önemli. Evet dolu oynadım oyunları ama sonrasında duyduklarım üzücüydü. “Çok pahalı” diyen oluyordu, “Bizi davet etsene” diyenler bile oluyordu. Ben ödenekli tiyatro değilim ki, kimse benim cebime maaş koymuyor.

Sonrasında başka oyun var mı?

Tabii, bir komedi yapmamı çok istediler. Okuldan bir arkadaşımla “Sosyal Mesafede Aşk” isminde bir oyun çıkardık. Kimse gelmedi. İnanamadım. Toplasan 500 kişi izlemiş izlememiştir ve sonra da kaldırdık oyunu. Ardından Züleyha’nın İngilizce performansıyla da yeniden izleyici karşısındayım.

Melissa Kenter, Züleyha’dan…

- Züleyha, gerçek bir hikâyeyken oyuna nasıl dönüştü? İlk ne zaman yazıldı ve sahnelendi?

2017 yılında Hüseyin Erdoğan yazdı. O dönemde Ankara Devlet Tiyatrosu’nda dramaturg olarak çalışıyordu. Tanışmamıştık. Ben de o dönem tek kişilik bir kadın oyunu arıyordum. Okuldan bir arkadaşıma yazdım. Devlet Tiyatrosu’nda oynayan arkadaşlarımıza daha fazla oyun geliyor, çünkü Devlet Tiyatrosu’nun kitaplığına ve arşive de bırakılıyor bu oyunlar. Sonra Züleyha bana ulaştı. Oyunu okudum ve oyuna aşık oldum.

“Belki ensesti bilsem bu oyunu yapamazdım”

- Sizi en çok neyi etkiledi bu oyunun?

Bunu yapmalıyım ve bu insanların sesi olmalıyım, dedim. Bir de çok fazla duygu geçişleri var, her kadın oyuncunun oynamak isteyebileceği bir oyun bence. Ama benim karar verme sebebim, bu hikâyeyi dillendirmek istemekti. Tek perde ve hiç kesilmeden iki saat sürecek bir oyundu. Ama böyle bir hikâyeyi iki saat kimseye izlettiremezsiniz. O sebeple, kısalttım.

“Oyundan birkaç gün sonra buluştuk. Ona kitabımı hediye ettim ve anlamlı bir yere gittiğini biliyorum…”

- Peki Hüseyin Erdoğan’a hikâye nasıl ulaşıyor?

Züleyha gerçekte bir müzisyen. Meyhanelerde müzik yapan bir grubun içinde. Ve bu olay köyde ya da eğitim seviyesi düşük bir evde yaşanmıyor. Kimyager bir babanın kızı ve yaşanan olayı anne de teyze de herkes biliyor. Ama annesi kızına, “Aile sırrı, sus” diyor! Züleyha, kendi kardeşini doğuran bir kız çocuğu! Sonra meyhane masalarında, erkeklerin arasında, sokaklarda geçmiş yazık bir hayat yaşıyor.

- Bu oyunun İngiltere’de Türkçesini de oynadınız ve şimdi İngilizce performans gösteriyorsunuz. Dolayısıyla yabancı izleyiciye ulaşıyorsunuz demek bu. İzleyiciye dair gözlemlerinizi paylaşır mısınız?

Türkçesini, ekim ayından mayıs ayına kadar her hafta iki sene oynadım. Seyircinin tepkisi çok iyiydi. Türk seyirci çok ağlıyor oyunun sonunda. İngilizce adaptasyonunda ise oyunun etkisinde kalan izleyicileri gözlemliyorum. Oyun sonrasında konuşuyoruz, izleyicilerle. Ama dili biraz daha yumuşak oldu İngilizce versiyonunda.

- Neden?

Ben açıkçası İngiliz seyircisini tanımıyordum. Onların biraz farklı olduğunu ve İngiliz seyirciye bu kadar ağır konuşulmayacağını söylediler bana. Tabii  daha önce İngiliz seyirciye oynamadığım için de “Siz öyle diyorsanız öyle olsun” dedim. Ama oyunu oynamaya başladıktan sonra attığımız yerlerin atılmaması gerektiğine karar verdim. Çünkü “Bu oyunu insanlar rahatsız olsun diye yapıyorum. Onları bu konuyu düşünmeye itmek istiyorum.”

“Züleyha belki yan komşumuz, belki markette önümüzdeki kişi”

- Kendinizi role nasıl hazırladınız?

Züleyha’yı oyuncu olarak çalışmak beni çok zorladı. Biz genelde tanıdığımız duygulardan oluştururuz karakteri. Ensest ise benim bildiğim bir duygu ve durum değil. Ölümü bilirsin, etrafımızda birileri ölmüştür ama ensesti bilmek… Belki ensesti bilsem bu oyunu yapamazdım. O kadının ne hissettiğini, o çocuğun ne hissettiğini bulmak çok zorladı beni. Oynadığım en zor rollerden biridir Züleyha. Bu oyunu Türkiye gibi bir ülkede çıkıp oynamak da kolay bir iş değil. Politik tiyatroyu seviyorum. Kadınların dili olmak istedim, hayat beni öyle getirdi. Seyirci oyundan çıkıp, ertesi güne kadar oyunumuz hakkında konuşuyor. Bu, bir şeydir. Farkındalık yaratmak önemli. Züleyha belki yan komşumuz belki markette önümüzdeki kişi. Kimse konuşmuyor, birileri konuşmalı.

- Üstelik aynı zamanda ilk İngilizce performansınız bu oyun. Nasıl bir tempoyla çalıştınız?

Role çok yoğun çalıştım ve yapımcım Oğuzhan Güler de bana güvendi, destekledi ve bu oyunu sahneledim. Ayrıca oyunumuz geçtiğimiz günlerde The Pub Theatre Ödülü alan yerde gerçekleşti. Ki, İngiltere’de parasını verseniz de istediğiniz yerde oyununuzu oynayamazsınız. Çok fazla prosedürleri var sizi kabul etmeleri için. Biz hepsinden kabul aldık ve sonrasında izleyiciyle bir araya geldik. Oyunu sahnelediğimiz yer olan The Tabard’da oynayan oyunların çoğu ödüllü. Bizim dışımızda burada Sheakspare ve Sharlock Holmes oynuyor. Daha ziyade klasik İngiliz oyunları oluyor. Oyunumuz 12 kez sahnede olacak ve 8 Kasım’da ise bu sahnede Züleyha son kez izleyiciyle bir araya gelecek. Ayrıca Off West end Awards’ın ilgisi bizi çok mutlu etti. Oradan iki temsilci oyunumuzu izlemeye geldi ve belki Züleyha’nın ve Züleyha gibi mağdur edilen insanların seslerini daha da fazla yerde duyurmamıza imkân kılabilir bu. (The Offies ödülleri -Londra’daki bağımsız tiyatroları, yani “West End”in büyük, ticari sahneleri dışında kalan üretimleri onurlandıran- prestijli ödüllerdir. Amacı da, büyük prodüksiyon bütçelerine sahip olmayan ama yaratıcılığı, özgünlüğü ve sahne cesaretiyle öne çıkan tiyatroları görünür kılmak.)

- Oynadığınız “Benim Annem En Çok Abimi Sevdi” ve “Züleyha”, bu oyunlar hem psikolojik hem sosyolojik olarak ve politik olarak da oldukça derin. Bu tür oyunları tercih etmenizin bir sebebi var mı?

Birilerinin elini taşın altına sokması gerektiğini düşünüyorum. Ensest zaten kimsenin konuşmak istemediği bir hikâye. Birileri bu çocukların sesi olmalı. Birileri anlatmalı insanlara o kapılar ardında neler yaşandığını. Kimse bilmek istemiyor, niçin? Ensest uzun yıllardır var belki ama şimdi daha çok duyuyoruz. Çünkü sosyal medya var. Köyde bile gizli kalmıyor artık ensest ama kalanlar da var. Sesini çıkaramayan binlerce çocuk olduğuna eminim. Ve hükümet maalesef, bu konu onların kırmızı çizgisi gibi.

- Neden böyle düşünüyorsunuz?

Çünkü, çocuklara tecavüz edilirken, bir kereden bir şey olmaz diyen insanlar var. “Çocuğun rızası var” diye bu hükümetin bakanı açıklama yaparsa siz ne düşünürsünüz? Başka bir şey düşünebilir misiniz? Bu yalnızca Türkiye’nin değil insanlığın büyük bir sorunu. Züleyha’yı oynamaya karar verdiğimde demiştim ki, bir anne, bir teyze, bir abla bile bir şey değiştirmeye kalksın, ben doğru bir şey yapmış olacağım. Yoksa derdimiz tiyatrodan meşhur olmak, çok paralar kazanmak değil. Zaten tiyatro öyle bir sanat dalı da değil.

Türk Tiyatrosu’nun büyük isimlerinden Müşfik Kenter (1932-2012) ve kızı oyuncu Melissa Kenter

- Tiyatroyu tercih etmenizde babanız Müşfik Kenter ve halanız Yıldız Kenter’in nasıl bir etkisi var?

Bana kimse “Tiyatro yapar mısın?” ya da “Ne yapmak istersin?” diye sormadı. Tiyatrodan para kazanmaya 15 yaşımda başladım. Hürriyet Gazetesi Çocuk Tiyatrosu’nda. “Ay Vasal May Masal” adındaki oyunu hiç unutmam. İlkokul bittikten sonra Robert Kolej’i kazanmıştım. Ama ben babama “Konservatuvara gireceğim piyano çalacağım” dedim. Kimse bana, “Kızım bu kazandığın okullar iyi okullar, burada bir eğitim al, sonra onu yaparsın” demedi. 9,5 yaşındaydım, babam elimden tuttu, beni rahmetli Muammer Sun’un konservatuara hazırlık dersleri verdiği Levent’te bir villası vardı, Muammer hocaya teslim etti beni ve ben iki ay hazırlık sınavlarına çalıştıktan sonra piyano bölümünü kazandım. Ama zaten tiyatronun içindeydim. 1981 yılında ben dokuz yaşındayken, babam Orhan Veli çalışıyor. Babam sabah 4.30’da kalkardı ezber yapmak için, ben de uyanırdım. Giderdim yanına ve ona ezber tutardım. Hürriyet Gazetesi Çocuk Tiyatrosu’ndan sonra da babamın tüm tek kişilik oyunlarında ona asistanlık yapmaya başladım. O da benim şansımdı. Çok güzel çalıştık beraber. Aynı zamanda okulda da hocamdı. Sonra meslektaşım olarak uzun yıllar aynı sahnede oynadık. Ramiz’le Julide, Oyunun Oyunu, Martı bunlardan bazıları ve üç-dört sezon oynadığımız oyunlardı.

“Babam bana hiç not vermedi, her sınavımda çekip gitti salondan”

- Babanız Müşfik Kenter’le aynı sahneyi paylaşmak nasıl bir duygu ya da durum yaşatıyordu size?

Muhteşemdi. Tabii ki çok zordu da hem babam hem hocam olması. Mesela babam benim hiçbir sınavımda oturmadı. Hep çıktı gitti salondan. Bana hiç not vermedi. Ama güzel bir ortalamayla mezun oldum. Sonuçta tiyatro sahnesi bambaşka bir yer. Başka her türlü mesleklerde birilerine belki torpil geçebilirsiniz, ama iş sanat olduğu zaman sadece tiyatro sahnesi değil babanız kemancı da olsa ve sen o sahneye çıktığında keman çalamazsan ya da kulağın yoksa, torpil de yapsan yürümez bu işler. Konservatuara giriş parçalarımı onunla çalıştım.

Türk Tiyatro tarihinde iz bırakan Yıldız Kenter (1928-2019) ve yeğeni Melissa Kenter

- Son olarak, sizin tiyatroya başladığınız döneme bakıp ve bir de şimdiye bakınca, sizce tiyatronun bugünün dünyasında hâlâ dönüştürücü bir gücü var mı? Ayrıca bundan 25 yıl öncesini konuştuk ama bundan 25 yıl sonra tiyatroyu nerede görüyorsunuz?

Çok hızlı yaşayan bireyler hâline geldik ama yine de tiyatro hâlâ çok güçlü bir sanat. Herkes her şeyi hemen yapmak istiyor, ellerimizle akıllı telefonlar var bilgiyi hemen ulaşabiliyoruz, kendimizi yormuyoruz. Eskisi gibi ansiklopedi karıştırmıyoruz ama hâlâ bir tiyatro seyircisi olduğuna göre, hâlâ canlı performans yapılabildiğine göre evet tiyatro hâlâ çok güçlü bence. 25 yıl sonra da tiyatro yerinde olacak çünkü, Antik Yunan’dan başlayan bir sanattan bahsediyoruz. 25 sene 250 sene sonra bile insanların tiyatroya, sanata olan ihtiyacı devam ediyor olacak.

Melissa Kenter, babası Müşfik Kenter’le aynı sahnede

İlgili İçerikler