Selçuk Mızraklı, Kürt siyasetinde önemli bir figür. Siverek’ten Eskişehir’e oradan Hacettepe Üniversitesi’ne, Diyarbakır’a varan hayatında siyaset hep oldu. Kendi deyimiyle “hekimlikten de siyasetten de emekli olunmuyor.” Edirne Cezaevi’nde Selahattin Demirtaş’la 4 yıl 8 ay, 7/24 vakit geçiren, cezaevinden çıktıktan sonra bütün söyleşilerinde Demirtaş’ı hep hatırlatan, bir anlamda ‘elçi’ duygusu veren Selçuk Mızraklı’yla sadece dört ay belediye eş başkanı olarak görev yaptığı Diyarbakır’da görüştüm. Yedi yıl sonra; uzun yıllarını geçirdiği, milletvekili ve belediye eş başkanı olarak seçildiği Diyarbakır’a yeniden dönen Mızraklı’yla çözüm sürecini, barış meselesini, demokrasi ve süreç arasındaki bağı, Demirtaş’ın mesajlarının anlamına konuştuk. ‘Demirtaş ve Öcalan ayrımı’ polemiğinin hiç gündemden düşmediği cari durumda bir karşıtlık olup olmadığını sormamak olmazdı, sordum da… Demirtaş’ın tahliyesi ile sürecin sahiciliği arasındaki bağa vurgu yaparken kayyım uygulamaları, Barış Akademisyenleri gibi başlıklarda adım atılmamasın eleştirdi Selçuk Mızraklı. Sık sık hukuk devleti, hukuk güvencesine vurgu yaptı. Amedspor’un Beşiktaş karşısındaki galibiyeti sonrası attığı tweete dönük eleştirilere de yanıt verdi.
“Ahdetmiştim, cezaevinden çıkınca Diyarbakır peynir ve ekmeğini yedim”
-Sayın Mızraklı… 2022’de yaptığımız söyleşide çıktığınız ilk gün ne yapmak istediğinizi sormuştum. Ve yanıtınız ‘Gök kadar yüce, toprak kadar aziz, umutlu, onurlu ve dirençli ve yürekli çocukları, kadın ve erkekleri, zılgıtları, halayları özledim. Beraberce peynir ekmek yiyeceğiz’ demiştiniz. 8 Eylül’de tahliye oldunuz. Nasıl geçiyor günleriniz. Peynir-ekmek yiyebildiniz mi beraberce?
Cezaevinin kapısından çıktığım andan itibaren, gerek Edirne'de buluşmalarımız gerek İstanbul'da sevgili Sırrı Süreyya'nın kabrini ziyaretimizdeki insanlar, İstanbul Havalimanı'nda, Amed’deki karşılamadan sonraki şehrin içinde buluştuğumuz insanların gözlerindeki gülümsemeler, esasında bir umudu, yarının daha iyi ve güzel olabileceğine dair bir hükmü ve coşkuyu taşıyordu. Geri döndüğüm zaman o yürekleri bıraktığım kadar canlı, heyecanlı bulabilecek miyim diye sorgularken eskisinden daha güçlü buldum. Peynir ekmek de yedim. Fırsat bulup o insanlarla yedim demeyeyim. Ahdetmiştim, buranın ekmek ve peynirini evimde yedim. Bir de belediyede çalıştığım dönemde dışarıdan yemek getirilmesini, onun da bir masraf olarak belediye kalemi yazılmasını hiç kabul edemediğim, arkadaşlarım da kabul edemediği için kendi ceplerinden aldıkları para ile peynir, ekmek, domates, karpuz, kavun yerdik. Biraz da oraya göndermedir peynir-ekmek.
“AKP ve MHP’den bugüne kadar arayan ve gelen olmadı”
-Tahliye sonrası 1 Ekim 2024’ten beri devam eden sürecin ruhuna uygun olarak AKP ve MHP’den arayan oldu mu?
Ekrem İmamoğlu sevincini ifade eden bir tweet atmıştı. Keza Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan kardeşim de tweet atmıştı. Yeni Parti yönetimi, başta Özgür Özel olmak üzere birçok arkadaş veya CHP'nin içindeki birçok arkadaş aradı. DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan da aradı, kimi DEVA’lı vekiller ziyarete geldiler. Diğer Kürt partilerinden hem arayanlar hem gelenler oldu. Dolayısıyla bıraktığınız geçmiş bıraktığınız mazinin yanı sıra bir de bu dönemin ihtiyacı olan, herkesin birbiriyle buluşabilmesi gerekiyor. Herkesin birbiriyle müzakere edebilme ehliyetini geliştirmesi gerekiyor. Müzakereye kendinizi kapattığınız andan itibaren sadece kutuplaşmayı beslersiniz. Bunun farkında olan bir yerden insani olan birtakım edimleri bile devre dışı bırakmak zaten kabul edilebilir bir tutum değil. Benim de ne ahlakıma ne de anlayışıma uyar. AKP ve MHP'den bugüne kadar arayan veya gelen olmadı. Muhtemelen belli bazı şeylerin tekamüliyetini bekliyorlardır. Günü geldiğinde onlardan da bu konuda birtakım şeyler gelişirse hiç garipsemem.
Yakın zamanda tahliye edilen eski Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Dr. Selçuk Mızraklı (sağda) ve T24 yazarı Candan Yıldız
“Su tahliye sistemlerinden uyuşturucu kullanım haritalaması yapıyorduk”
-Çok sevdiğiniz Diyarbakır’da, Amed’desiniz. Türkiye gibi siyasette radikal şeylerin dönüştüğü bir yedi yılı siz içeride geçirdiniz. Diyarbakır’a gelirken uçakta üç jandarma 13-14 yaşında bir çocuğu getiriyordu. 2000’lerin başında Diyarbakır’da yeni nesil çeteler, uyuşturucu, yoksulluk ve sınıfsal ayrımlar çok konuşulmazdı. Şimdi ise konuşuluyor. Yedi yıl sonra nasıl bir Diyarbakır buldunuz?
Mesleğimin dili ile konuşursam koruyucu hekimlik, önleyici hekimlik, tedavi edici hekimlik diye tasnif ederiz. Örneğin aşılama korumaya dönük bir eğilimken sağlıklı kullanma suyunun, içme suyunun sağlanması da önleyici tıbbi yaklaşım. İstanbul için de söyleyebileceğimiz şey şu; hukuk devre dışı kalmaya başladığında veya hukukun tesis ettiği adalet olmadığı sürece yeni ‘hukuk’ kurumlarının devreye gireceğini ve bunun da kaotik sonuçları olabileceğini öteden beri söylüyoruz. Pandemi varsa eğer bir yerde sadece İstanbul'la sınırlı kalmayacağını, Türkiye'nin birçok kentine ama özellikle daha çok kırılganlıklar taşıyan veya sınıflar arası farkların çok daha çarpıcı olduğu yerlerde daha boy vereceğini öngörmek çok zor bir şey değildi.
Bu coğrafyanın kendine özgü geçmişine baktığınız zaman korucu aşiretlerinin olduğu, korucu imtiyazlarının olduğu, güvenlik aygıtına sırtını yaslamış birtakım kesimlerin zaman zaman hukuk dışı edimler içine girebileceğini öngörmek çok zor değildir. Dolayısıyla bugün yaşananlar öngörülmeyen, bilinmeyen durumlar değildi. Bunlar kendiliğinden olmadı. Bir meteor taşıyla gelip de Diyarbakır'ın ortasına düşmedi. Türkiye'deki bütünden bağımsız değil. Diyarbakır'da ve bölgede bunun hayat bulması için fauna da flora da çok fazlasıyla müsaitti demin saydığım faktörler nedeniyle. Dolayısıyla hem toplumun refleksi veya toplumun bu konuda kendini bağışıklama mekanizmaları, hem kurumların devreye girmesi, onların bağışıklayıcı mekanizmaları yetmez. Aynı zamanda merkezi yapının bu konuda gerçekten çok hassas, çok ince ayarlı duruma müdahale etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nde olduğum dönemde arıtma tesisine gittiğimizde orada çok güzel bir laboratuvar vardır. Diyarbakır'ın farklı yerlerindeki tahliye sistemlerine birtakım sensörler yerleştiriyorsunuz. Oralardan aldığınız numuneler üzerinden nerelerde uyuşturucu atıkları yoğunlaşıyor, onu ölçümleme şansınız var. Örneğin bir yerde yüksek bulduk yerel yönetim olarak direkt yapabileceğimiz bir aksiyon var mı, yok. Orada güvenlik aygıtının devreye girmesi bizim bu ölçümlerimizi aktardığımızda oradan nitelikli sonuç alıcı adımların gelmesi gerekiyor. Bu işin bir yanı… Kötülüklere bulaşmış olanların ondan kurtarılması ama aynı zamanda da bunu üreten koşullara dönük faslı var ki asıl herkesin odaklanması gereken yer orası. Kolay para kazanma veya kısa yoldan köşeyi dönme ya da bu kirli yol ve yöntemleri meşru kabul edebilme hastalığından kurtarabilecek çok daha nitelikli adımlara ihtiyaç var.
-Burada siyasete bir rol biçiyorsunuz değil mi? Merkezi yönetim derken hem DEM Parti hem de yerel yönetimleri devre dışı bırakmıyorsunuz sanırım?
Ben de bir belediye başkanı olarak bu adımı atmıştım. Orada teknik düzeyde rolümüz olduğu kadar şehrin gerek zihin dünyasına gerekse duygu dünyasına gerekse ahlaki duruşuna dönük olarak yerel yönetimlerin, kurumsal sivil yapıların sorumluluğu ve katılacakları bir şeyler vardır.
“Hekimlikten ve siyasetten emekli olunmuyor”
-Dört yıl önce yaptığımız o söyleşide yine “O ki bizi siyasi rehine ettiler. Buradan dinçleşerek, gençleşerek, derinleşerek, direnerek başa dik çıkacağız” demiştiniz. Nasıl hissediyorsunuz ve siyasete devam edecek misiniz? Demokratik Cumhuriyet Hareketi’nde olacak mısınız?
Diyarbakır’da bana ‘hocam gençleşmişsiniz’ dediler. Demek ki söylediğimizi bir anlamda gerçekleştirecek adımları atmışız. Hiciv bir yana ben siyasi olarak yasaklıyım. Kamuda çalışmam, bir siyasi parti içinde yer almam mümkün değil. Ama siyasetten de hekimlikten de emekli olunmuyor. Emekli olunmayacağına göre siyasi olan şey de sadece siyasi partide yapılmayacağına göre demokrasi, özgürlük, barış çizgisinin şüphesiz ki yolcularından birisi olacağım. Beraberinde hekimliği tekrardan yapmaya başlayacağım.
-Yorgun değil misiniz?
Ne yorgun demokrat olduk ne yorgun hekim ne de yorgun savaşçı diyeyim.
“Eğer bu ülkede bir kişi hukukun kararına rağmen içeride tutuluyorsa inanın ki siz de içeridesiniz”
-Çıktığınız andan itibaren verdiğiniz bütün söyleşilerde Selahattin Demirtaş'a hep atıf yaptınız. Demirtaş'la 4 yıl 8 ay hücre arkadaşlığınız oldu. Bildiğim kadarıyla yalnız kalıyor artık. Çıktıktan sonra hiç haberleştiniz mi? Bir de sanki Demirtaş’ı temsil ediyor gibisiniz, ne diyeceksiniz?
Avukatlar, giden ziyaretçiler aracılığıyla çok sık haberleştik. Zaten haberleşmememiz aykırı bir durum olurdu. Bazen şöyle bir espriyle anlatıyorum. Eşimle 40 yıla yakındır evliyiz. Ama ikimizin beş gün aralıksız bir odada kaldığı bir durum olmadı. Bir arada kalma hali şüphesiz ki çok büyük etkileşimler üretecektir. Hele hele hem zihni hem de duygu dünyası oldukça zengin olan, yüreği her zaman açık birisi ile kalıyorsanız onunla etkileşimde bulunmamak aykırı olurdu. Zaten şöyle bir metaforumuz vardı. Birbirimizi polenleyeceğiz. Derdimiz arı yapmak olacak. O arıyı süzdüğümüz zaman herkes bunun gerçekten organik bir bal olduğunu, buraya has, buraya özgü, insanların da ağız tadına yaraşır bir bal olduğunu hissedebilmeli. Bunu özellikle söyleyeyim. Siz de Demirtaş’sınız. Eğer bu ülkede bir kişi hukuka rağmen, hukukun kararına rağmen hala içeride tutuluyorsa inanın ki siz de içeridesiniz. Herkes bunu böyle yorumlamalı. Onunla 4 yıl 8 ay beraber kalmış, yürekdaş, fikirdaş olmuş birisi olarak ben de şüphesiz, eksiden de biraz Demirtaş’tım şimdi biraz daha Demirtaş olacağım. Bu ülkede hukuksuzluk ülkenin bir tarafında var iken o gün sırtınızı döndüğünüz hukuksuzluk şu anda bütün ülkeye yayıldığı zaman ‘hawar’ etmeye başladınız. Öngörmeniz gerekirdi.
Hukuksuzluk öyle bir bulaşıcıdır ki artık adres tanımaz, coğrafya tanımaz. Demirtaş, arkadaşları, bu ülkedeki binlerce siyasi kişi cezaevlerinde tutulan veya yurt dışında yaşamaya mahkûm edilmiş olanlar dahil olmak üzere bu ülkede gelecek kurmak isteyen, bu ülkenin geleceğinde var olmak isteyen, bu ülkenin daha iyi, daha mutlu, daha onurlu, insanların kendilerini daha güvende hissedebilecekleri bir ülke olması için yüreği çarpan kişilikler. Dolayısıyla bence biz meseleleri böyle etkileşim ne kadar oldu? Bunun fraksiyon hesabı neydi? Bunun üzerinden bakmamalıyız. Daha iyi bir ülke ortak ufkumuz. Çatışmaların yerini buluşmaların, gerginliklerin yerini uzlaşmaların aldığı bir Türkiye özlemi hepimizde var. Demirtaş bunun siyasi aktör olarak liderliğini yapabilecek ehliyete sahip olduğunu geçmişte de gösterdi. Cezaevinde sessizliğe gömülmeyip her türden katkısını yaparak gösterdi. Dolayısıyla onun da böyle bir yeri, böyle bir geleceği olacaktır.
-Ama yine de hücresinde yalnız ve ona dair bir duygusunu paylaştı mı sizinle?
Biz orada hiç iki kişi kalmadık. Biz cezaevinde iki milyon kişi kaldık, on milyon kişi kaldık dersem kabul edin. Cezaevleri her ne kadar iki kişinin veya tek kişinin kaldığı bir mekân gibi görülse bile inanın Demirtaş'ın yüreğinde o milyonlar var. Milyonların yüreğinde Demirtaş var. Bu duygusal birliktelik gerçekten insana çok ciddi güç aktarıyor. Gelen mektuplarda görüyorsunuz, gelen haberlerde görüyorsunuz. Yaşıyorsunuz ve her gün adeta kendinizi daha güçlü bir şekilde reset ediyorsunuz.
“Çerçeve yasayı MGK onayına bıraktığınızda Montesquieu’nun kemikleri sızlamıştır”
-Demirtaş’ın sizin tahliye haberinizi verdiği o yazıda, o bulmacası bol yazıda ‘kardeşlik’ sorusu için “MGK kararıyla yürürlüğe gireceği zannedilen yıpratılmış, örselenmiş, içi boşaltılmış kolektif duygudur” demişti. Çerçeve yasanın MGK kararıyla yürürlüğe girmesine bir eleştiri olarak yorumladım. ‘Kardeşlik’ ile ‘zor yanıt’ arasında nasıl bir ilişki var ya da ilişkisizlik?
Hukuk dediğimiz şey sadece yasalar manzumesi değildir. Yasama organından çıkan ama yasama organının gücünü adeta tırpanlayan ve etkisizleştiren bir vesayet kurumunun onayına bıraktığınız zaman, MGK onayına bıraktığınız zaman aslında sakatlanmış bir durum var. Montesquieu'nun kemikleri sızlamıştır, mezarında ters dönmüştür demiştim. Yasama bir karar veriyor. Ve siz kalkıyorsunuz bir yere ipotek ediyorsunuz. Atanmışlardan oluşan, başlarında bir seçilmişin olduğu bir yapıdan bahsediyoruz. Aklı başındaki her hukukçu, her siyasetçi, çözüm süreçlerinde bulunmuş ve çaba göstermiş, bu konuda ehliyet biriktirmiş herkes bunun özü itibariyle yanlış olduğunu görür.
İster kardeşlik hukuku ister barış hukuku, isterse onarıcı adalet, ister vicdani adalet deyin, bütün bu sürecin yegâne sigortası hukuka dönüştür. Çünkü bir hukuk dışılık dönemini yaşadık. Herkesin ilk önce buraya bir parmak basması gerekiyor. Bütün siyaset kurumunun parmak basması gerekiyor. Bunu iktidar siyasetçisi için de söylüyorum ki zaman zaman yapıyorlar. Ama ağırlıklı olarak muhalif siyaset de söyleyebilmeli. Aydınlar da entelektüeller de akademisyenler de gazeteciler de işaret ediyorlar. Bu sürecin yegâne sigortası hukuka dönüşün emarelerinin olmasıdır.
Kardeşlik hukuku dediğiniz zaman kendinize neyi reva görüyorsanız kardeşinize de aynı şeyin reva görülmesini bekleme halidir. Hukuk aynı zamanda öngörülebilirlikle tarif edilir. Şimdi bütün bunlar ışığında bakalım. Karar verilmiş, tahliyesi gerekir denilmiş. Üzerinden neredeyse şu an itibariyle bir yıl geçmiş diyelim. Demirtaş hala tahliye edilmemiş. Ne Demirtaş ne Yüksekdağ ne de Kobani davasından içeride bulunan arkadaşlarımız halen bırakılmamışlar. Kardeşlik hukuku diyoruz, kayımlar atanmış. Bu süreçle taban tabana aykırı olan bir durumu onarmaya dönük, telafi etmeye dönük bir niyet beyanı olarak söyleyebileceğim, örneğin kayyımların görevden alınması ve seçilmişlerin hak ettikleri görevlerine iadesi mümkün olmamış.
Kanun hükmünde kararnamelerle görevlerinden uzaklaştırılanlar veya Barış Akademisyenleri gibi üniversitelerinden uzaklaştırılanlar görevlerine iade edilmemiş. Hiçbirisi için özel bir yasa gerekmiyor. Sadece kardeşlik hukuku, barış hukuku veya onarıcı adalet gerekli. Dolayısıyla eğer yanlış ve eksik olanlara işaret etmezsek kendi doğamıza aykırı bir tutum olur.
Diğer yandan sürecin ilerleyebilmesi açısından böyle bir yasanın (Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun) çıkmış olmasını, yasayla kayıt altına alınmış olmasını değerli buluruz. Ama içeriğinin böyle olması itibarıyla da eksiktir. Vurgu bunun üzerinedir. Hukuka dönüş devlet olmanın da temel esasıdır. Devlet hukukla tanımlanır. Bu ister idari olsun ister yasal zemindeki birtakım içtihadi durumlar olsun ama ne olursa olsun hukukun güvencesine ve zırhına her yurttaş kavuşmadığı sürece hiç kimse güvende değildir.
“Çerçeve yasaya MGK onayı şartı sürecin fren balatası gibi…”
-Milli Güvenlik Kurulu uzun yıllar vesayet kurumu olarak nitelendirildi. İktidar tarafından sivil üye sayısı artırıldı. Bu yasanın yürürlüğe girmesi için MGK şartının olması hem iktidar açısından hem de Kürt siyasal hareketi açısından da tezat değil mi?
Tarihsel arka planı itibariyle MGK’nın tesisi 1960'larla beraber Milli Birlik Komitesi ile başlar. Vesayet anlamında söylüyorum. 12 Mart'la beraber bu daha da perçinleşir. 12 Eylül sonrasında adeta yeni bir düzenleme ve yeni bir nizam oluşumu söz konusudur. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin ilk çıkış noktasında buna karşı hakikaten bir direnci vardı.
Şimdi bütün bunlar bir kenarda durmakla beraber ilk kuruluş ayarlarındaki Adalet ve Kalkınma Partisi ile ‘Başkanlık’ sisteminden sonraki Adalet ve Kalkınma Partisi aynı değil. Eğer siz gücü temerküz ederseniz, gücü temerküz ettiğiniz andan itibaren bir takım zehirli edimlerin de ortalıkta boy vermeye başladığına tanık olabilirsiniz. MGK'yı orada tarif etmeleri esasında sürece bir fren balatası gibi… Cumhuriyet tarihinin belki en önemli kavşaklarından biri olan bu çözüm arayışında araya bu tür yapıların konulmasını devletin muhataplarına dönük olarak fren balatası olarak tutma arayışı olarak görüyorum.
“Siyasetçinin işi durum tespiti yapmak değildir”
-Süreçle ilgili kafalar çok karışık. Siz de Diyarbakır sokaklarında bunu hissetmişsinizdir diye düşünüyorum. Çünkü gazeteci olarak bizler de bir sürü kesimle görüştüğümüzde sürece dair herkesin bir cümlesi var. Bazıları diyor ki önce silahlar susacak sonra demokratikleşme. Bazıları ise demokratikleşme ve barış süreci eş güdümlü, eş zamanlı olmalı diyor. Bu da şöyle sonuçlar üretiyor; DEM Parti ile muhalefet cephesi arasında mesafe açılıyor, karşılıklı eleştirilerin dozu yükseliyor. Selçuk Mızraklı demokratikleşme, süreç, barış ve cari siyasetin mevcut hali hakkında ne düşünüyor?
Şöyle bir hatırlatma yapacağım. 2013-15 süreci yaşandığında özellikle belli bir çevreden çok güçlü bir şekilde ‘HDP ve Adalet ve Kalkınma Partisi anlaştılar. Başkanlık sistemine gidecekler’ diye feveran koptu. Bunun böyle olmadığı 2015 Haziran seçimlerinde ve izlenilen politikalarda defalarca görüldü. Aklı başında siyaset neyi yapar? 1989'da, 1991'de (CHP’nin ve Erdoğan’ın İstanbul İl Başkanı olduğu dönemdeki Kürt sorunu raporlarına atıf yapıyor) veya sonrasında farklı raporlarla o gün çözümün ana aksına oturtulması gereken başlıkları o gün söyleyenler bugün neredeler? Bugün çok daha canlı, açık bir durum yaşanıyor. Bugün kendilerinin çözümü, yol haritası nedir? Bana göre gerilimleri mümkün olduğu kadar ortadan kaldırmak, uzlaşma kanallarını çoğaltmak gerekli. Bu süreci siyaset üstü olarak değerlendirelim. Öyle bir siyaset üstü olsun ki toplumun kolektif aklının uzlaştığı, buluştuğu ve onun temsilcilerinin, Meclis’te oylamada görüldüğü gibi, kahır ekseriyeti yansıttığı bir mekanizma olsun. Eğer CHP'nin içindeki ‘hayır’ oyları da olmasaydı 510 civarında bir oyla çıkacaktı çerçeve yasa. Sanırım hiçbirimiz Cumhuriyet tarihinde 510 gibi bir rakamı hatırlamayız. Eğer böyle bir durum varsa o zaman bunun eksik kalan, yanlış kalan yerlerini çözüm önerileriyle beraber ortaya koymak zorundayız.
Bunun için hükümet eksik kalıyor. Hükümetin şu ana kadar atmış olduğu adımlar toplumu henüz tatmin etmemiş. Toplum olarak, siyaset olarak ortamın sisli olduğunu, nereye gittiğini bilemediğini ve bunun üzerinden de güven geliştiremediğini konuşurken çok rahatız. Esasında hepimiz durum tespiti yapıyoruz. Siyasetçinin işi durum tespiti yapmak değildir. Durum tespitini araştırma merkezleri de yapar, enstitüler de yapar, akademi de yapar, basın da yapar. Siyasetçinin işi geleceğe ışık tutmaktır. O da nedir? Türkiye'nin demokrasi meselesi var mı, var. Türkiye'nin hukuk meselesi var mı, var. Türkiye'nin barış meselesi var mı, var. Türkiye'de ötekileştirmenin ayrımcılığın giderilmesi, eşitliğin sağlanması gibi bir meselesi var mı, var. Türkiye'de adaletin bütün boyutlarıyla, bütün katmanlarıyla, gelir adaletine kadar söyleyeyim, birçok boyutuyla sağlanması gibi bir sorun var mı, var. O zaman biz çözümler üzerine oturup konuşacağız. Eğer bir düşünce fırtınası yapacak olursak bunu merkeze almamız gerekiyor.
“Kürt sorunu kurban pazarlığı değil, hak ve özgürlükler sorunudur”
-İktidarla Kürt siyaseti gizli kapılar arasında bir şeyler konuşuyor, anlaşıyor algısı neden bir türlü kırılamıyor sizce?
Burada kafamızı ‘niye olguyu konuşmuyoruz da algıyı konuşuyoruz’ a yoralım mı? Algı üretilir. Algı birçok merkez tarafından üretilebilecek ve toplumu da belli akslara doğru sevk edebilecek bir şeydir, alandır, bir tutumdur. Bu algılar sonucunda bir şeyler kazanmayı düşünenler niçin bu algıları oluştururlar? Olgudan uzaklaşırlar çünkü olgu orada duruyor. Kürt sorunu her zaman ‘terör’ parantezinden sonra okumaya başlanılan bir şeydi. Çatışma dinamiği ortadan kalktığı andan itibaren Kürt sorununu bütün boyutlarıyla konuşacağız. Bunun demokrasi yanı, hukuk yanı, idari yanı, kolektif haklar ve özgürlükler yanı nedir, bunları konuşmamız gerekiyor. Öbür türlü gene algıya çalışırız. Herkes kendi mahallesine konuşmayı çok konforlu kabul ediyor. Orada hakikaten işin zorluk katsayısı düşüyor. Ama hikâye orada bitmiyor. Öbür mahallelerde yankı yaratabildiğiniz, etki yaratabildiğiniz andan itibaren esas büyümeyi, gelişmeyi, dirileşmeyi ve iyileşmeyi sağlarsınız. Herkesin belki de siyaset açısından bakması gereken ve odaklanması gereken yer burası. Bunu hiçbir yere işaret ederek söylemiyorum. Başta kendimiz için söylüyorum. Öyle diyeyim ki anlaşılır olsun. Bizim muhataplarımızla, siyasal muhalefetle, siyasal muhalefetin içindeki farklı kesimlerle müzakere, münazara etmekten zerre kadar çekincemiz yok. Onlarla otururuz, konuşuruz. Kürt sorunu affedersiniz kurban pazarlığı, at pazarlığı değil ki. Bir hak ve özgürlükler sorunundan bahsediyoruz. Bu hak ve özgürlükler sorunu aynı zamanda ortalama bir Türk'ün de hak ve özgürlük sorunudur. Mevcut konjonktürü iyi görüyorsak, Türkiye'nin gelecekte daha iyi, daha güçlü, daha mutlu olmasını istiyorsak herkesin bu konuda bir ortaklaşmaya ihtiyacı var. Siyaset kurumunun, sivil toplumun, sanatçının, akademinin de ortaklaşmaya ihtiyacı var. Ezberlerimizden kurtulacağız, ön yargılarımızdan kurtulacağız, doğru bildiğimiz yanlışlardan kurtulacağız.
-Demirtaş’ın ‘Az Kaldı’ yazısında Orta Doğu'ya, küresel düzene dair bir analizi vardı: “Her şey alt üst oluyor. Kendisini dönüştüremeyen siyasetin dışına bir şekilde düşecek.” Sizce iktidar, muhalefet, kendisini ‘üçüncü yol’ olarak tarif eden Kürt siyaseti bunun farkında mı?
Zamanın ruhuna, gereklerine bağlı olarak dönüşümünü yaratamayanlar antikleşmeye mahkumdurlar. Her kimse mazide kalmak ya da eski anlayışlarını sürdürerek yarına baki kalmak istiyorsa büyük yanılgı içindedir. Dünya değişiyor, bölge değişiyor, ülke değişiyor, toplum değişiyor. İnsanın, gençlerin beklentileri farklılaşıyor. Bu gerçekliğin içinde ister iktidar ister muhalefet ister üçüncü yol diyenler olsun, dediğimiz membaya kendisini endekslemediği sürece akim kalır. Hem içeride hem dışarıda dev bir dalga var. Bu ülkenin gençleri bu ülkenin geleceğinde kendilerine yer bulamayacaklarını düşündükleri için sınır kapılarını zorluyorlar. Şimdi eğer bu ülkede yaşamak insanları kıvançlı kılmıyorsa, bu ülke yurttaşı olmaktan kıvanç duyan yurttaşlar giderek oransal olarak azalıyorsa herkesin durup bir düşünmesi lazım.
“Ben bu ülkenin ortağıyım, kuruluşunda da ortağıydı dedelerim”
-Okul saldırıları da çok çarpıcı ve geleceğe dair bir şeyler söylüyor…
Okul saldırıları, her gün yaşanan kadın ölümleri, işçilerin hayatını yitirmesi… Bütün bunlara baktığımız zaman bu sistemin bu mevcut haliyle, sadece güç temelli olarak veya itaat temelli olarak kendini götüremeyeceği çok açıktır. Toplumsal rızayı bina edecek, inşa edecek ama aynı zamanda farklılıkların da bir araya gelebileceği ve uzlaşabileceği bir zemini oluşturarak buradan çıkabiliriz. Bölge gerçekliği var. O bölge gerçekliğinin içinde yeni güç odakları temerküz ediyor. Biz bu ülkede yaşayan yurttaşlar olarak, bu coğrafyada yaşayan Kürtler olarak, bu işin asıl lokomotifinin amiral gemisinin Osmanlı bakiyesi Türkiye olduğunun da bilincinde olabilecek kadar da olgun olduğumuzu düşünüyorum. Dolayısıyla bir çözüm bir fırsat mümkünse şu anda tam da buradan yani her iki tarafın da bütün tarafların da kendini iyi hissedebileceği ve bu yeni gelişen dinamikler karşısında hem ülkeyi hem bu halkları güçlü kılabileceği bir yerden bir hat tesis etmek lazım. Bu hattı tesis edemezsek inanın ki gelecek hayırlı gözükmüyor. Bu herkesin, siyasal partinin sorumluluğudur. Olgunlukla, anlayışla, erdemle… Bakın siyasetin terminolojisiyle söylemiyorum bunları. Yurttaş olmanın bilinciyle veya bu ülkenin geleceğinde kendinizi pay sahibi görmenin bilinciyle söylüyorum. Ben bu ülkenin ortağıyım. Kuruluşunda da ortağıydı benim dedelerim. Arada bir ölü zaman var, boş zaman var ama bundan sonrasında ben bu ülkenin paydaşıyım, ortağıyım. Meseleye böyle yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum.
“İsterlerse İmralı’ya Empire State yapsınlar, yeter ki Kürt sorunu çözüm yolundan ayrılmasın”
-Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına el uzattığı 1 Ekim’den bu yana iki yıl geçti neredeyse… Arada çok şey oldu. Yeni Parti kuruldu, CHP’ye ‘butlan’ atandı, belediye başkanları bürokratlar tutuklandı, her gün başka bir belediyeye operasyon oluyor, farklı toplumsal kesimlere dönük gözaltı ve tutuklamalar sürüyor. Diğer yandan da Abdullah Öcalan’ın kalacağı konut sürecin odağı haline getirildi. Biliyoruz ki Nelson Mandela da Robben Adası’nda 18 yıl kaldı. Bir zaman sonra daha rahat çalışsın diye bir konuta geçti. Siz algı ve olgudan söz etmiştiniz. Bu sürecin ‘konut’ üzerinden tartışılması sürecin ruhuna aykırı değil mi? Çünkü mesele Öcalan’ın evi, konforu mu diyenler var…
Mandela örneğini verdiğiniz yer Güney Afrika. Siyah-Beyaz ayrımcılığının en ağır yaşandığı ülkede, zihinlerde korkunç katı kalıplarının oluştuğu bir ülkede bu adımların atılmasından ders çıkartmamalı mıyız? Biraz dünyayı bilen, biraz tarihi bilen herkesin bundan bir ders çıkartması gerekir. Eğer siz çözüm odaklı olarak, ilerleme odaklı olarak bu yola çıktıysanız bu azdır bile… Kapıları da açılmalıdır. O da özgür bir kişi olarak herkesin sahip olabildiği olanaklara sahip olabilmelidir. İletişimden tutun da buluşmalarına kadar. Hem iletişim kanalları hatta istiyorsa İmralı'nın dışında da olabilmeli. Biz niye oraya takılıp kalıyoruz? Bir de hakikati konuşmamız lazım. 86 milyonun geleceği diyoruz. Bu ülkenin kaderini belirleyen bir durum diyoruz. Şu kadar insanın yaşamına bedel oldu, şu kadar para gitti diyoruz ki para ile ifade edilmesini çok ahlaki bulmuyorum.
Mümkünse orada isterseniz beş katlı bir yer yapın. Yeter ki bu sürecin mütekamil bir şekilde yürütülebilmesini sağlayacak olanaklar yaratılabilsin veya isterse dışarıda. Peki bu sürecin temel meselesi bu mu? İnanın ki aklı başında hiçbir yerde böyle bir mesele bu noktadan tartışılmaz. Bu noktadan konuşulmaz. Aksine şunu demeleri lazım. Onun orada talep ettikleri eksiktir. Aksine şu şu imkanlar da yaratılmalı ki biz bu süreci herhangi bir yol kazasına uğramadan menziline vardırabileceğimiz ortamı yaratmış olalım. Temel dürtünün bu olması lazım. Eğer temel dürtü bu olmayıp da böyle birtakım tarifler üzerinden yapıyorsak orada zehirli düşünüşler vardır. 30-40 yılın meselesi… O gün ekilen zehirli düşünüşler bugün ayağımıza pranga olarak dönmüştür. İş öyle bir psikolojik savaşa dönüştürüldü ki o psikolojik savaşın ikliminde yetişmiş olan, ona maruz kalan her türden birey bunu Cumhuriyetin en büyük ayrıcalığı gibi okuyor. Bu ülkenin iyiliği için bir adım atılıyorsa bir şeyler yapılıyorsa, hatta elimden geliyorsa gidip oraya bir tuğla eşik koymaya ben adayım deyin. İyi insan olmak, ülkenin geleceğine ilişkin atılan böyle bir iyi adıma katılmak oraya bir tuğla koymakla olur. Bundan sonrasında yıkıcı değil daha yapıcı düşünüşlere ihtiyaç var. Bir de meseleye Kürt'ün gözüyle bakın. Niye hep bir tarafın gözüyle bakıyoruz. Kürt bu meseleye bakarken nasıl nihayete erdirilmesini istiyor? Bu iki durumu hem dengede tutan ama aynı zamanda da bu süreci ikisinin de ortak yol haritası olarak belirleyip ilerletmeye çalıştığımız zaman bunun sadece küçük bir ayrıntının ötesinde de hiçbir şey olmadığını biliriz. Hatta espriyle şunu söylüyorum: İsterlerse oraya Empire State yapsınlar. Ama yeter ki Kürt sorunu çözüm yolundan sapmasın, ayrılmasın.
“Bu süreçlerin mahremiyet faslına evet ama mahremiyet faslının uzaması ile beraber güvenin gelişememesine de hayır demek gerekiyor”
-Cezaevinden çıkarken “İnsanlar varacağı noktayı bilmek isterler” demiştiniz. Bunun da koşulunun ‘şeffaflaşma’ olduğunu söylemiştiniz. Somutlar mısınız şeffaflaşmadan neyi kastettiğinizi?
Mevcut durumda ülkenin geleceğine ilişkin söyleyecekleri taahhüt durumunda olan kim var, bir kişi var. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan. O yürütmenin başıdır. Onun ileriye doğru tutacağı projektörler bu ülkedeki her yurttaş açısından bir izlek durumundadır. Diğer siyasi aktörlerin, örneğin Sayın Bahçeli'nin Meclis konuşmalarında hep bir veya iki adım öteden konuştuğunu gördük. Sayın Cumhurbaşkanı bir, iki adım sonrasını konuştu mu, hayır. Daha yuvarlayarak, başka konuların içine dolgu yaparak ifade etmeyi seçti. Diğer aktör Sayın Öcalan sesini, düşünüşlerini, perspektifinin nelerle ikmal edileceğini dışarıya yeterince aktarabiliyor mu, sunabiliyor mu? Bazen doğru yanlış bir sürü görüşme notu şu bu diye çıkabiliyor. O zaman projeksiyona ihtiyaç var. Ne zaman biz bu hale geldik sorusuna da cevap bulmamız gerekiyor. Aynı zamanda da böyle bir temel mesele konusunda ileriye ışık utması gerekenler yol haritasına, duraklarına, ilerleyeceği adreslere ilişkin daha net, daha tatminkâr birtakım şeyleri ortaya koyabilseler, doneleri ortaya koyabilseler vatandaşın kuşkusu da azalacak. Sisli görüyorlar. O sisli görme hali veya buzlu camdan bakma hali toplumu kaçınılmaz bir şekilde şüpheye taşır. Oysa böyle süreçlerde şüpheleri minimalize edip doğruları veya hakikati görebileceğiniz bir berraklığa ihtiyaç var. Biz o berraklığı yaratmak durumundayız.
Şeffaflaşma bu tür süreçlerde çokça sözü edilen üçüncü gözü üç yüz milyona çıkartmaktır, üç milyar göze çıkartmaktır. Bu süreçlerin mahremiyet faslına evet ama mahremiyet faslının uzaması ile beraber güvenin gelişememesine de hayır demek gerekiyor. Güveni geliştirmek için tam da bu mahremiyetin tedricen ortadan kaldırılması şeffaflığın açıklığın ortaya konulması gerekiyor. Türkiye'nin önünde bir sürü şey konuşuluyor. İşte yeni anayasa konuşuluyor. Seçim takvimi konuşuluyor. Bütün bunlar Türkiye açısından çok belirleyici adımlar değil mi? Bütün bu bahsettiklerimizin de bu sorundan bağımsızlığı var mı, yok. O zaman oturup hakikaten bu işin güçlü münazaralarını yapmak gerekiyor. Bu ülkenin bütün kesimlerinin dahil olması gereken bir yol haritasını nasıl güçlü, etkili, inanılır, güvenilir bir hale getirebiliyoruz kaygısıyla bu şeffaflaşmanın temini gerekiyor.
“Demirtaş ve Öcalan arasında ayrışma ve ikilik yok”
-Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in “Öcalan'ın yeni konutunu değil de Demirtaş'ın evine kavuşmasını konuşmalıyız” sözleri çok tartışıldı. Sonrasında Özel, Murat Sabuncu’ya “Derdim Demirtaş ve Öcalan'ı kavga ettirmek değil” açıklamasını yapmıştı. Öcalan- Demirtaş arasında bir ayrışma var mı?
Bunlar kesinlikle iyi niyetli yaklaşımlar değil. Aksine fay hatları veya çatlaklar oluşturmaya dönük, sonucu selamete götürecek yaklaşımlar değil. Sayın Özgür Özel kendi beyanları dışında ister Edirne Cezaevi'nin kapısı önünde söyledikleri olsun, ister daha sonraki fasıllarda ifade ettikleri olsun söylediklerinin ötesinde güçlü bir şekilde parti programına ve özellikle bu sürece ilişkin özelleştirilmiş güçlü bir belge ortaya koymadılar. Cavid Orhan Tütengil'in Mustafa Kemal'i Anlamak ve Tamamlamak diye bir kitabı var. Dedim ya Kürt dünyasından bir okuma yapmaya bir türlü gelemiyoruz. Kendi mahallemizin ezberlerinden ve ön yargılarından kurtulmadan bazı şeylere bakmaya çalıştığımız zaman, oraya saplanıp kalarak baktığımız zaman ciddi hatalar yapıyoruz. Bu süreçte şunu çok net görmek gerekir. Ne Öcalan için ne de Demirtaş için böyle bir durum hissediyorum. Bir ikilik bir karşıtlık yok. Peki üretilmiş olan var mı? Onların dışında fazlasıyla var. O zaman adreslerimizi bunu üreten yerlerden kurmak gerekiyor. Ya bundan nasıl bir çıktı almak istiyorlar, bunun üzerinden nasıl bir zayıflık veya yeni bir ayrışma yaratarak nereye varmak istiyorlar?
DEM Parti’nin içine dönük bir hamle olduğunu düşünüyorum. Öcalan'ın hemen hemen bütün külliyatını okumuşumdur. O külliyatın içinde hiçbir yerde savaşı kutsama, özellikle 2000 ve sonrası için çok net biçimde böyle ifadelerin olmadığını okuyan herkes bilir. Bununla beraber 93'ten itibaren çözüm arayışları hep oldu. 2024'te bir elin uzatılması bekleniyordu. O el uzatıldığı zaman iki elle birden yakalandı. Böyle bir durum varken o zaman bence hem bu işin muhataplarının kendisini sorgulaması gerekiyor hem de bu iş etrafında, periferisinde yer alanların da tıkanıklığın nerede olduğunu iyi sorgulaması gerekiyor. Samimiyetle söyleyeyim, Demirtaş, Demirtaş gibi arkadaşlarımız barışı savunmanın güç olduğu dönemlerde barışı savunduk. Barışı savunduğumuz için içeriye girdik. Çatışmalı durumun bir tarafı olarak duruş gösterseydik belki içeriye de girmezdik. Belki de bazılarının istediği buydu. O gün de barış dedik. Ondan öncesinde de barış dedik. Bugün de barışçıl çözüm diyoruz. Burada bütün dalga boyları buluşmuş durumda. Demirtaş barış diyor, Öcalan barış diyor, Bahçeli barış diyor, Erdoğan diyor. Muhalefet de ağırlıklı olarak bunu söylüyor. Bizim odaklanmamız gereken yer burası. Bu süreçte kesinlikle öyle bir rekabet de olduğunu düşünmüyorum. Ek olarak özgürlükçü siyaset çizgisini en iyi pratikleştirebilecek kişilerin başında Sayın Demirtaş’ın olduğunu görürüm. Çünkü ciddi toplumsal karşılığı var. Farklı siyasi mahallelerde bu yankıyı yaratabiliyor. Dolayısıyla Sayın Öcalan'ın da en fazla talep ettiği şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendi mahallenize, kendi dar sahanıza konuşmanızın sizi büyütecek, sizi ilerletecek bir yanı da yoktur.
“Siyasetten emekli olunmuyor bu Demirtaş için de geçerli”
-‘Az kaldı’ yazısını “Demirtaş kısa zamanda tahliye olacak” olarak yorumlamak mümkün mü? Demirtaş “Aktif siyasete ara veriyorum” dedikten sonra bu yazısıyla aktif siyasete döndü diyebilir miyiz?
‘Aktif siyasete ara veriyorum’ dedikten sonra benim hekimlik ve siyaset arasında kurduğum metafor sevgili Demirtaş için de geçerlidir. O bir gözünü kapatarak yaşayamaz. Kendi gerçekliğine rağmen yaşayamaz. Bu konuda yapmış olduğu çıkışlar da çoğu kez birçok yaraya merhem oldu. Bütün bunların ayırdında olarak bir meseleye bakmak gerekiyor. ‘Az kaldı’ yazısı toplumun geniş bir kesiminde göllenmiş bir beklentiyi ifade ediyor. Sadece onun bir beklentisi değildir. Demirtaş ‘cezaevinden çıkacağım’ ruh hali içinde değil, öyle fiziki hazırlık içinde de değil. Ama hepimize düşen bir görev var. Dediğim gibi hukukun gereğinin yerine getirilmesi. Bizler, bu ülkenin sevdalısı olan yurttaşlar onun ne söylediğinden meal arayışlarına girmek yerine, yarın geçtir diyebilmeliyiz. Yani çünkü açık bir hukuksuzluk durumu var. Akabinde eğer aktif siyasette yer almak durumunda ise gerek kendi kararı gerek etraftan çok büyük bir basınç olacağını beklemek keramet gerektirmiyor.
Beni ziyarete gelen farklı siyasi partilerden insanlar özellikle yereldeki il ve ilçe teşkilatlarında yaşayanlar hepsi diyorlar ki ‘Demirtaş bırakılmadan biz bu sürecin sahici olduğuna inanmayacağız.’ Bakın bunlar DEM Partili değiller, farklı siyasetten gelenler. Dolayısıyla bu hakikate gözümüzü kapatan bir yerden baktığımızda bu ciddi bir sorun. Eminim ki Adalet ve Kalkınma Partisi yapılan kamuoyu araştırmalarının raporlarında görüyordur bu gerçekliği. O zaman bu konuda sözünü ettiğim hukuka dönüş konseptinin ilk nişanelerinden birisi olarak bunun sübuta ermesi gerekiyor.
“Spor metaforları kullandım, kastı aşan anlamı olduysa bağışlasınlar”
-Amedspor-Beşiktaş maçı sonrası attığınız tweet eleştirildi. Siz o tweette “Beşiktaş’ın ayakları titreyerek buraya gelecek demiştim. Ayakları titreyerek geldi, kanatları kırık bir şekilde geri döndü” dediniz. Bu eleştirilere ne diyeceksiniz?
Maçın nasıl bir hava içinde cereyan ettiğini izleyen herkes görmüştür. Yarattığı etkiyi ve tepkiyi de herkes gözlemiştir. Bir yanıyla bir tepkinin dışa vurumudur. Beraberinde kullanılan kavram setlerine baktığımız zaman spor sayfalarında bolca kullanılan kavramlardır. Cari olmayan, yeni üretilmiş şeyler değil. Orada hiciv vardır. Artık bundan sonra Beşiktaş gibi bir takım gelirken ben kolay maça çıkıyorum diye gelmeyecek üzerinden bir hiciv vardır. Yine birçok spor gazetesinde ‘Kartal'ın kanadı kırıldı’ metaforunu okumamışsanız eksik bırakmışsınızdır. Bunda zerre kadar ne Beşiktaş’a ne Beşiktaş seyircisine hürmet etmeme, saygısızlık gibi bir arka plan vardır. Aksine gelişleriyle de gidişleriyle de çok güzel izler bıraktılar. Onları tutumlarından ötürü hem kutluyorum hem de sporun ruhuna çok ciddi enerji yüklediler, değer kattılar. Bunun her yerde yaşanması gerekiyor, her yerde olması gerekiyor. Kastı aşan bir anlamı olduysa beni bağışlasınlar diyeyim. İnsanlar bazen sert ifadelerde kullanabilirler. İstemedikleri sonuçlar da üretebilir.
-Yeni Parti Ankara Milletvekili Umut Akdoğan, sizi Gençlerbirliği-Amedspor maçını birlikte izlemeye davet etti, beraber köfte yiyelim dedi. Yanıtınız ?
Ben de kendisine Amedspor’un herhangi bir maçını beraber izleme teklifini gönderiyorum. Benim o hafta sonu programım var. Ama herhangi bir hafta sonu ne zaman müsaitse gelsin Diyarbakır’a, ciğer ekmek yiyelim.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


