Bağımsız Milletvekili Cemalettin Kani Torun: Demirtaş'la görüştüm, "Devletin en üst görevleri neyse hedefim artık bu" dedi; tutuklu siyasîler bırakılsın, herkes yarışsın

Bağımsız Milletvekili Cemalettin Kani Torun: Demirtaş'la görüştüm, "Devletin en üst görevleri neyse hedefim artık bu" dedi; tutuklu siyasîler bırakılsın, herkes yarışsın

"Bu Meclis anayasayı değiştirsin, parlamenter sisteme dönelim ama cumhurbaşkanını da yine bu Meclis seçsin. AK Partililer bu formülü kapı arkasında konuşuyor, çünkü seçim kaybetmenin sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini tahmin ediyorlar. Aynı yetkilerle muhalif bir liderin Cumhurbaşkanı olması durumunda, şu anda yapılanların benzerlerinin kendi başlarına gelebileceğini düşünüyorlar"

Bağımsız Milletvekili Cemalettin Kani Torun: Demirtaş'la görüştüm, "Devletin en üst görevleri neyse hedefim artık bu" dedi; tutuklu siyasîler bırakılsın, herkes yarışsın
Bağımsız Milletvekili Cemalettin Kani Torun ve T24 yazarı Cansu Çamlıbel

Yine siyaseten birbirinden bağımsızmış gibi görünen pek çok şeyin aynı anda olduğu bir dönemden geçiyoruz. Çok yakın geçmiş, olduğu sırada birbirinden alakasız görünen pek çok siyasî gelişmenin aslında tek bir sürecin parçaları olduğunu kanıtladığından, bu “an”a da aynı şekilde yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Tam da bu yüzden eski Başbakan Ahmet Davutoğlu liderliğinde kurulan Gelecek Partisi’nin fesih kararı almasını düz bir “siyasi başarısızlık” hikâyesi olarak sunuluyor olmasına karşı ihtiyatlıyım. Şüphelerimin peşine düşmek için Davutoğlu’nun kurmaylarından biri olarak bilinen Cemalettin Kani Torun’u zor bir konuşma yapmaya davet ettim. 

Kani Torun, bir süre bağımsız milletvekili olarak yola devam edecekmiş. Adalet ve Kalkınma Partisi’nden davet almış ama şu an için eski partisine geri dönmeyi düşünmüyor. Siyasî kulislerde DEM Parti’den de davet aldığı yönündeki söylentileri de hatırlattım kendisine. Bir süre bağımsız kalacağı vurgusunu yinelerken ilginç bir cümle kurdu:
“Kürtlerin devlete entegrasyon sürecine bir katkım olabilecekse ‘hayır’ demem.”
Ben bu yanıtı DEM Parti saflarına katılmaktan ziyade “süreç” bağlamında bir rol üstlenmeyi tercih edebileceği şeklinde yorumladım. Ne de olsa “büyükelçi” sıfatı taşımış ve devlet kurumlarıyla farklı dosyalarda mesai yapmış bir nevi “içeriden” bir profil Kani Torun. 

Öcalan ile yürütülen sürecin geldiği aşama nedeniyle geleceğe dair iyimser. Ona bıraksanız sadece “süreci” konuşmak istiyor. Ancak bir yandan da yaz başında Meclis Genel Kurulu’nda yaptığı “anayasa değişikliği” çağrısının izdüşümlerinin siyasî kulislerde tartışılmakta olduğu gerçeği var. Torun, mevcut Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi nedeniyle Türkiye’de siyasetin tıkandığını ve Meclis’in taca çıktığını düşünenlerden. Türkiye’nin ikinci yüzyılda bu şekilde hedeflerini gerçekleştirmesinin mümkün olmadığına inanıyor. Önerdiği formülün kalbinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a itiraz edemeyeceği bir “parlamenter sisteme dönüş” teklifi götürülmesi mantığı var. Elbette kendisi böyle ifade etmiyor ancak söyledikleri bu kapıya çıkıyor. 

Kani Torun, “bu Meclis hem Anayasa'yı değiştirip ülkeyi parlamenter siteme döndürsün hem de Cumhurbaşkanı'nı seçsin” şeklindeki formülün AKP içinde de kapalı kapılar arkasında vekiller tarafından ciddiyetle tartışıldığını söylüyor. Torun’a göre bazı AKP’lilerin bu formüle sıcak bakmasının nedeni olası bir iktidar değişikliğinin sonuçlarının kendileri için çok ağır olabileceğinin farkında olmaları. 

Düne kadar iktidara ve bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ağır eleştiriler getiren Kani Torun’un bugünkü denklemi yorumlarken eleştirilerinin tonunu dikkat çekici ölçüde düşürmüş olması da yeni bir siyasî süreçten şüphelenmemizi gerektiriyor kanısındayım. 

Kani Torun'la söyleşimiz yayımlandıktan sonra, bu giriş yazısına bir ilave yapmam gerekti. Zira, Torun'un, üç ay kadar önce görüştüğü Selahattin Demirtaş'tan aktardığı "Ben Ankara'da görev almak istiyorum. Ankara'da devletin üst görevleri nelerse benim hedefim bu artık" sözleri sosyal medyada başka yerlere çekildi. "Demirtaş'ın Ankara'dan görev beklediği" iddialarına neden oldu. Aslında Kani Torun’un kastettiği Demirtaş’ın ülkeyi yönetmeye talip olduğu. Yoksa bu hükümetten bir görev beklediğini söylemedi. Öyle olduğunu düşünsem başka devam sorusu sorardım. Zaten tam da Kani Bey’in “ülke yönetmeye talip” dediğini anladığımdan devam sorum şöyle oldu:
"Selahattin Demirtaş’ın bir sonraki seçimde cumhurbaşkanı adayı olmak istediği yönünde bir rivayet var. Kulağınıza geldi mi ya da kendisi bu yönde herhangi bir sinyal verdi mi size?"

Kani Bey de bilgisi olmadığını, bu konuyu Demirtaş ile görüşmedikleri yanıtı verdi. Devleti yönetmeye talip olmakla bugün devleti yönetenlerden bir görev/makam istemek bambaşka şeyler. Nitekim, Torun da bu yönde bir açıklama yaptı.

Durum bu. Bu 'doğru okuma' notundan sonra sıra Kani Torun'a yönelttiğim sorular ve yanıtlarında, buyrun.

Bağımsız Milletvekili Cemalettin Kani Torun

“Biz Türkiye olarak Somali’de resmen bir devlet kurma tecrübesi yaşadık, orada ‘kurucu unsur’ gibi görev yaptım”

-Dikkat ediyorum farklı partilerden siyasetçiler sizden bahsederken sıklıkla “çatışma çözümü” tecrübenize dikkat çekiyorlar. Somali’deki büyükelçiliğiniz sırasında ve sonrasında üstlendiğiniz misyonlar vesilesiyle çatışan ya da savaşan taraflar arasında arabuluculuk konusunda önemli mesainiz oldu. DEM Parti içinde sizin bu tecrübenizden faydalanmak isteyenler olduğunu biliyorum. Somali’deki tam olarak ne yaptınız anlatır mısınız? 

2011-2104 arası Somali'de kurucu büyükelçi olarak çalıştım. Aslında büyükelçilikten çok tabiri caizse bir her açıdan bir “kurucu unsur” gibi görev yaptım. Çünkü o sırada Somali’de devlet yoktu. Sayın Cumhurbaşkanı'nın 19 Ağustos 2011 ziyaretinden sonra eylül ayında kararnamem çıktı ve göreve başladım. Ben gittiğimde görevde geçici bir cumhurbaşkanı vardı, devlet kurumları ortada yoktu. Devletin işler hale gelmesi biz oraya gittikten sonra başladı. 

Türkiye Cumhuriyeti'nin aslında sınır ötesinde iki tane devlet kurma tecrübesi oldu. Birisi Kıbrıs'tır, birisi de Somali. Kıbrıs tabii etnik olarak Türkiye'yle aynı, dolayısıyla o yakınlık yüzünden belki tam olarak Somali’deki deneyimimizle kıyaslanamaz. Tabii hacim olarak da kıyaslanamaz, Somali’nin 15 milyona yakın bir nüfusu var. Biz 2011’de gittiğimizde Somali’de 20 yıllık iç savaş sonrasında toplum tamamen ayrışmış ve devlet yapısı çökmüştü. Mesela Suriye'de rejim tamamen çökmeden devlet yapısı el değiştirdi. Baas rejimi çöktü ama bakanlıklar falan ayaktaydı. Somali’de böyle bir durum yoktu. Her yeri ayrı bir savaş ağası (warlord) yönetiyordu. Öyle bir ortamda biz Türkiye olarak orada resmen bir devlet kurma tecrübesi yaşadık. O tecrübenin içinde de ben de kişisel olarak çatışma çözümü (conflict resolution) üzerine bir tecrübe yaşadım. Hem aşiretler arası çatışma çözümüne hem de El Şebbab ile merkezi yönetim arasındaki çatışma çözümüne katkı verdik. 

“Normalde El Şebbab’ın silahsızlandırılması Türk Büyükelçisinin görevi elbette değil ama kucağımızda bulduk”

-Bu anlattıklarınız aslında normal bir ülkede bir büyükelçinin görev alanı içinde değildir, hatta ev sahibi ülke tarafından “iç işlere müdahale” olarak algılanır. Siz bu misyonu oraya gittiğinizde kucağınızda mı buldunuz yoksa Somaliler sizden resmen yardım mı istedi? 

El Şebbab’ın silahsızlandırılması gibi konuların hiçbiri Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi'nin görevi değil elbette. Ama şartlar bizi oraya götürdü. Bir taraftan kucağımızda bulduk bir taraftan da Somaliler destek istediler. Çünkü o dönemin şartlarında bir tür arabuluculuk yapacak benden başka hiçbir yabancı yoktu. ABD zaten hiç gelmedi. İngilizler ise benden bir sene sonra geldiler ama havalimanında kaldılar. Benim görev yaptığım dönemde Somali’de benden başka hiçbir devletin büyükelçisi yoktu. Afrika Arap Birliği’nin Sudanlı bir temsilcisi vardı, o kadar. Başka da kimse yoktu. Yani çok özel bir durumdu. Yabancı heyetler gelince cumhurbaşkanıyla görüştükten sonra benimle görüşürlerdi. Çünkü görüşebilecekleri başka kimse yoktu. Ban Ki Moon BM Genel Sekreteri olarak geldiğinde benimle de görüşmüştü. Çünkü aslında bir anlamda ben Birleşmiş Milletler’in Somali’deki temsilcisi gibi de çalıştım. BM misyon olarak ta ben Türkiye’ye döndükten sonra Mogadişu'ya geldi. Herkes Nairobi'den çalışıyordu. Biz aslında Batılıların oradaki alıştıkları çalışma sistemini değiştirmiş olduk. Mogadişu'da giderek rahatsız ettik açıkçası Batılıları bir anlamda. 

“Rahmetli Sırrı Bey milletvekilliği bitince hapse atıldı, Türkiye’de bazen iyi niyetin bin türlü sonucu olabiliyor” 

-2016’da Sırrı Süreyya Önder’in Meclis Genel Kurulu’nda milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliğinin oylaması öncesi yaptığı bir konuşma vardı. AKP’li Bülent Turan kendisini Kandil’den talimat almakla suçlayınca yanıt verirken sizden bahsetmişti. “Kani Torun’u arabuluculuk için Somali’ye gönderdik. Aynı şekilde Türkiye, Filipinler’de de resmi arabulucu. Hepsi Türkiye’de yaşanan çatışma meselelerine benzer şeyler için. Bu Meclis, dünyanın her işine kafa yordu, kendi gencecik evlatları toprağın koynuna girerken ‘Biz de Meclis olarak bir heyet oluşturalım çözüm arayalım demedi’ sözleriyle tepki göstermişti. 

Ben 2016’da yine Somali Cumhurbaşkanı ile Putnak Bölge Başkanı’nın arasını bulmaya çalışıyordum. Araları açılmıştı ve seçimlerinin iptal edilme durumu vardı. İkisiyle de benim kişisel hukukum iyi olduğu için benim gitmemi istediler. Ve kalktım, meclisin onayıyla gittim, orada aralarını buldum. Rahmetli Sırrı Bey (Sırrı Süreyya Önder) de kendi üslubuyla, “Buradan ta oraya kadar adam gönderiyorsunuz, Diyarbakır’a da gönderin” dedi. 

-Diyarbakır’ı değil de Kandil’i kastetmişti tabii. 

Evet işte 2016 yılı çatışmaların yoğun olduğu zaman biliyorsunuz.

-O konuşmayla aslında Sırrı Süreyya kendisinin dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın bilgisi dahilinde Kandil’e gittiğini kayda geçirmiş olmuştu. Hatta dönüşte Erdoğan’ın kendisini arayarak “Kandil nasıldı?” diye sorduğunu da eklemişti.

Sonra da milletvekilliği sona erdikten sonra hapse atıldı. Türkiye'de hani iyi niyetli olmanın bazen bin türlü sonucu olabiliyor. İşte zaten mecliste oylanan Çerçeve Yasa taslağına o madde bugün bu yüzden konuldu, görüşmelere gidenlere yasal güvence sağlasın diye.

“Burası Türkiye, hiçbir şeyin garantisi yok”

-Sizce çerçeve yasa bu konuda herkese kesin bir yasal garanti sağlanmış oluyor mu? Yeri geldiğinde Anayasa’nın uygulanmadığı ortadayken…

Burası Türkiye. O konuya girmeyelim.

-Girin lütfen, tam da bunu konuşmamız gereken bir andayız.

Bilmiyorum açıkçası, Türkiye'de hiçbir şeyin garantisi yok. Yani devlet yetkilileri verdikleri sözleri bir gün sonra unutulabiliyor. Konuya dönersek, ben Kürt meselesiyle olan ilgimin kökenini anlatmak isterim. Ben 80'li yıllarda Mardin Nusaybin’de doktor olarak çalıştım. Aslında Kürt meselesiyle de orada tanıştım. “Bu meselenin kök sebebi nedir ne değildir?”, “Bölgedeki insanlar niye bu kadar devletle kavgalı?” gibi soruların yanıtlarını bizzat orada görerek yaşayarak öğrendim. Oradan döndükten sonra da bu konulara kafa yormaya başladım. 

2023 seçimlerinden önce Gelecek Partisi Genel Sekreteri iken Kürt meselesiyle ilgili konuşmalarım oldu, belki hatırlarsınız. Hatta milliyetçi tabandan epey bir tepki de gördüm. Kürtçe ana dilde eğitime destek veren konuşmalarım olduğu için Gelecek Partisi içinden bile tepki gördüm. 7 Ekim 2023’teki Hamas’ın İsrail’e saldırısından sonra ben değişimin Orta Doğu'nun birçok bölgesine yayılacağını ve Türkiye'nin artık daha fazla kendi iç sorununu çözmeden taşıyamayacağını gördüm. Resmen kamuoyu önünde çıkıp söylemesem de bir çözüm süreci başlamasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyordum. Bunu kendi çevremde konuştuğum herkes ise beni hayalperestlikle suçluyordu o dönem.  

“Kamu kurumları Orta Doğu’da gelmekte olanı 2023’te gördü, süreç hazırlıkları o zaman başladı”

-Ama zaten Ekim 2024’te anladık ki 7 Ekim 2023’ten sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayabileceğini devletin kendisi de görmüş…

Evet devlet de benim gördüğümü görmüş ki süreci başlatmış.

Pervin Buldan, Faik Özgür Erol ve Veysi Aktaş'ın Kürt meselesini takip eden bir grup gazeteci ile İstanbul'da yaptığı toplantı

-İmralı heyetinden Pervin Buldan ve Faik Özgür Erol ile yakın zamana kadar İmralı’da Öcalan ile birlikte yatan Veysi Aktaş, geçen hafta gazeteciler ile yaptıkları sohbet toplantısında Bahçeli 1 Ekim 2024’teki Meclis açılışında DEM Parti sıralarına gelene ve hatta birkaç hafta sonra o meşhur çağrısını yapana kadar Öcalan dahil kimsenin süreçten haberi olmadığını söylediler. Öcalan ile hiç görüşülmeden ve hazırlık yapılmadan sürecin başlamış olması sizce mümkün mü? 

Ben kamu kurumlarının bölgede gelmekte olanı 2023’te gördüğünü ve çalışmaya başladığını düşünüyorum. Öcalan ile hangi aşamada konuşulduğunu bilemiyorum. Devletin yeni bir çözüm süreci çalışmasının sebebi Ortadoğu'da yeni bir düzen kuruluyor olduğunu görmeleri. İbrahim Antlaşmaları İsrail’in Ortadoğu’daki patronajı için yapılıyordu ve bu akim kaldı. 7 Ekim 2023 aslında Hamas'ın İbrahim Antlaşmalarını çöpe atma girişimidir ve başarıya ulaştı.

“7 Ekim başarıya ulaştı, Gazzeliler İsrail’in yayılmasını kendi bedenleriyle durdurdu”

-“7 Ekim başarıya ulaştı” diyorsunuz ama o günden bugüne 74 bin Gazzeli öldürüldü ve Gazze yerle bir edildi. Bu nasıl bir başarı? 

Kendi bedenleriyle durdurdular İsrail'in yayılmasını açıkçası. Öyle düşünüyorum.

-İsrail'in yayılmasının durdurulabildiğini mi düşünüyorsunuz ki?

Şöyle; İsrail'in patronajını durdurdular. İsrail'in Ortadoğu'daki patronajı bitti. Ben o kanaatteyim. Her geçen gün daha da azalacak. 

“Trump ara seçimleri kaybederse siyonist lobi zayıflayacak, bölge için iyimserim, bu yeni dönemde Türkiye için konu Kürtlerin merkeze gelmesidir”

-İsrail’in saldırgan tutumu nedeniyle dünya kamuoyunda yalnızlaştığı doğru olabilir ama yayılmacı emellerinin durdurulabildiği yönünde hiçbir emare yok. Gazze’den sonra da el arttırarak devam etti; Lübnan’da Hizbullah, ardından İran… Şu anda Netenyahu kendince Türkiye’ye bile gözdağı vermeye çalışmıyor mu? İsrail’in Ortadoğu’daki patronajının bittiğini söylemek biraz fazla iddialı değil mi? 

Doğrudur, devam da edecekler bu saldırganlığa. Ama ben İsrail’in Arap ülkeleri nezdindeki patronajının sona erdiğini düşünüyorum. İsrail'in tabiri caizse bu kadar şımarıkça davranmasının Amerika tarafından uzun süre tolere edilebileceğini düşünmüyorum. Amerika'nın aktif desteklemediği bir İsrail, bölgede bu kadar kabadayılık yapamaz. Kaldı ki Trump'ın kasımdaki ara seçimleri seçimlerini kaybetmesi halinde Siyonist lobinin eli zayıflayabilir. İsrail’in kendiliğinden olumlu bir noktaya evrilmesini öngörmesem de ABD’de işler değişirse İsrail kendi başına bugün yaptıklarını yapamaz. Amerika aktif desteklemeseydi İsrail’in Gazze’de bu düzeyde bir soykırım yapması mümkün değildi. Üç yıldır yaptıkları nedeniyle İsrail Batı kamuoyunda da çok ciddi anlamda güç kaybediyor. Bu da bence çok önemli bir konu. O yüzden bölge açısından iyimserim. Yani İsrail sınırlandığında, bu kadar saldırgan olması önlendiğinde, bölgenin biraz daha barışa yakın olabileceğini düşünüyorum. 

İbrahim Antlaşmalarının da bu yeni durumda bir meşruiyeti kalmadı. Ortadoğu’da örgütlerin tasfiye edildiği bir süreç var. Hamas ve Hizbullah bir biçimde tasfiye oldu. HTŞ örneğinde olduğu gibi örgütler ya devlet oluyor ya tasfiye oluyor. YPG’yi de buna ikna etmeye çalışıyorlar. Devletlerin güç kazandığı, örgütlerin tasfiye olduğu bir süreç bu. Biz de sürecin de bununla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Artık örgütler Ortadoğu’da eskisi kadar etkili olamayacak. Devlet bunu görüyor. PKK’nın tasfiyesi de bu süreçte gündeme geldi. PKK da bence artık silahla bir şey elde edemeyeceğini gördü. Bu saatten sonra silahsızlandırmayla birlikte Kürtlerin merkeze gelmesidir konu. Türkiye belki 100 yıl önce yapamadığını bugün yapmaya başladı. 

“Bugün konfederasyon mümkün değil ama ekonomik entegrasyon çatışmaları bitirebilir”

-Neyi kastediyorsunuz? Türkiye’nin Cumhuriyet’in kuruluşu sırasında yapamadığı ama bugün yaptığı nedir? 

Bölgelerin ekonomik entegrasyonu üzerinden istikrarlı bir bölge uzun vadeli bir vizyon. Aslında ta 1920'lerde Mustafa Kemal Paşa'nın Suriye'yle bir “federasyon” fikri var. Tabii federasyon o günün şartlarında konuşuluyordu. Osmanlı subaylarının da mesela “bölgede Araplar bağımsız da olsalar biz onlarla bir konfederasyon yapabiliriz” diye konuştukları bilinir. Bugün konfederasyon mümkün değil ama biz devletler arasında ekonomik kültürel entegrasyonu sağlarsak ve bu savunma alanına da kapsadığında ben uzun vadede bölgede çatışmaların da daha az olacağını düşünüyorum. Çünkü insanlar o konfor düzeyini yakaladığında bir süre sonra çatışma istemiyor. Ben bunu Somali’de fark ettim. Yatırımlar gelmeye başladıkça insanlar “Aman anlaşalım” demeye başladı. Aynı şey Orta Doğu'daki devletler için de geçerli. Ekonomik entegrasyon karşılıklı bağımlılık yaratacağı için uzun vadede bölgesel çatışmalarından azalacağını düşünüyorum.

“Yeni durumda Kürtlerin eşit vatandaşlığını konuşmak risk değil”

-Devlet demokrasi rotasına dönmeden sadece PKK’nın silahsızlandırılması ve komşu ülkelerle ekonomik entegrasyon üzerinden Türkiye’ye lig atlatılabilir mi? 

Şimdi oraya geliyoruz. Dolayısıyla burada bir süreç başladı. Süreçte elbette ki silahların bırakılması birinci hedef. Niye? Çünkü Türkiye'deki otoriterliğin temelinde de bu yatar. Ta 1925’teki Takrir-i Sükûndan beri Türkiye'deki bütün otoriterliklerin altında silah vardır, ayrılıkçılık vardır. Öcalan'ın konuşmaları bunların artık gündemden kaldırıldığını bize söylüyor. O hâlde bu yeni durumda Kürtçe ya da Kürtlerin eşit vatandaşlığını konuşmak toplumsal anlamda bir risk oluşturmaz. 

“Bu devletin bir projesi, siyaset tartışmalarına kurban etmeyelim”

-Sormaya çalıştığım daha ziyade toplumsal riskin bu sefer de Türkiye’deki CHP/ Yeni Parti operasyonları ve hayli kalabalık muhalefet bloğunun düşmanlaştırılması üzerinden yaratılıp yaratılmadığı. Bu süreç başladı hemen ertesinde CHP’nin Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ‘terör’den tutuklandı. Süreç daha yeni gelişirken yine CHP’li Resul Emrah Şahan 31 Mart 2024 seçimlerinde “Kürtleri batı illerinde seçtirmek” gibi bir suçlamayla tutuklandı. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ işte hala tutuklu. Süreci yönetenlerin sadece iktidar bloğuna yarayacak şekilde bu süreci yönettiği gibi bir görüntü çıkmadı mı bugüne kadar? AKP tarafı sizce “devlet” dediğiniz kanat kadar samimi mi? 

Sürecin yürütücülerinin ben samimi olduğunu düşünüyorum. Türkiye'nin bu sorununu çözme konusunda samimi olduklarını düşünüyorum. Burada yüz yıllık bir sorunu çözmeyi konuşuyoruz. Bu büyük ölçüde dediğim gibi devletin bir projesi.

-Ama bunu siyaseten araçsallaştırmaya çalışan bir hükümet ve bir Cumhurbaşkanı var görüntüsü de var. Size göre yok mu?

Yüz yıllık problemi çözülebilecek bu kadar önemli bir süreci hiç siyaset tartışmalarına kurban etmeyelim. 

“Ana muhalefete operasyonlar süreci zehirliyor, bu yüzden yasaya ‘evet’ diyecek insanlar bile ‘hayır’ demek zorunda kaldı”

-Bu konuyu bu kadar hijyen bir biçimde konuşabileceğimiz bir ortamda olduğumuza hakikaten inanıyor musunuz? Daha bakın geçen hafta Öcalan’ın İmralı heyetiyle son görüşmelerde söyledikleri sızdı. O da güncel siyasi tartışmalara referansla konuşmuyor mu, “Demokrasinin yolu Silivri'den değil, İmralı'dan geçer” gibi cümleler kurarak? Bir yandan süreç devam ederken bir yandan ana muhalefet hattını tamamen dağıtmak üzere kurgulanan bir strateji yürürken iki konuyu kompartmentalize ederek nasıl konuşabiliriz? 

Ben başımdan beri bu konuda yani bu operasyonların sürecin süreci zehirlediğini, sürece zarar verdiğini söyledim. Meclis konuşmalarımda da söyledim, televizyonlarda da her zaman bu operasyonların sürece zarar verdiğini söyledim. Esasen .erçeve yasaya “ret” oyu verilmesinin sebeplerinden biri de bu operasyonlar. Yani milletvekilleri bir yandan da tabanın öfkesini göstermeye çalıştılar. “Evet” diyecek insanlar bile “hayır” demek durumunda kaldı. Bunu anlayışla karşılıyorum. Ancak ben başka bir yerdeyim. Devletin bu süreci başarıya ulaştırmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum.

-Soru da tam olarak bu zaten; devlet bu tür bir siyasi atmosfer varken bu süreci suhuletle başarıya ulaştırabilir mi? 

Yasanın uygulanması halinde ve örgütün silah bırakması sonrasında sıra bu konulara gelecektir. Bu süreci küçümsemeyelim. Bu süreç başarıya ulaştıktan sonra Kürt meselesinin demokratik çözümüne sıra gelecek. Örgüte silah bıraktırma işini Öcalan’dan başka kimse yapamaz. 

öcalan çağrı 2026

“Öcalan’ın alt kurul üyeliği henüz devlet tarafından açıklanmadı, bu teknik bir konu”

-Soruma yanıt vermediniz, o hâlde ben başka bir şey sorayım madem Çerçeve Yasa’dan bahsettiniz. Biraz önce referans verdiğim İmralı heyetinin gazetecilerle buluşmasında Pervin Buldan, yasanın ardından kurulacak üst komisyonun “Silahsızlanma ve Siyasallaşma” adıyla kurulması planlanan alt kurulunda Abdullah Öcalan’ın da yer alacağını açıkladı. 467 milletvekili bunu bilerek mi “evet” oyu verdi yasaya? 

Şu an için resmen açıklanmadı o. Devlet tarafından bir açıklama yapılmadan yorum yapmak doğru olmayabilir. Burada komisyonların görevi zaten silah bırakmayı tespit ve teyit değil mi? Yani bu teknik bir konu.

“Yeni Parti’nin, kurulacak komisyona katılması için iktidarın daha kapsayıcı olması gerekiyor, muhalefete karşı daha yumuşak davranılmalı”

-Sizin “teknik” olarak gördüğünüz bir konu siyasetin ana gündem maddelerinden biri ve belli ki olmaya da devam edecek. İktidarın “Ben yaptım oldu” mantığıyla bu işleri yürütmesi bu sürecin “Türkiye için hayırlı olur” dediğiniz şekilde ilerlemesine hizmet ediyor mu?

“Ben yaptım oldu” şeklinde demeyelim de…Tabii Yeni Parti’nin mecliste kurulacak komisyona üye vermesi vesaire şeklinde katılım göstermesi için iktidarın daha kapsayıcı olması gerekiyor.

-Bu kadar çatışma çözümü deneyiminiz var, siz bunu gerçekçi görüyor musunuz? Yeni Parti süreçlerin çeperinde tutulurken ve kendi tabanından tazyik altındayken sürece koşulsuz destek verebilir mi? 

Bir de şuradan bakalım; eski HDP’li belediye başkanları 10 yıldır içerde, eş başkanları içerde ama buna rağmen DEM süreç başladığından beri destek verdi. Ayrıca süreç başladığından beri şu anda içerde olan Ekrem İmamoğlu da olumlu konuştu, Emrah Şahan da olumlu konuştu, Can Atalay da olumlu konuştu. Bu da aslında hepsinin bu sürecin önemine vakıf olduğunu ortaya koyuyor. Tabii Yeni Parti bu bahsettiğiniz mecliste kurulacak komisyona girer mi girmez mi onu bilmiyorum. Bu ne kadar gerçekçi ya da değil bilemem. Ama son tahlilde bu süreci engellememesi için ben iktidarın en azından operasyonlar anlamında muhalefete karşı biraz daha yumuşak davranması gerektiğini düşünüyorum. 

“Türkiye’de hiçbir şey için ‘Bu da olmaz’ diyemem”

-Bu temenninizin gerçekte bir karşılığı olacağına inanıyor musunuz peki? 

Siz iki yıl önce Bahçeli’nin çıkıp da bir gün “Öcalan gelsin meclisten örgütüne çağrı yapsın” diyebileceğini öngörebiliyor muydunuz? 

-O hâlde siz mesela Ekrem İmamoğlu'nun önümüzdeki süreçte en azından tutuksuz yargılanması gibi bir şeyin de mümkün olabileceğini düşünür müsünüz?

Bilmiyorum. Türkiye'de hiçbir şey için “Bu da olmaz” diyemem.

“AK Parti’ye geçmeyeceğim, bir süre bağımsız kalacağım”

-Geçmişteki konuşmalarınızı hatırlayınca bugün Adalet Kalkınma Partisi'ne karşı daha dikkatli bir ton kullandığınızı fark ediyorum. Siz de oraya mı transfer olacaksınız? 

Ben onu düşünerek konuşmuyorum. Adalet ve Kalkınma Partisi'ne şu anda geçmeyeceğim, bir süre bağımsız kalacağım.

-Kesin eminsiniz… Son kararınız.

Kesin eminim evet. Ben bugün kelimelerimi seçerek konuşuyorsam sürecin hassasiyeti yüzünden. Herkesin daha dikkatli dil kullanması gerektiğini düşündüğüm için böyle konuşuyorum. Şu anda biz iktidarla olan hesabımızı başka bir şekilde görelim. Ben muhalif olarak söylüyorum.

“Ben kendimi muhalif görüyorum, sistem değişikliği önermiş bir kişiyim”

-Siz kendinizi hâlâ “muhalif” olarak mı tanımlıyorsunuz? 

Ben genel anlamda öyleyim evet. Açıktan sistem değişikliği önermiş bir kişiyim. Tabii kendimi muhalif görüyorum. 

-Bu soruyu sormamın sebebi 2023 seçimlerine CHP listesinden girerek vekil seçilmiş olmanız. Bu şekilde milletvekili olan bazı arkadaşlarınız muhaliflerin oylarıyla iktidar partisi sıralarında oturuyor artık mecliste. 

Doğru. Öbür taraftan İYİ Partililer CHP listesinden girmedi seçime, kendiler, girdi. Ama bugün bakıyorsunuz AK Parti’ye İYİ Parti’den daha fazla vekil gitti. Ben seçimlerin ve günlük siyasetin üzerine çıkarak yorumlamak istiyorum süreci. 

-Şimdi eğer burada sizin yaptığınız gibi bir “devlet” ve “hükümet” ayrımı yapacaksak, o hâlde 7 Ekim 2023’ten sonra devlet 31 Mart 2024 seçimlerinin sonuçlarını beklemeden de Kürt meselesinde bir çözüm için hızla harekete geçemez miydi? Ya da 31 Mart 2024 Yerel Seçimlerini kimin kazandığına bakmaksızın harekete geçemez miydi? CHP hala birinci parti konumunu muhafaza ederken ve Ekrem İmamoğlu da o partinin cumhurbaşkanı adayıyken “çözüm” için düğmeye basamaz mıydı? Mesele hakikaten sadece “çözüm” idiyse sürece paralel olarak neden iktidar potansiyeli yüksek olan bir ana muhalefete karşı topyekûn bir operasyonlar serisi başlatıldı? 

Doğru. Ben de o sizin hatırlattığınız daha önceki konuşmalarımda her seferinde bu operasyonların süreci zehirlediğini ve sürece zarar verdiğini söyledim. Ve hala da aynı görüşteyim. Ama sürecin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Şunu hatırlayalım; 1923 sonrasında devlet üç kesimi ötekileştirdi. Burada şimdi iki kesim üzerinden anlatacağım; birincisi dindar kesim, ikincisi de Kürtler. 

Bağımsız Milletvekili Cemalettin Kani Torun

“Kürtler zaten Türkiye toplumuna entegre, şu an Kürtlerin devlete entegre olması dönemindeyiz”

-Üçüncüsü de Aleviler…

Alevileri büyük ölçüde CHP üzerinden merkeze getirdi. Dindarları işte Milli Selamet, Refah ve AK Parti üzerinden merkeze getirdi. Bence Kürtlerin de bu anlamda devletle barışması merkeze gelmesi gerekiyor. Türkiye'nin ikinci yüzyılında güçlü bir bölgede güçlü bir devlet olabilmesi, halkının bir kesiminin devletine düşman olduğu bir yapıyla mümkün olmaz. Kürtler büyük şehirler de dahil birçok yerde Türkiye toplumuna toplumsal düzeyde entegre olmuş durumda. Şu anda da topluma zaten entegre olan Kürtlerin devlete entegre olması dönemindeyiz. Yani bu süreçle birlikte Kürtlerin bu devleti kendilerinin de devleti gördüğü ve devletin de onları tehdit değil normal vatandaşı olarak gördüğü yeni bir döneme geçersek, demokratikleşmeyle ilgili konuları daha rahat konuşuruz. 

“Siyaset devletin gerisinde, bazen atı arabanın önüne koşuyoruz”

-Bu süreci suhuletle atlatabilmenin yolu siyasi alanın rahatlatılması değil midir? Bugün alttan alta ülkedeki seçim sisteminin değiştirilmesi, anayasanın değiştirilmesi konuşulmaya başlandı. Ve sızan tutanaklardan görüyoruz ki Abdullah Öcalan’ın da bu konularda sözü var. Türkiye bu kadar büyük ve kritik konuları herkesin özgürce görüş açıklayabildiği ve açık bir ortamda tartışsa daha sağlıklı olmaz mı? 

Belki yani bazen arabayı atın önüne koşuyoruz. Ama ben siyasetin bazen devletin gerisinde kaldığını düşünüyorum.

-Şu anda da “siyaset devletin gerisinde” mi sizce?

Yani biraz öyle görünüyor. Devlet aklı bence “Cumhuriyetin ikinci yüzyılında biz nasıl olmalıyız?” sorusunun yanıtını daha doğru yanıtlıyor. 

-“Devlet aklı” derken siz kimleri kastediyorsunuz? 

Basitçe devlet içinde günlük siyasetin üzerine çıkarak buna kafa yoran insanları kastediyorum. Yetkili makamlarda böyle insanlar var. 

-MİT, Genelkurmay var… Yani kişileri değil de klasik kurumları mı kastediyorsunuz?

Dışişleri de var. Bu anlamda bir bürokratik birikim var Türkiye'de. Devlet adamları bir sonraki yüzyılı düşünüyor. Siyasetçiler bir sonraki seçimi düşünüyor. Türkiye'de şu an biraz o yaşanıyor galiba.

“Cumhurbaşkanı da siyasetçi, Özgür Bey de tabana bakıyorlar”

-O hâlde bu denklem içinde Ekim 2024’ten beri çok insanın yaptığı “Devlet Bahçeli devlet adamı, Tayyip Erdoğan siyasetçi olarak süreci yönetiyor” değerlendirmesi size göre de doğru mu? 

Yok onu o şekilde tanımlamak istemiyorum. Ancak siyasetçiler genel olarak bir sonraki seçimi düşündükleri için belli konularda yavaş ya da ya da farklı davranabiliyor. Mesela diyelim ki Yeni Parti Çerçeve Yasa’ya normalde toplu olarak “evet” oyu verebilirdi. Taban tepkisini göze alamadılar. Çünkü siyasetçi biraz da tabana bakar. 

-Ben soruyu Tayyip Erdoğan üzerinden sordum ama siz Özgür Özel örneğini verdiniz. İmralı heyeti üyesi Pervin Buldan diyor ki “Cumhurbaşkanı ile görüşmelerimizde kendisi daha ziyade dinliyor. Fazla yorum yapmıyor.” Anlıyoruz ki o da devlet kanadında bu işin kesin olması gerekenlerden farklı olarak siyasi zemini yokluyor.  

Hepsi siyasetçi çünkü. Cumhurbaşkanı da siyasetçi. Özgür Bey (Özel) de siyasetçi. 

“Devlet Bey süreçteki rolü itibarıyla ismiyle müsemma”

-Devlet Bey siyasetçi değil mi? 

Ben Devlet Bahçeli’nin bu sürecin başlatılmasında aldığı rol itibariyle bir anlamda ismiyle müsemma olduğunu düşünüyorum.

“Siyaset zayıfladı, güçlenen Beştepe bürokratları oldu”

“Bu Meclis anayasayı değiştirsin parlamenter sisteme dönelim ama cumhurbaşkanını da yine bu Meclis seçsin”

-Siz haziran başında Meclis Genel Kurulu’nda yaptığınız konuşmada mevcut sistemle yapılacak bir seçimin yeni tartışmaları beraberinde getireceğini ileri sürdünüz. Ve şöyle bir teklifte bulundunuz: “Tüm partilerin katılımıyla bir anayasa masası kurulsun. Güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş için anayasa değişikliği hazırlansın. Bu meclis hem anayasayı değiştirsin hem de tarafsız Cumhurbaşkanını seçsin.” Bu tabii Erdoğan’ın koltukta kalmasını garantileyen bir formül değil mi? 

Sonuçta bir şey var ve sürekli konuşuluyor. Sayın Cumhurbaşkanı aday olacak mı? Oğlu mu olacak, kızı mı olacak, damadı mı olacak? Tartışma devamlı bunun üzerinden dönüyor, sistemi konuşan yok. Ben de diyorum ki bu sistem meclisi çok zayıflatmış bir sistem. Bugün geldiğimiz noktada siyaset zayıfladı, güçlenen Beştepe bürokratları oldu. Sistem meclisi zayıflatırken bürokrasiyi güçlendirdi. Ben onun için bu somut teklifi getirdim meclis oturumunda. Sistem meclisi taca çıkarttı, anlamsız hale getirdi. Meclis sadece kanun çıkarmak için işe yarayan bir aygıt haline geldi. Parlamenter sisteme geçelim. Parlamenter sistemde icracı olan başbakandır. Bunun için anayasa değişikliğini yapalım ve sistemi parlamenter sisteme döndürelim. Ama cumhurbaşkanını yine bu meclis seçsin. 

“Gelin anayasa değişikliği yapalım, halihazırda tutuklu bulunan siyasiler serbest bırakılsın, herkes yarışsın”

-Bu Meclis bu şartlarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bir kez daha seçer zaten herhâlde, değil mi? 

Evet salt çoğunlukla seçilebiliyor Meclis’te. Üçüncü turda salt çoğunlukla seçilir. Benim dediğim de şu; ortamı yumuşatmak için gelin bu anayasa değişikliğini yapalım. Sistemi değiştirelim. Halihazırda tutuklu bulunan siyasiler de serbest bırakılsın, herkes yarışsın.

-Siz bu teklifi meclis kürsüsünden yaparken “İktidardaki arkadaşlarımızın bir kısmının bu korkunç gidişattan rahatsız olduklarını biliyorum” dediniz. 

Evet. 

“AK Partililer bu formülü kapı arkasında konuşuyor, seçim kaybetmenin sonuçlarının ne kadar ağır olabileceğini tahmin ediyorlar”

-Nitekim meslektaşım Nuray Babacan da geçen hafta AKP içindeki kulisleri aktarırken tartışılan şeyin tam da sizin anlattığınız formül olduğunu yazdı; “Erdoğan'ın ‘geçiş dönemi cumhurbaşkanı’ olabileceği ya da uzlaşıcı bir isme onay verebileceği konuşuluyor.” Alenen konuşuluyor mu bunlar? 

Kapı arkasında konuşuyorlar. Yani kimse gidip de Sayın Cumhurbaşkanı'na bunu iletmiyor. Benim gördüğüm o. Sayın Cumhurbaşkanı'nın kapı arkasında yapılan tartışmalardan ne kadarından haberdar onu bilmiyorum.

-Kapı arkasındaki konuşma nedir peki?

Tabii ki orada şu var; bu sistemde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin seçimi kaybetmesinin sonuçlarının da ne kadar ağır olabileceğini tahmin edebiliyorlar.

“Aynı yetkilerle muhalif bir liderin cumhurbaşkanı olması durumunda, şu anda yapılanların benzerlerinin kendi başlarına gelebileceğini düşünüyorlar”

-Neden “ağır sonuçları” olsun AKP’liler için seçim kaybetmenin?

Aynı yetkilerle bir muhalif liderin Cumhurbaşkanı olması durumunda aynı şu anki yapılanların benzerlerinin kendi başlarına gelebileceğini düşünüyorlar.

-Yani Erdoğan'dan sonra gelen herkesin de aynı şekilde yargıyı kullanmasından, araçsallaştırmasından korkuyorlar, öyle mi?

Tabii ya, “bu yetkileri herkes kullanacak” diye düşünmüyorlar.

-Aslında Erdoğan sonrasında kendilerinin başına bir şey geleceğinden korktukları için bu formüle sıcak bakıyorlar o hâlde…

O şekilde demeyelim de… Yani işte “İntikamcılık ve rövanşizm gelir, buna gerek yok. Ortamı yumuşatalım” diye bakılıyor. 

“Ana muhalefete yapılanları tasvip etmeyen iktidar milletvekilleri var ama herkes karnından konuşuyor”

-“Bugün yapılanlar bizim de başımıza gelebilir” diye ortam yumuşatılsın istiyorlarsa o zaman örtük biçimde “Bugün ana muhalefete yapılanları tasvip etmiyoruz” demiş de olmuyorlar mı? 

E tabii ki bunları tasvip eden çok AK Partili vekil de var ama tasvip etmeyen vekil de var. Sadece karnından konuşuyor herkes.

-Bunun Cumhurbaşkanı Erdoğan düzeyinde henüz tartışılmadığına emin misiniz?

Ben öyle düşünmüyorum.

-Peki Devlet Bahçeli'nin bu son açıklamalarını bunun hangi tarafına koymak lazım? Siz ne anladınız?

Ben açıkçası hiçbir şey anlamadım. Elbette ki mevcut düzenin devam etmesini istiyor olabilir, hakkıdır kendisi açısından. 

ahmet davutoğluAhmet Davutoğlu, 29 Temmuz'da, genel başkanı olduğu Gelecek Partisi'nin siyasi faaliyetlerini sonlandırma kararı aldıklarını açıkladı

“Gelecek Partisi olarak itirazlarımızın haklılığı devam ediyor ama ya vatandaşa anlatamadık ya da vatandaş itibar etmedi”

“Müşterin yoksa devam edemezsin”

-Bütün bunlar olurken bir taraftan da mensubu olduğunuz Gelecek Partisi iki gün önce fesih kararı aldı. Neden böyle oldu? 

Biz uzun bir süredir sonuçta AK Parti içinde bir itirazı dile getirdik. İstifa ederek yeni bir parti kurduk. Çok güçlü bir iktidar, çok güçlü bir lidere karşı itiraz dile getiren bir parti kurduk. İtirazların haklılığı devam ediyor ama biz vatandaşa anlatamadık ya da vatandaş itibar etmedi. Başarılı olamadık. Ekonomi diliyle söylersem, bir partinin müşterisi vatandaştır. Müşterin yoksa devam etmezsin yani. Biraz böyle oldu. Sayın Davutoğlu eski başbakan olarak, eski dışişleri bakanı olarak, üniversite hocası olarak birikimlerini başka alanda kullanabilir. O da öyle düşündü, benim de kanaatim o yöndeydi. Kendisi de partideki arkadaşlarla istişare etti. Ve beraberce bunu nihayete erdirmek gibi bir karara varıldı. Zaten dört vekilimiz kalmıştı, herkesi kendi kararlarını vermeleri için serbest bıraktı. Üçümüz Yeni Yol’dayız zaten. 

-Yeni Yol Grubu'nda mı kalacaksınız? 

Yok ben bir süre bağımsız kalmak istiyorum. 

“Kürtlerin devlete entegre olması konusunda yapabileceğim bir şey olursa ‘hayır’ demem”

-AKP’ye geçmeyeceğinizi söylediniz. DEM’den davet gelse düşünür müsünüz?

Demin bahsettiğim Kürtlerin merkeze gelme konusunda, yani Kürt siyasetinin de artık devlete entegre olması konusunda kafa yoran birisiyim. Bu konuda yapabileceğim bir şey olursa tabii ki “hayır” demem. Ama şu an için herhangi bir partiye katılma niyetim yok. Bu devlet açısından çok önemli bir konu. Türkiye bu sorunu aşmak zorunda, Kürtleri de devletin parçası haline getirmek zorunda. Türkiye büyümek istiyorsa, güçlenmek istiyorsa bunu yapmak zorunda. 

-“Kürtleri devletin bir parçası haline getirmek” ifadesini kullandınız. Bu ifadenin bir benzerini Öcalan'ın kullandığını anlıyoruz. “Biz de artık bu devletin MHP gibi devletin bir parçası olacağız” diyor. Şimdi bunun üzerine biraz önce sizin Devlet Bey için kullandığınız “ismiyle müsemma” ifadesini hatırlatarak sormuş olayım; MHP Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin entegre bir parçası mıdır ki Öcalan da buna benzer bir konumu kendileri için tahayyül ediyor? 

Yok, onu söyleyemem tabii.

“Kürtler artık geleceklerini Ankara’da arayacaklar”

-Peki “Kürtleri devletin bir parçası haline getirmek” anayasal olarak eşitliğin tanınması ötesinde nasıl sağlanır?

Kürtler artık geleceklerini Ankara'da arayacaklar.

-Aramıyorlar mı zaten?

Yok, şu ana kadar Ankara'dan dışlandıklarını düşünüyorlar.

-1994’ten beri mecliste şu ya da bu şekilde temsil edilen bir siyasi ekolden bahsediyoruz. Eğer bu “geleceği Ankara’da aramak” değilse, nedir? 

Ankara'da olmak şudur; ikide bir dokunulmazlıkların kaldırılması ve hapse atılmalarının son bulması. 

“Herhâlde sıra CHP’ye geldi, devlet sırayla dövüyor ya!”

-CHP de Ankara’da, hatta ülkenin “kurucu partisi” vasfı taşıyor. Ama bu bile CHP’li belediyelere kayyım atanmasını, şu ya da bu şekilde o belediyelerin CHP’nin elinden alınmasını engellemedi. Hatta şimdi işte Özgür Özel’in ve diğer bazı vekillerin fezlekeleri mecliste. 

Herhâlde “sıra CHP'ye geldi” diye düşünebilirsiniz. Devlet sırayla dövüyor ya!

Selahattin DemirtaşEski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, 2016'dan bu yana Edirne Cezaevi'nde 

-“Kürtlerin devlete entegre olması” vurgunuza geri dönmek istiyorum. Size göre bunun formülü nedir? 

Kürtler devleti kendileri dışında ayrı bir entite olarak görüyor Türkler. Oysa kamu düzeninin hepimiz bir parçasıyız. Devlet hepimizin devleti, vergimizi alıyor ve bize hizmet sunuyor. Dolayısıyla bu ülkede eğer vergisini veren her vatandaş gibi Kürtlerin de bu devleti içselleştirmeleri gerekiyor. Şu ana kadar öyle bir durum yok. Yani toplumsal düzeyde Türklerle, Kürtler arasında bir sorun yok. Ama ben bu devletle bütünleşme konusunda, entegrasyon konusunda bir sorun olduğunu düşünüyorum. Belki bu süreç işte silahın ortadan kalkmasıyla, birtakım düzenlemelerle Kürtler kendilerini Ankara’da daha rahat ifade etme şansı bulacaklar. Ve geleceklerini Ankara'da arayacaklar. Yani Kürtler geleceğini başka başkentlerde ya da başka şehirlerde aramayacaklar. Erbil’de, Süleymaniye’de aramayacaklar. Bu dışlanmışlık hissinin ortadan kaldırılması lazım. Mesela geçmişte aynı şey Millî Görüş için geçerliydi. Devlete ortak olamaz ya da o gelenekten biri “başbakan” olamazdı falan. Kırmızı çizgiydi bunlar ama sonra oralar aşıldı. Buralar da aşılsın, Kürtler de devlette görev alsın. 

“Kürtler bütün kurumlarda ve pozisyonlarda görev alabilmeli”

-Hükümet ortağı olmalarından mı bahsediyorsunuz? 

Hayır sadece onu kastetmiyorum. Bütün kurumlar ve pozisyonlarda görev almalarını kastediyorum. Türkiye'nin bütünlüğü açısından çok önemli. Kandil kapandığında, silahlar devre dışı kaldığında neyle suçlayacaksınız bu insanları? Özerklik taleplerini de reddetti Öcalan. Neyle suçlayacaksınız ya da dışlayacaksınız? Artık dışlama dönemi bitmiştir. Bu merkeze yürüme mevzu önemli bir mevzu. Kürtler gözünü Ankara'ya dikmeli ve geleceği Ankara'da aramalı. 

“Selahattin Demirtaş ile üç ay önce görüştüm, ‘Ben Ankara’da görev almak istiyorum, devletin en üst görevleri neyse benim hedefim artık bu’ dedi”

-Zaten Öcalan’ın gözü Ankara’da onu anlıyoruz.

Sadece Öcalan’ın değil. Mesela ben Sayın Demirtaş'la da görüştüm. Son iki yıl içinde üç kere görüştüm kendisiyle. 

-En son ne zaman görüştünüz Demirtaş’la? 

Üç ay oldu.

-Ne konuştunuz? 

Son derece pozitifti. Süreçle ilgili konuştuk. Orada hani onun sözünü aktarayım. “Ben Ankara'da görev almak istiyorum. Ankara'da devletin üst görevleri nelerse benim hedefim bu artık” dedi. 

Kani Torun'dan ek açıklama:

Kani Torun, Demirtaş'tan aktardığı "Ben Ankara'da görev almak istiyorum. Ankara'da devletin üst görevleri nelerse benim hedefim bu artık" sözlerinin, sosyal medyada "Demirtaş'ın Ankara'dan görev beklediği" şeklinde yorumlanması üzerine açıklama yaptı. Torun'un, sosyal medya hesabından yaptığı açıklama şöyle:

"Sn. Cansu Çamlıbel ile yaptığım mülakatta Sn Demirtaş ile ilgili söylediğim cümle sosyal medyada bağlamından koparılarak, çarpıtılarak, sanki iktidardan bir görev beklediği gibi bir anlama çekiliyor. Oysa ben açıkça 'ülkeyi yönetmeye talibim' diyor. Bu ikisi birbirinden çok farklı şeyler."

“Öcalan’ın ‘demokratik cumhuriyet’ vizyonunu Türkiye toplumuna en iyi aktarabilecek kişi Selahattin Demirtaş’tır”

-Selahattin Demirtaş’ın bir sonraki seçimde cumhurbaşkanı adayı olmak istediği yönünde bir rivayet var. Kulağınıza geldi mi ya da kendisi bu yönde herhangi bir sinyal verdi mi size? 

Bilmiyorum o konuyu ben konuşmadım. Bizim sohbetimizde Kürt siyasetinin gözünü Ankara'ya dikmesinin olumlu bir şey olduğunu ve bunun teşvik edilmesi gerektiğini söyledi. “Kürt siyaseti artık Ankara'nın bir parçası haline gelmeli. Eğer bu çorbada benim de tuzum olacaksa…elbette ki o zaman destek olurum ya da bir parçası olurum” dedi. Bence Öcalan’ın da “Demokratik Cumhuriyet” diye tarif ettiği vizyonu Türkiye toplumuna en iyi aktarabilecek kişi Selahattin Demirtaş’tır. Demirtaş'ın o meşruiyete sahip olduğunu düşünüyorum. 

-Öcalan’ın yakın zamana kadar bir tür Demirtaş vetosu olduğu da hep konuşuldu. Hatta sızan tutanaklarda Demirtaş’ın 2015’teki “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışını “bir hata” olarak yorumladığını okuduk. Sizce bugün Öcalan artık hakikaten de Demirtaş’ın kendi tezlerini Türkiye’ye en iyi aktaracak Kürt siyasetçi olduğu noktasına gelmiş olabilir mi? 

Bir karşıtlık varmış görüntüsü biraz da açıkçası muhalif çevreler tarafından öne sürüldü. Bazı konularda farklı görüşleri olmuş olabilir ama bir karşıtlık üretilmesi ne Öcalan'a yarar ne Demirtaş'a yarar ne de Kürt siyasetine yarar.

İlgili İçerikler