Geçen hafta Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın resmî kabulünde çekilen bir fotoğraf, Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkileri üzerine düşünürken aklımdan çıkmayan soruları yeniden gündeme getirdi. Türkiye’nin Helsinki Büyükelçiliğinin resmî Instagram hesabından 15 Ekim günü yapılan fotoğraflı paylaşım sayesinde Büyükelçi Ayşe Hilal Sayan Koytak’ın güven mektubunu Finlandiya Cumhurbaşkanı’na sunduğunu öğrendik. İlk bakışta, diplomatik teamüllere uygun son derece sıradan bir tören. Türkiye’den bakarken fotoğrafın çağrıştırdıkları ise hiç o kadar sıradan değil.
Çünkü bu fotoğraf bana yalnızca Erdoğan iktidarının tartışmalı büyükelçi atamalarını değil, Avrupa'nın Türkiye'yle kurduğu ilişkinin giderek daha belirgin hale gelen bir çelişkisini de hatırlattı: Avrupa, Erdoğan'ın iktidarını sürdürebilme kapasitesini Türkiye'nin istikrarıyla karıştırırken, bu istikrarın üzerinde yükselmesi gereken devlet kurumlarının nasıl aşındığını görmezden gelmeyi tercih ediyor. Üstelik bu tercih, günün birinde Avrupa’nın kendi güvenliği açısından da ciddi sonuçlar doğurabilir.
Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya
Büyükelçi Ayşe Hilal Sayan Koytak, eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın kardeşi. Malumunuz, Fatma Betül Sayan Kaya’nın ve eşi İlyas Kaya’nın isimleri son haftalarda Türkiye’yi sarsan fon skandalıyla ilgili tartışmaların tam kalbinde. Ayşe Hilal Sayan Koytak’ın fon skandalıyla bilebildiğimiz kadarıyla herhangi bir ilgisi yok. Dolayısıyla kendisini bu muazzam dolandırıcılığın bir parçası olarak görmenin büyük bir haksızlık olacağını düşündüğümü baştan kayda geçireyim. Koytak, kardeşinin parçası olduğu bir usulsüzlükten sorumlu tutulamaz.
Ancak mesele zaten Koytak’ın kişisel sorumluluğu değil, Erdoğan’ın siyasi tercihi. Kardeşi Fatma Betül Sayan Kaya’nın ve aslında tüm Sayan ailesinin böylesine büyük bir toplumsal tartışmanın merkezinde olduğu bir dönemde Erdoğan’ın bu atamayı sürdürmekte sakınca görmemesi, siyasi sadakat ile kamusal hassasiyet arasında yıllardır yaptığı o bariz tercihin şu şartlar altında dahi değişmediğini gösteriyor.
Bu fotoğraf ister istemez insanın hatırına Erdoğan’ın 24 senelik ülke yönetiminde vuku bulan diğer tartışmalı büyükelçi atamalarını getiriyor. 2013’teki 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet iddialarıyla gündeme gelen dört bakandan biri olan eski Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış, çelik çekirdekten uzaklaştırılmış ama sonradan “büyükelçi” sıfatıyla ödüllendirilmişti. Bağış, 2019-2024 yılları arasında Türkiye’nin Prag Büyükelçisi olarak görev yaptı.
Egemen Bağış
AKP’nin ilk dönemindeki etkili isimlerinden Şaban Dişli de benzer bir güzergâhtan geçti. 2008 yılında “Ekonomi İşlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı” iken bir imar değişikliği sürecinde rüşvet aldığı iddialarının ardından görevinden istifa etmişti. Kardeşi emekli Tümgeneral Mehmet Dişli’nin 15 Temmuz darbe girişimindeki rolü nedeniyle yargılanıp mahkûm edilmesinin ardından Şaban Dişli yeniden kamuoyundaki tartışmaların merkezine oturdu. Ağustos 2017’de getirildiği AKP Genel Başkan Başdanışmanlığı görevinden de istifa etmek zorunda kaldı. Ancak Dişli’nin iktidar açısından kıymeti kaybolmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisini 2018’de Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi olarak atadı.
“Uzaklaştırırken dahi ödüllendirme” mekanizması en son geçen sene Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından eski İletişim Başkanı Fahrettin Altun için işletildi. Sayısını hatırlayamayacağımız kadar çok vukuatı bulunan Altun, pek çok muhalif siyasetçinin “Erdoğan rejiminin Goebbelsi” şeklinde andığı, kudretinden sual olunmaz bir isimdi. Medyanın hızardan geçirilmesi, gazetecilerin hedef gösterilmesi, “dezenformasyon” yaftası yapıştırmak suretiyle hakikatlerin halktan kaçırılması günlük pratikleri arasındaydı.
Ancak Altun, normalde soruşturmaya konu olabilecek bazı kirli manipülasyonları nedeniyle değil, rivayet o ki Erdoğan ailesinden isimleri hedef alan birtakım medya operasyonlarına kalkışması nedeniyle gönderildi. Erdoğan kendisini önce (herhalde insan hakları savunucuları ziyadesiyle rencide olsun diye!) Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun (TİHEK) başına getirdi. Kısa bir süre sonra, Mart 2026’da ise Altun’u Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi olarak atadı.
Fahrettin Altun
Yukarıda en çarpıcı üç örnek üzerinden anlattığım, Erdoğan’ın iç siyasette ‘sakıncalı’ hale gelen piyadelerini Türkiye Cumhuriyeti devletinin dış temsilinde ‘sakıncasız’ görme geleneği bugün hâlâ tıkır tıkır işliyor. Kendi memleketinde ‘şaibeli’ hale gelmiş isimlerin Batı başkentlerinde Türkiye’yi temsil etmesi, ister istemez daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’deki siyasi ve kurumsal erozyonu yıllardır yakından izleyen Batı, bu gidişatın neresinde duruyor?
Elbette bir büyükelçinin kabul edilmesi, o kişinin siyasi geçmişinin onaylanması anlamına gelmiyor. Büyükelçi atamaları, Batı’nın Türkiye’deki kurumsal aşınmadaki sorumluluğunun tek başına kanıtı değil ama daha büyük bir çelişkiyi görünür kılan sembolik bir giriş kapısı. Batı, Türkiye’deki kurumsal aşınmanın yıllardır farkında. Hatta iç konuşma ve yazışmalarında Türkiye’deki siyasi nepotizmin hücrelerine kadar analizi yapılıyor. Ancak on seneyi aşkın süredir Erdoğan’ı belli müzakere masalarında kendi emellerine ortak edebilmek uğruna Türkiye’deki otoriterlikle paralel ilerleyen kurumsal aşınmayı çoğu zaman halının altına süpürüp “işine bakmayı” tercih ediyor.
İngilizcedeki “partners in crime”, yani “suç ortakları”, ifadesini Erdoğan’ın Türkiye’sinin Batı ile ilişkileri için kullanırken, hukuki anlamda ortak işlenmiş bir suçtan söz etmiyorum. Siyasi bir ortaklıktan, daha doğrusu iki tarafın birbirlerinin yanlışlarını sürdürmesini kolaylaştıran bir ilişki dinamiğinden söz ediyorum. Daha önce çok defa yazdım, Brüksel için Türkiye’nin AB’ye tam üyelik dosyası fiilen kapanmış durumda. Ancak Türkiye kâğıt üzerinde hâlâ AB’ye “aday” ülke ve Brüksel, Ankara’nın sanki gerçekten ortada bir üyelik müzakeresi varmış gibi rol kesmesine müsaade ediyor. Çünkü bu muğlak zemin iki tarafın da işine yarıyor.
Erdoğan iktidarı, kâğıt üzerindeki “adaylık” statüsünü gerektiğinde Avrupa’dan taleplerde bulunabileceği bir siyasi çerçeve olarak kullanıyor. Bunu yaparken jeostratejik konumunu pazarlık gücüne dönüştürmeye çalışıyor, zaman zaman bunda başarılı da oluyor. Avrupa Birliği’nin ise düzensiz göç dalgalarının kendi sınırları içine taşmasını engellemek başta olmak üzere pek çok güvenlik meselesinde Türkiye’nin kas gücüne ihtiyacı var. Rusya, Ukrayna, Karadeniz ve Orta Doğu denkleminde Türkiye’yi hesaba katmak zorundalar. Keza dört bir taraf savaşlarla sınanırken Türkiye’nin üretim kapasitesine, pazarına ve Avrupa sanayisiyle iç içe geçmiş tedarik zincirlerine de ihtiyaçları var. Dolayısıyla iç siyasetleri gerektirdiğinde iki taraf da birbirini sert biçimde eleştiriyormuş gibi yapsa da oportünizm üzerinden geliştirdikleri bu riyakâr ilişki modeli, Türkiye’nin içine itildiği siyasi açmazın sürdürülmesine imkân veriyor.
Avrupa’nın bu ilişki modelini sürdürmesinde, Erdoğan iktidarının sattığı “istikrar” söyleminin de kuşkusuz etkisi oldu. Erdoğan, Türkiye’nin çevresindeki çatışma coğrafyasında güçlü bir liderliğe sahip olmasını önemli bir avantaj olarak sundu. Karar alabilen, gerektiğinde askerî güç kullanabilen, Rusya ile de İran ile de konuşabilen, göç hareketlerini yönetebilen bir Türkiye sanki Erdoğan’ın şahsi maharetiymiş gibi algılanmaya başlandı.
Ancak Erdoğan iktidarının “istikrar” anlatısının üzerine atlayan Avrupa, güçlü bir liderin ve jeostratejik olarak kıymetli koordinatlara sahip olmanın bir ülkeyi doğrudan “güçlü bir devlet” kılmadığı gerçeğini ıskaladı. Güçlü lider, doğrudan güçlü devlet demek değil. Zira Erdoğan iktidara geldiğinde Türkiye, bütün kurumsal zaaflarına rağmen güçsüz değil, sorunlu bir devletti. Aradan geçen 24 yılda bu sorunların giderilmesi bir yana, devletin kurumsal işleyişi giderek tek bir kişinin siyasi iradesine bağımlı hale getirildi. Dolayısıyla Erdoğan Türkiye’si, uzun süren bir iktidarın hukukun, ekonominin ve kurumların öngörülebilirliği anlamına gelmediğinin hazin bir örneği olarak tarihe geçmek üzere.
Hükümetin dış dünyaya “istikrar” garantisi olarak sunduğu iktidar yoğunlaşmasının, içeride kurumsal öngörülebilirliği zayıflatan mekanizmalardan biri haline geldiğini şimdi bütün dünya bizimle birlikte izliyor. İktidarın koyu biçimde tek merkezde yoğunlaşmasının doğal bir sonucu olarak yargı kadar ekonomideki düzenleyici kurumlar da kifayetsiz hale geldi. Geldiğimiz noktada kurumsal güven sorunu artık yalnızca demokrasi tartışmalarının parçası değil. Fon skandalı, Türkiye’deki otokrat yönetim anlayışının demokratik kurumların işleyişi gibi finans sistemindeki kurumların işleyişini de enfekte ettiğini açığa çıkarttı.
Nitekim küresel endeks sağlayıcısı MSCI’ın 15 Ekim’de Türkiye hakkında aldığı karar, kurumsal güven sorununun uluslararası piyasalardaki karşılığının göstergesi oldu. MSCI, piyasa şeffaflığı, koordineli işlemler ve hisselerin fiilî dolaşım oranlarının güvenilirliği konusundaki endişeler nedeniyle Türk hisselerine ilişkin bazı endeks değişikliklerini dondurdu. Türkiye’ye Haziran 2027’ye kadar süre tanıdı. Bu tarihe kadar yeterli ilerleme sağlanmazsa Türkiye’nin mevcut “Gelişmekte Olan Piyasa” statüsünün düşürülmesine yönelik bir istişare süreci başlatılması dâhil ilave önlemleri değerlendireceğini açıkladı.
Türkiye’deki ekonomik istikrarın güvencesinin yalnızca ekonomi yönetimindeki kişilerin uluslararası itibarı olamayacağı da şimdi hazin biçimde su yüzüne çıkıyor işte.
Türkiye’nin demokratik standartlar bakımından yaşadığı güven kaybına şimdi işte ekonomik kurumlarının güvenilirliği konusunda ortaya çıkan soru işaretleri eklendi. İkisi de aynı kurumsal erozyonun sonucu, ikisi de zaten en baştan beri birbirine göbekten bağlıydı ancak o bağ yok sayıldı. Aslında içeride ve dışarıda Türkiye’deki demokratik gerilemeyi sineye çeken herkes, Türkiye’nin ekonomik istikrarının zeminine de patlamaya hazır mayınların bizzat döşenmesine katkıda bulunmuş oldu.
Nihayetinde güçlü liderlerin kişisel otoritesi kurumsal güvenin yerine geçebildiği ölçüde değil, geçemediği noktada sınanır.
Peki Batı’nın kendi çıkarlarını koruma uğruna göz yumduğu Erdoğan’ın ne olursa olsun iktidarda kalma stratejisi, Türkiye’nin kurumsal kırılganlıklarını artırmanın ötesine geçip bir gün bizzat istikrarsızlık üreten bir aktöre dönüşmesi riskini de tetikleyebilir mi?
Sanıyorum bu soruya kimse kestirmeden “hayır” yanıtı verebilecek durumda değil.
Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın Büyükelçi Ayşe Hilal Sayan Koytak’ın yanında ağzı kulaklarına varıncaya dek gülümsediği fotoğrafa bakarken tetiklenen düşünceler beni nerelere getiriverdi…
Avrupa’nın kendisi için varoluşsal gördüğü tehditlere karşı geliştirdiği güvenlik stratejisinde, “Türkiye’nin gelecekte nasıl bir devlet yapısına sahip olacağı” meselesinin neden bugüne kadar daha merkezi bir yer tutmadığı konusu, kuşkusuz Avrupa liderliğinin kendi vizyonsuzluğundan bağımsız irdelenemez. Erdoğan’ın ne kadar güçlü olduğuna o kadar takıldılar ki Erdoğan’dan sonra nasıl bir Türkiye kalacağıyla hiç ilgilenmez, Türkiye’nin kurumlarının güçsüz bırakılmasını umursamaz oldular. Dolayısıyla da aslında bir noktada kendileri için güvenlik sorunu haline gelebilecek siyasi kırılganlıklarıyla baş başa bırakılmış bir Türkiye’nin ortaya çıkmasında hatırı sayılır bir pay sahibi oldular.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


