DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan: Bir sürü pislik oldu, üstü kapatıldı ama kanalizasyon taştı; AK Parti seçmeninin dünyası yıkıldı, büyük bir duygusal kopuş var

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan: Bir sürü pislik oldu, üstü kapatıldı ama kanalizasyon taştı; AK Parti seçmeninin dünyası yıkıldı, büyük bir duygusal kopuş var

"Bu boyutta ve bu kadar uzun süreli bir dolandırıcılığın siyasetten ve bürokrasiden destek almadan devam etmesi imkânsız. Yabancı finans kurumları da yabancı ülke istihbaratları kimin ne yaptığını bilmez olur mu? Bu bilgiyi elinde tutan ülkeleri düşünün. Bu çok tehlikeli bir bilgidir. Başkanlık sistemi zaten şantaja müsait... Baskın seçim yapabilirler. Sağ gösterip sol vurabilirler. Erdoğan’ın yapmadığı iş değil..."

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan: Bir sürü pislik oldu, üstü kapatıldı ama kanalizasyon taştı; AK Parti seçmeninin dünyası yıkıldı, büyük bir duygusal kopuş var
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve T24 yazarı Cansu Çamlıbel

Fon skandalının patladığı günden beri en çok mikrofon uzatılan isimlerin başında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk Ekonomiden Sorumlu Bakanı Ali Babacan var. Kimileri bunu “Babacan’ı parlatma” çabası olarak gördü. Benim baktığım pencereden ise klasik ve yerinde bir gazetecilik refleksinden başka şey görünmüyor. Babacan hem fon skandalını yakalaması beklenen devlet kurumlarının bugünkü işleyişini şekillendiren beyin takımı içinde olduğu için hem de muhafazakâr kesimin organik bir parçası olduğu için tam da konuşulması gereken kişi. 2020’de kurduğu DEVA Partisi tek başına bir siyasi merkez olma iddiasını tutturamadıysa da Erdoğan'ın siyasi mahallesine hala içeriden seslenebilen ve o mahallede yeni bir siyasi adres oluşturmaya çalışan kritik bir aktör.

Babacan’la Ankara’daki DEVA Partisi Genel Merkezi’nde yaptığımız bu uzun söyleşide fon skandalının henüz neden tam olması gerektiği gibi yönetilemediğine ilişkin tespitlerini ve Erdoğan’ın hala gereken adımları atmamış olmasına yönelik sert eleştirilerini elbette okuyacaksınız. Ancak bana kalırsa daha dikkat çekici olan -kendisi böyle ifade etmese de- Erdoğan sonrasını hedefleyen bir siyaset inşası üzerinde şimdiden çalıştıklarını net biçimde ortaya koyması oldu.

AKP'ye geri döneceğine ilişkin söylentileri hatırlatan sorularımı “Dönecek olsam ayrılmazdım” anlamına gelecek diplomatik ifadelerle bertaraf etmeye çalışsa da Erdoğan tarafından yönetilen bugünkü AKP ile değil ona karşı çalışmakta kararlı olduğunu defalarca vurguladı. Babacan’ın anlattığı uzun soluklu stratejinin hedefinde 2023’teki gibi genel muhalefet seçmeni yok, doğrudan AKP'nin toplumsal tabanı var. Belli ki Babacan fon skandalı nedeniyle AKP seçmenindeki zirve yaptığını düşündüğü “duygusal kopuş momenti”ni yeni bir muhafazakâr siyasetin çimentosu olarak kullanmak istiyor.

AKP'nin kurucularından biri olarak, yıllarca birlikte siyaset yaptığı insanların değerlerine, korkularına, beklentilerine ve hayal kırıklıklarına son derece aşina. Dolaysıyla da çok içerden cümleler kuruyor. İktidarın yıllardır muhalefete karşı kullandığı en etkili siyasi savunma hattını, yani muhafazakâr seçmenin iktidar değişikliğinden duyduğu korkuyu, yine muhafazakâr siyasetin içinden aşmaya talip. Saadet Partisi ile başlayan, Yeniden Refah Partisi'ni de içine alacak şekilde genişletilmeye çalışılan ittifak arayışını yalnızca seçim aritmetiği üzerinden okumamak gerekiyor.

Babacan hedefinin, AKP'den uzaklaşmaya başlayan ama kendisini mevcut muhalefet partilerinin hiçbirinde evinde hissetmeyen seçmen için yeni bir siyasi adres oluşturmak olduğunu gizlemiyor. Üstelik bu siyasi hamleyi, Erdoğan'ın karşı karşıya olduğu en büyük krizlerden birinin kendi kemik tabanında yarattığı güven krizinin ortasında yapıyor. Bunu yaparken de Erdoğan’ın fon dolandırıcılığından tüm detaylarıyla haberdar olup olmadığını bilmediğini, bilmese bile siyasi sorumluluğun yine de onda olduğunu tekrar tekrar vurguluyor.

Erdoğan’a “dördüncü kez cumhurbaşkanlığı adaylığı” yolunu açacak pazarlığa oturmaya şimdilik niyeti yok gibi. İktidarın olası anayasa değişikliği teklifini madde madde değerlendirip, rejimin niteliğini derinleştirecek hiçbir şeye “evet” demeyeceğini söylüyor. Zaten AKP iktidarının DEVA’ya parti bazında değil kişi bazında kanca attığını hatırlatarak bir anlamda kendisinden bir umutları olmadığını ima etmiş oluyor. Babacan’a göre Erdoğan’ın adaylığı konusunda asıl zor sınavı verecek olan ise DEM Parti.

Babacan gelecekte Yeni Parti’yle bir ittifakı kategorik olarak dışlamıyor ancak şu aşamada herkesin kendi yolunda ilerlemesini daha mantıklı bulduğu anlaşılıyor.

Babacan bugün Erdoğan’ın karşısına yalnızca eski bir yol arkadaşı olarak çıkmıyor, onun siyasi mahallesine, o mahallenin kuruluş hikâyesinde pay sahibi biri olarak sesleniyor. Bu çıkışın Erdoğan açısından en rahatsız edici tarafı da muhtemelen burada. Çünkü Babacan bu kez, bir önceki sezondan farklı olarak, başka bir mahallenin temsilcisi gibi değil, kendi mahallesinin geleceğine talip bir siyasetçi olarak çıkıyor karşısına.

Ali Babacan’a bu söyleşiyi T24’e erişim engeli sürerken vermekte bir sakınca görmediği için hem kendi adıma hem T24 ailesi adına teşekkür ediyorum.

"T24'e böyle bir erişim engeli getirmek çok ilkel ve vahşi"

Şu anda yaşadığımız son fon dolandırıcılığı da dâhil olmak üzere, aslında memleketteki pek çok sorunun özünde ifade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün olmaması var. Basın biliyor, yazamıyor. İnsanlar biliyor, konuşamıyor. Bir problem, bir sıkıntı olduğunda bunlar konuşulamıyorsa, söylenemiyorsa zaten çözüme başlayamıyorsunuz. Basın özgürlüğü olsa, ifade özgürlüğü olsa, bu işler daha küçükken gazetelerde cayır cayır manşet olsa, büyük haberler yapılsa zaten yangını küçükken söndürmek zorunda kalırlardı. İfade özgürlüğünün, basın özgürlüğünün olmaması, başta ekonomi olmak üzere pek çok konuda sorunların büyümesine sebep oluyor. Basın özgürlüğü olsa bu fon dolandırıcılığı başlangıçta yaşanmazdı.

T24 gibi gerçekten sadece Türkiye'de değil, dünyada da referans olarak kabul edilen, haberlerin doğruluğu konusunda insanların güvendiği, editoryal bağımsızlığı sayesinde insanların rahatça yazıp çizebildiği bir mecra... Köşe yazarlarının, “Bir şey yazarsak genel yayın yönetmeninden çizik yer, bunu yayınlamaz” diye korkmadıkları bir mecra. Benim de herhangi bir gelişme olduğu zaman referans olarak haberlerine daha çok başvurduğum bir mecra. Sosyal medya paylaşımlarımda alıntıladığım bir mecra. Böyle değerli bir mecrayla ilgili getirilen erişim engeli, ifade özgürlüğüne yapılmış ciddi bir müdahaledir. Bir siteye toptan erişim engeli gelmesi çok vahşi ve ilkel bir metot. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü esastır. Ama öte yandan bir hukuk çerçevesi de vardır. Bu hukuk çerçevesi pek çok konuyu kapsayabilir. Bir uyarı aşaması vardır, tekrar uyarı aşaması vardır. Uyarı aşamasında yayın kuruluşu gider, derdini anlatır. “Öyle diyorsun ama böyle” der. Bunların hiçbirini yapmadan pat diye erişim engeli getirmek çok ilkel ve vahşi.

 

"Skandal patlamadan önce işten haberdar olduğunu açıklayan üç kişi de doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlı insanlar; peki Sayın Erdoğan’ın bu işten haberi var mıydı, yok muydu?"

-Siz Tera ve Pusula fonlarındaki anormalliklerle başlayan ve giderek genişleyen bu son fon skandalı patladığından beri çeşitli medya kuruluşlarında yayınlara katılarak sürecin nasıl yönetilmesi gerektiğine yönelik görüşlerinizi paylaştınız. Baştan beri üzerinizde durduğunuz tedbirlerin çoğunun üç hafta geçmesine rağmen hâlâ alınmadığını görüyoruz. Bu arada borsa manipülasyonuna katılanlardan birinin AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya olduğu ortaya çıktı. Kendisi istifa etmek zorunda kaldı. İktidar partisi devamlı üst perdeden “karışan kimseyi kollamayız” mesajı veriyor. Ama hükümet mensubu pek çok kişinin ilişkide olduğu isimlerin etrafındaki şaibeler de sürüyor. Skandal giderek büyüyor mu yoksa size göre iktidar çeşitli manevralarla bu işi sönümlendirmeyi başarabilecek mi?

Aslında bütün bu olanların şöyle bir evveliyatına bakacak olursak, bu meseleler aşağı yukarı iki yıldır az çok duyuluyordu. Zaten Adalet Bakanı ne dedi? “Başsavcıyken bu iş bize geldi” dedi. Ne gider savcılığa? Biri suç duyurusunda bulundu demek ki. Yine Hazine ve Maliye Bakanı Kasım 2025’teki kürsü konuşmasında arkasında bu şirketin sponsorluğunun yazısı dönerken “Fonlarla ilgili manipülasyonların farkındayız. Bununla ilgili düzenleme yapacağız” diyor. Yine iktidar partisinden Ekonomi Bakanlığı yapmış bir Genel Başkan Yardımcısı, “Arkadaşlar bizi uyarıyordu. Devlet görevini yapmamış” diyor. “Arkadaşlar uyarıyordu” diyor da niye parasını oraya koyuyor?

Bunlar tabii sorulması gereken sorular. Peki bir tuhaflık olduğunu bildiklerini açıklayan üç kişi kime bağlı? Bunların üçü de doğrudan Cumhurbaşkanı'na yani iktidar partisinin Genel Başkanına bağlı çalışan insandır. Burada çok açıkça sorulması gereken soru şu; Sayın Erdoğan'ın bu işten haberi var mıydı yok muydu? Adalet Bakanı, Hazine ve Maliye Bakanı ve Genel Başkan Yardımcısı. Üçü de bu Erdoğan'a doğrudan bağlılar ve hepsine bilgi geliyor. Belli ki iş büyüyor. Bizler de yaz aylarında piyasa içinden insanlardan işin büyüdüğünü duyduk. “Allah korusun sistemik risk endişesi taşımaya başladık” diye bilgiler gelmeye başladı.

"Olan biten zaten iki yıldır piyasada konuşuluyordu, bir de konuşulmayan dönemi vardır; yazdan beri ise Türk ekonomisi için ‘sistemik risk’ konuşulmaya başlanmıştı"

-“Sistemik risk” ne demek? 2001’deki gibi tüm ekonomiyi vuracak bir krizi kastediyorsunuz sanırım değil mi?

Yani mesele o kadar büyük ki tüm finansal sistemi, tüm sermaye piyasalarını çok kötü etkileyecek boyutta olacaktır. 2001’deki gibi tabii, bankacılık krizindeki gibi. Bu konuştuğumuz sermaye piyasaları kaynaklı bir skandal ama çok büyüdüğü zaman her yere sirayet eder bu yani. Mesela şimdi bireysel emeklilikte hisse senedi fonlarına yatırım yapan insanların birikimlerinin değeri de düştü. Üstelik bu hisse senetleri bankalara teminat olarak verildiyse, bankalardan bu teminat karşılığı kredi çekildiyse ve bu rakamlar çok büyüdüyse ve hisse senedinin fiyatı aslında yüzde 1 ise, bankanın teminatı boşa çıkar. Sonuçta banka alacağını tahsil edemez, bankanın likidite ve sermaye sorunu çıkar. Dolayısıyla iş büyüdükçe başka alanlara sirayet ve topyekûn sistemi etkileme sıkıntısı oluşabilir. İşte yaz aylarından bu yana bu risklere işaret eden bilgiler dolaşmaya başladı ortada. Dediğim gibi zaten bu iş en az iki yıldır konuşuluyor. Bir de konuşulmayan dönemi vardır.

"Bu boyutta ve bu kadar uzun süreli bir dolandırıcılığın siyasetten ve bürokrasiden destek almadan devam etmesi imkânsız"

-“Konuşuluyor” dediğiniz şeyi açar mısınız? Benim mesela bu işlere ilgim de yok bu taraklarda bezim de yok ama benim kulağıma dahi mevzu bahis fonlardan “hükümetin desteği altındaki fonlar” diye bahsedildiği geldi. Sizin “konuşuluyor” dediğiniz şey bu mu; bu fonlara iktidara yakın kişilerden destek olduğu mu?

Zaten bu kadar büyük boyutta bir dolandırıcılık siyasi iktidardan veya bürokrasi içinden destek almadan yapılamaz. Aslında burada “veya” değil, “ve” ifadesini kullanmak lazım. İkisinin birden olması lazım. Yoksa bu kadar uzun süre devam etmez bu işler. Bu kadar büyük bir dolandırıcılığın, bu kadar uzun bir süre siyasetten ve bürokrasiden destek almadan devam etmesi imkânsız. Ben baştan beri şu soruyu soruyorum; Sayın Erdoğan'ın bu işten haberi var mıydı? Bu sorunun cevabının verilmesi lazım.

-Siz bu sorunun cevabını tahmin ediyor da mı soruyorsunuz?

Ben bilmiyorum sorunun cevabını. Bilmediğim için soruyorum.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan

"Bu dolandırıcılığı yapanlar, Şimşek’in o konuşmayı yaptığı konferansa sponsorluk yapanlar, kendilerini medyada ‘İktidara yakınız’ diye gösterdiler"

"Soru şu: Bu işleri ‘Sayın Erdoğan’ın bilgisi dahilinde yapıyoruz’ gibi bir imada bulundular mı? Erdoğan’ın bu konularda toplumu bilgilendirmesi lazım"

-Ama sistemi biliyorsunuz ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ndeki karar mekanizması malum.

Eğer birileri “Cumhurbaşkanı biliyordur” varsayımıyla hareket ediyorsa o zaman işin bütün akışı değişir. Her şey değişir. Bu dolandırıcılığı yapanlara dikkat edin, iktidara yakın televizyon kanalları, iktidara yakın vakıflarla, derneklerle ve iktidarın içindeki insanlarla sürekli haşır neşirler. Medya görünürlüğü de kasıtlı bir şey. Kendilerini medyada göstermek istiyorlar. Yoksa çıkıp da Hazine ve Maliye Bakanı'nın konuşma yapacağı önemli bir konferansa niye sponsor oluyorsun? Kendilerini “Biz iktidara yakınız, markamız sağlam” diye göstermek istiyorlar.

Tabii bu işler teknik olarak karmaşık işler. Cumhurbaşkanının detaylarına vakıf olabileceği işler değil. Sermaye piyasasının uzmanları bütün teknik bilgileri topluyor da ancak çözüyor olanı biteni. Fakat buradaki büyük soru işareti şu; bu işi yapanlar bu işi yaparken şu ‘Bu işler Sayın Erdoğan'ın da bilgisi dâhilinde yapılıyor’ gibi bir imada bulundular mı? Bu havayı yaydılar mı, yaymadılar mı? Eğer bunlar bu işleri Sayın Erdoğan'ın bilgisi dâhilinde yaptıysa, o zaman çıkıp kendisinin bizzat bu konuda biraz toplum bilgilendirmesi lazım.

"Cumhurbaşkanı tek sorumludur, gereğini yerine getirmelidir, yapılması gereken bu değildir"

-Eğer öyleyse, toplumu bilgilendirmek yeterli midir? Mesela Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel siyasi sorumluluğun tamamen onda olduğunu öne sürerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı istifaya davet etti. Size göre Türkiye’nin içinde bulunduğu tek adam rejiminde Erdoğan’ın haberi olmadan kuş uçabilir mi?

O havayı yaratıyorlar da tek bir insan hangi konunun, ne kadarını, nasıl takip edebilir ki? Koskoca Türkiye Cumhuriyeti'nden bahsediyorsunuz. Ama sonuçta yetki ne kadarsa sorumluluk da o kadardır. Tek yetkili olan aynı zamanda tek sorumludur da. Bu çok net. Dolayısıyla şimdi kendisinin bu sorumluluğun gereğini yerine getirmesi lazım. Yani diyebilir ki: “Şunlar şunlar bu işi yapmış. Bu konu hiç bana gelmedi. Bilgim dâhilinde değildi. Ama ben şu anda gerekeni yapıyorum.” Ama şu anda yaptığı şey gerekenin yapılması mıdır? Değildir. Yapılması gereken bu değildir.

"Erdoğan’ın, SPK ve Borsa İstanbul’da tüm yönetim dahil olmak üzere sorumluluk zincirindeki herkesi görevden alması gerekiyor"

-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın size göre hâlâ yapmadığı ama yapması gereken şey nedir?

Teorik olarak baktığımızda bu kurumlar sözde bağımsız; SPK ve Borsa İstanbul. Pratikte değil ama teoride öyle. Yöneticilerinden başlayarak aşağıya doğru orada bir sorumluluk zinciri vardır. Yani diyelim ki bu işe adı karışan fonlar ve şirketlerle, hatta yatırım markalarıyla alakalı sorumlu bir denetçisi vardır. O denetçiden yukarıya kadar zincir içinde sorumluluk vardır. Cumhurbaşkanının şimdi o zincirin içindeki aşağıdan yukarıya herkesi görevden alması gerekiyor.

-Erdoğan’ın SPK’nın bu başkanı ve yönetim kurulu üyeleri dâhil herkesi görevden alması şart, öyle mi?

Başta SPK’dakileri evet ama aynı zamanda Borsa İstanbul’dakileri de. Borsa İstanbul'un da bu konuda sorumluluğu var. Borsa İstanbul anormal bir şeyler gördüğü anda SPK'ya rapor etmek zorunda. Ama nihayet gözetim, denetim ve ceza SPK'da. Anormal bir şey gördüğü anda savcılığa suç duyurusu bulunmakla ilgili sorumlu kuruluş da SPK. Savcılığa suç duyurusu da bulunacak SPK üyelerin.

"Bu yapıda kim kimi nasıl denetleyecek belli değil, Meclis'te komisyon kurulması şart"

-SPK üyelerinden birisi de malum Adalet Bakanı Gürlek’in eşi Elif Gülşah Gürlek.

Evet. Öte yandan Devlet Denetleme Kurulu Başkanı da aynı zamanda Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkan Vekili. Yani şu anda Borsa’yı denetlemesi gereken kişi bu. Bu yapıda kim kimi, nasıl denetleyecek? Onun için ben tekrar tekrar vurguluyorum; mecliste bir araştırma komisyonu şarttır. Bir araştırma komisyonu kurulmadan mevcut yapı içerisinde ne yargı ne de DDK işini yapabilir.

"İktidar hem yargıda hem DDK’da işleri örtbas edebileceğini bildiği için Meclis komisyonuna direniyor"

"Hukuk dışı işleri kendi dünyalarından olmayan insanlarla görmeye başladılar"

"Siyasi iktidardan bu işlere bulaşanların bir ifadeye gitme fotoğrafını gördünüz mü? Onlar söz konusu olunca İsveç-Norveç hukuku uygulanıyor"

-Adalet ve Kalkınma Partisi mecliste komisyon kurulmasın diye direniyor.

Direniyorlar çünkü biliyorlar. Hem yargıda hem de Devlet Denetleme Kurulu’nda işleri örtbas edebileceklerini biliyorlar çünkü oralar tamamen kontrollerinde. Mecliste kontrollerinde ama en azından mecliste muhalefet milletvekillerinin konuşmalarını kontrol edemiyorlar. Zaten muhalefet de artık yalnızca mecliste konuşabiliyor. Şimdilik konuşabiliyorlar yani! Ona bile tahammülleri yok. İstiyorlar ki hiç kimse konuşmasın. Belli isimlerden bahsedenlerin hemen sosyal medya hesapları kapatılsın. Azıcık eleştirene hemen ertesi sabah gözaltı. Ve bunu da aleni bir şekilde yapıyorlar. Muhalefete bunlar yapılırken, kendilerinden birilerinin bulaştığı işler ortaya çıkıyor, yer yerinden oynuyor. Siyasi iktidar tarafından bu işlere bulaşanların bir tane kelepçeli fotoğrafını gördünüz mü bugüne kadar? Ya da kelepçesiz bir fotoğraf gördünüz mü? Sabahın şafağında baskın var mı? Onlara İsveç-Norveç hukuku uygulanıyor sanki. Ama söz konusu muhalefet olduğunda işte görüyorsunuz belediye operasyonlarında, sabahın köründe çaldıkları bir kapıyı açan bir kadının ev halindeki görüntülerini medyaya servis ediyorlar. Şimdi bu AK Parti mi ya? AK Parti’nin davasına ne oldu, bu muydu?

Hukuk dışı, usul dışı işleri kendi dünyalarından olmayan insanlarla görmeye başladılar. “Benim dediğimi yapsın da gerisi önemli değil” demeye başladılar. Böyle bir kadro oluşturduğunuzda işte o görüntüler ortaya çıkar. “Şunun yakını, şunun çocuğu, şunun akrabası, şunun ortağı” falan demeye başlarsanız bu iş çözülmez. Efendim işte Fon Koordinasyon Kurulu kuruldu. Oradan bir şey çıkmaz. Fon Koordinasyon Kurulu'nun içindeki insanlar bizzat bu krizi yakalayamamış, yönetememiş. Görevini ihmal etmiş insanlar var orada ya; SPK Başkanı var, Borsa İstanbul Başkanı var. Orada olmaması gereken herkes orada. Aralarında işten hiç alamayanlar da var. Tutmuşlar, iktidar partisinden bir sürü insanı davet etmişler. Ya ne anlasın onlar ya? Bilmedikleri bir iş. Ne geziyorlar orada? Ne alakası var?

"Bir sürü pislik oldu, üstü kapatıldı ama şu anda kanalizasyon taştı, AK Parti seçmeninin dünyası yıkıldı, büyük bir duygusal kopuş var"

-Sizce o kurul yerine ne kurulmalıydı, yani müdahale görevi kime verilmeliydi?

Ben baştan beri söylüyorum. “Task Force”, yani Görev Gücü denilen bir yapı vardır. Üye sayısı beş olmalıdır ve teknik boyutları çok iyi bilen insanlardan oluşmalıdır. Bu kişilerin arasında daha önce görevini ihmal etmiş kişiler olmamalıdır. SPK ve Borsa İstanbul’un yönetimindeki, sorumluluk silsilesindeki insanları görevden almadan ve acil bir görev gücü kurmadan bu iş çözülmez. Çözülüyormuş gibi yapılır ama çözülmez.

Bir de şu açıdan da bu iş dönüm noktasıdır… Bugüne kadar hani bir sürü pislik oldu, üzeri kapatıldı, “kol kırılır yen içinde kalır” denildi. Ama şu anda artık kanalizasyon taştı. Eğer bugün doğru işler yaparsa kendi seçmenini ikna edebilir. AK Parti seçmeninin dünyası yıkıldı. Zaten çok büyük bir duygusal kopuş var. Eğer yanlışta ısrar ederse duygusal kopuş derinleşir.

"Biz bu çevrenin içindeyiz, bir siyasi ahlak krizi yaşanıyor, arınmayı AK Parti yapamazsa, biz gelip yapacağız"

-Siz AK Parti seçmeninin “dünyasının başına yıkıldığı”nı nasıl anlıyorsunuz? Bununla ilgili somut bir veri var mı elinizde?

Biz bu çevrenin içindeyiz. Biliyorsunuz ben AK Parti’nin kurucuları arasındayım. Yabancı değilim buralara. Çok da emeğim var. Şimdi ben soruyorum; “Sayın Erdoğan, siz bu iş tutuş tarzıyla mı Türkiye Cumhuriyeti’ni ikinci yüzyıla taşıyacaksınız?” Baştan beri söylüyorum; bu bir siyasi ahlak krizidir. Özüne dönüp bir arınma yapmadan, iktidar içinden, bürokrasi içerisinden kimsenin gözünün yaşına bakmadan suçluyu ortaya çıkarmadan bu işin içinden çıkamaz. Mesele ekonominin çok ve finansal piyasaların çok ötesinde bir mesele. Hani bir hikâye vardır. Çocuk var, bir de anne olduğunu iddia eden bir kadın var. Ama çocuğun hayatı tehlikede olduğunda başka bir kadın, yani gerçek anne kendini ortaya atıyor ve “Çocuğu değil beni öldürün” diyor. Bizimki de o misal. AK Parti’yi kuran, bu kadar yıllarca emek veren insanlar olarak biz tabii kıyamıyoruz da yani. Sistem korunsun, Türkiye Cumhuriyeti güçlü olsun istiyoruz ama bir yandan da bu arınma ihtiyacını da bu yapının içinden gelenler olarak geçmişimize dönük olarak bir zorunluluk olarak görüyoruz. O yapmazsa zaten biz gelip yapacağız. Zaten onu hazırlıyoruz. Biz neredeyiz şu anda? DEVA Partisi Genel Merkezi'ndeyiz. Niye buradayız? Ben niye oralarda değilim? Yıllarca önce ayrıldım. Bugün de gerekeni yapmazlarsa zaten gelip biz yapacağız.

"AK Partili seçmen ‘Bunlar artık yapamıyor’ diyor ama ‘Ya daha kötüsü gelirse’ diye endişeli"

-AKP’nin pek çok kurucusu ya sizin gibi ayrılmayı tercih etti ya tasfiye edildi ya da sessiz sedasız bir köşesine çekildi. Ve biz özellikle 2013’ten beri iktidar mensuplarının isminin içinden geçtiği pek çok skandal iddiasını izledik. Her seferinde sadece iktidar açısından değil, AKP seçmeni açısından da “kol kırılır yen içinde kalır” mantığı çalıştı. Muhafazakâr seçmen sizin “siyasi ahlak krizi” dediğiniz şeyi görmemeyi, kafayı öteki tarafa çevirmeyi tercih etti. Belki bu görmezden gelmenin kökeninde “CHP gelirse biz yine mağduriyet yaşarız” endişesi vardı ve zaten iktidar da seçmendeki bu endişeyi sonuna kadar manipüle edip kullandı. Bugün neden denklem farklı olsun ki? Zaten şu anda da birkaç tanınan yazar çizer dışında AK Parti mahallesi sessiz ve sanki bu skandalı da “bir şey olmamış gibi yaparak” atlatma peşinde.

Niçin biliyor musunuz? Bakın ben Ağustos ve Eylül'de özellikle AK Parti'nin güçlü olduğu illerin küçük ilçelerine ve köylerine gittim. 12’ye yakın ilden bahsediyoruz. İnsanlarla köy evlerinde, kahvehanelerde konuştuk dertleştik. Tabii hepsi tanıyor, seviyor. Benim Anadolu’da gördüğüm tablo şu; AK Partili seçmen kötüye gidişin gayet iyi farkında. “Bunlar artık yapamıyor, beceremiyor” diyorlar. Ama neden korkuyorlar biliyor musunuz? “Ya daha kötüsü olursa” diyorlar.

"AK Partili seçmen bir de kendilerine karşı bir rövanşizm olabilir kaygısı içinde"

-Bugün Türkiye’de yaşanan siyasi ve ekonomik krizlerden daha kötüsü ne olabilirmiş onlara göre?

İktidar değişikliği durumunda yeni kurulacak hükümetin işleri daha da eline yüzüne bulaştıracağı, beceremeyeceği düşüncesi var. Ve maalesef bu yolsuzluk meselesi kökten ele alınmadığı için bu düşünceler besleniyor. Elbette temiz belediyeler ve belediye başkanları var ama bazı belediyelerin ranta bulaşmış olması ve bazı usulsüz imar değişikliklerinin bazı belediye meclislerinde oybirliğiyle geçtiği halkın malumu. Dolayısıyla özellikle bu yolsuzluk boyutunda “Ya onlar da gelse aynı şey olacak kardeşim” kanaati var yaygın. Bu kanaat doğrudur yanlıştır o ayrı ama ben insanların kanaatinden bahsediyorum. Üstelik bir de rövanşizm olursa kaygısı var. Bundan kastım iktidar mensuplarının maruz kalabileceği bir rövanşizm değil. Bu iktidarı destekleyen kesimlere karşı bir rövanşizm olabileceği kaygısı.

"İki yasanın acil çıkartılması lazım: Kamu ihale yasası ve imar rantları yasası"

-2023’te sizin de desteklediğiniz muhalefetin ortak adayı Kemal Kılıçdaroğlu bu konuda çok garantiler vermişti. Zaten sizin, Temel Karamollaoğlu’nun ve Davutoğlu’nun o masada oluşunuzun bizatihi kendisi bir garantiydi. Bugün Özgür Özel de aynı konuşmaları yapıyor. Neden ikna etmiyor bu sözler AK Parti tabanını?

Konuşmak yetmiyor ki. Herkes konuşur. Bazen sözün ötesi gerekiyor yani. Bu sözün ötesini de ancak uygulamayla ortaya koyabiliyorsunuz. Bakın ben yıllardır söylüyorum, DEVA Partisi'ni kurduğumdan beri söylüyorum; bu ülkede ciddi bir ahlak erozyonu var. Özellikle ülkeyi yönetenlerde var bu ahlak erozyonu. Bu köklü bir şekilde yasal düzenleme getirilmeden önlenemez. İki temel yasa çıkartılması gerekiyor bu işi çözmek için; birincisi kamu ihale yasası, ikincisi de imar rantları yasası. Bu iki yasa sağlam bir şekilde çıkarılıp uygulanmaya başlanmadan bu ülkede yolsuzluğun önlenmesi mümkün değil. En düzgün belediye başkanı göreve başlıyor. Göreve başladığının ikinci günü geliyorlar, “Başkan hayırlı olsun. Biz de epey destek verdik sana. Şimdi şöyle bir işimiz var, epeydir çözemiyorduk. Bize bir yardımcı oluver.” Peki bu gelenlerin “Yardımcı oluver” dediği ne mesela? İmar planında bir dipnot varmış, başkan onu değiştiriversin. Bir hesap ediyorsan 50 milyon dolarlık rant çıkıyor o dipnottan. Çünkü belediyeler tarafında çok gevşek ve elastik bir mevzuat var.

Biliyorsunuz Avrupa Konseyi Yolsuzluğa Karşı Devletler Grubu (GRECO) var. Bunlar belediyelerde yolsuzlukları takip ediyor. GRECO, daha 2022’de Türkiye’ye bir tavsiyeler listesi göndermiş, “Sizde yolsuzluk kötüye gidiyor. Yolsuzluk indeksiniz sürekli bozuluyor. İki raporun toplamında 54 madde tavsiye yapmış. Raporlardaki tespitler berbat. Bizim iktidar raporun açıklanmasına izin vermiyor. Ama sözleşme “Eğer rapor yayınlatılmazsa 6 ay sonra özeti yayınlanır” diyor. Beşinci değerlendirme turunun özeti geçen ay sonunda yayımlandı. İki rapordaki toplam 54 tavsiyeden sadece yarısı kısmen yerine getirilmiş. 28 tavsiye maddesine hiç dokunulmamış bile. Hani samimiyet? Hani yolsuzlukla mücadele?

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ve T24 yazarı Cansu Çamlıbel

"Bu skandalın aktörleri devletten değil insanlardan çalmış, siyaset ve bürokrasi buna göz yummuş, izin vermiş ve belki de bazıları ortakmış"

-Biraz önceki muhafazakâr mahalle ve AK Parti seçmeniyle ilgili değerlendirmenize geri dönmek istiyorum. Bugün mesela en kuvvetli iktidar adayı potansiyeli taşıyan Yeni Parti’nin iktidara gelmesi durumunda AK Parti seçmenine dönük bir rövanşizmin de hâkim olabileceğine yönelik bir endişe gördüğünüzü söylediniz özetle. Ancak bir yandan da biliyoruz ki bu fon skandalının en çok can yaktığı kesim faiz alerjisi nedeniyle parasını bankalar yerine katılım fonu gibi araçlara yönelen sosyolojik taban. Ve şimdi iktidar mensuplarının da aralarında bulunduğu bir grup insanın doğrudan kendi ceplerinden para götürdüğü bir olayı yaşıyorlar. Belli ki kitleler “bu fonun hükümet tarafından korunup desteklendiği” anlatısıyla oraya çekilmiş.

Yani devletten çalmamışlar, az sayıda insan çok sayıda insandan çalmış. Onları dolandırmışlar. Ama bunu yapabilmeleri için de devlet kurumları, siyaset ve bürokrasi buna göz yummuş, izin vermiş ve belki de içinden bazıları ortakmış.

-Tam da bunu sormaya çalışıyorum. Hal böyleyken AKP tabanı, bizzat cebinden çalınmış bir durum varken yine de “muhalefet gelirse bize yönelik bir rövanşizm olur mu?” endişesiyle bu dolandırıcılığı sineye çekebilir mi? Bunu daha güçlü bir toplumsal tepki ve siyasal tepkiye dönüştürmemek biraz da sağ mahalleye özgü bir karakteristik değil mi?

Bu sorunuzu unutmayın lütfen. Ama şu etik kurallar bildirgesine bir geri dönmek istiyorum. Şimdi bunlar yazılı olmayınca mümkün değil yani. Hatta ismini söylemeyeyim ama 2024 seçimlerine CHP'den giren büyükşehir belediye başkan adayı geldi ziyaretime geldi. Dışarıda beklerken masanın üzerinde bizim etik bildirgesini görmüş, okumuş. İçeri girince “Ben bunu okudum, imza atmak istiyorum” dedi. İmza attı, ondan sonra seçime girdi. İsmi önemli değil şimdi.

"AK Partili'nin cebinde iki kart var: Bir AK Parti üyeliği kartı, bir de sosyal yardım kartı; biri olmadan öbürünün olmayacağını biliyor"

-Neden önemli olmasın ismi? Belki de o belediye başkanı şu an hapiste…

Yok şu anda hâlâ görevinin başında. Şimdi biraz önce unutmayın dediğim “rövanşizm” sorunuza geleyim. “Neden AK Parti seçmeninin rövanşizm kaygısı öfkesinin önüne geçebiliyor?” sorusuna yanıt ararken ilk önce aslında şu soruyu sormamız lazım; “AK Parti seçmeni rövanşizmden ne anlıyor?” Şimdi AK Parti seçmeninin cebinde iki kart var; biri AK Parti üyeliği kartı, diğeri de sosyal yardım destek kartı. Biliyor ki sosyal destek yardım kartını, AK Parti üyesi olduğu için alıyor. Çünkü duygu ne? “Üye olmasaydı bu yardımı vermezlerdi bana” diyor. Peki iktidar değiştiğinde ne olacak? Yeni iktidar eğer çok ayrı bir dünyadan insanlar olursa o zaman gelip “Siz haksız yere bu yardımı bugüne kadar aldınız” der mi? Ya da en basiti işte çocukları bir yerde işe girmiş, yönetici olmuş. “İktidar değiştiğinde acaba kızımı, oğlumu işten çıkartırlar mı?” diye düşünüyor.

"İktidar seçmeninin yaşadığı duyguyu belki bir oportünizm olarak da tanımlayabilirsiniz ama sonuçta onlara güven veren bir seçenek sunmamız lazım"

-Ama bu söylediğiniz tam da siyasi oportünizmin kendisi değil mi? Yani siyasi ahlak krizinin bizzat tarafı oluyor seçmen burada. “Sırf cebimdeki AK Parti kartı nedeniyle çoluğuma çocuğuma iş verdikleri için ben skandallara, yolsuzluklara, dolandırıcılıklara göz yumabilirim” demiş olmuyor mu seçmen bu durumda?

Şimdi bunu belki bir oportünizm olarak tanımlayabilirsiniz. Ama bu oy verenlerin ruh dünyası açısından böyle; “Başka iktidar gelir, bugünlerin acısını bizden çıkarabilir.” Zaten ben “İlla ki rövanşizm olacak” demiyorum ama “Rövanşizmin korkusu var” diyorum. Bir de tabii özellikle belli bir yaşın üzerinde olanların hep geçmişle ilgili hatıraları depreşmeye başlıyor. Korkular depreşmeye başlıyor. Şimdi oralara girmek yerine geleceğe bakmamız lazım. Peki biz nasıl çözeceğiz bunu? Çünkü bugün artık pek çoğunun dünyası yıkıldı. “Biz bunun için mi emek verdik? Bu da yapılır mı? diyorlar. Bu kadar da olur mu?” diyorlar. Bir yandan kızgınlık var, bir yandan üzüntü var. Bir yandan yoksulluğun getirdiği çaresizlik. Bu duyguların hepsi bir arada olduğu için dünyaları başlarına yıkılmış gibi hissediyorlar. Bu duyguların arasında “Gelen gideni aratır mı?” kaygısı da var dediğim gibi. Bizim şimdi onlara “Daha kötüsü olmayacak merak etmeyin. Daha iyisi olacak” güvencesini vermemiz lazım. Güvence veren bir seçenek sunmamız lazım.

"Baskın seçim yapabilirler, sağ gösterip sol vurabilirler, Erdoğan’ın yapmadığı iş değil"

-Gerçek bir seçim olacakmış gibi konuşuyoruz ya hâlâ…

Seçim olur, sandık gelir. Çünkü seçimsiz sandıksız bir meşruiyet zemini olmaz.

-Zaten ben de “Seçim olur mu?” diye sormadım. İktidar mensupları açıkladı işte, Nisan 2028 diye tarih verildi. Ama bugün asıl soru; “Bir sonraki seçim gerçekten bir seçim olacak mı ki?” değil mi? Bu arada 16 Nisan 2028 tarihini gerçekçi görüyor musunuz yoksa fon skandalı nedeniyle ortaya daha fazla iktidar içi kavga dökülmesin diye daha erken yapmak zorunda kalabilirler mi?

Olabilir, sağ gösterip sol vururlar. Yapmadığı iş değil. Erdoğan bir dönem, hatırlarsınız, “Erken seçimden bahsetmek vatana ihanettir” dedi. Hemen birkaç ay sonra baskın seçimi yaptı. 55 günde seçim yaptı.

-O hâlde siz, “baskın seçim” ihtimalini dışlamıyorsunuz.

Tabii ki, sağ gösterip sol vurabilirler. Her şey mümkün. Bunların sözlerine hiç güvenmemek lazım. Yani böyle insanları ve muhalefeti rehavete sürükleyip pat diye seçim de yapabilirler. Ama sizin sorduğunuz o Türkiye’de artık seçim olmayabileceğine yönelik soru çok tehlikeli bir soru. Bu sorunun peşine düşersek muhalefetteki herkesin kepenk indirip dükkânı kapatıp gitmesi lazım. Türkiye’de seçim olacak ve bizler de iktidar değişikliği için sonuna kadar mücadele edeceğiz.

"Sonuna kadar muhalefet ederim, ne yaparlarsa yapsınlar böyle"

"Muhalefeti susturamayacaklarını görecekler, biriyle uğraşırken diğerinin çıktığını görecekler"

-Sizin de bir noktada iktidar bloğuna dâhil olacağınızı düşünen bir kesim var biliyorsunuz. “Ne yaparlarsa yapsınlar muhalefet etmekten vazgeçmem” kararlılığında olduğunuzu söyleyebiliyor musunuz bugün?

Sonuna kadar yani. Ne yaparlarsa yapsınlar böyle. Ellerinden gelen her şeyi yapsalar da bakacaklar ve görecekler ki muhalefeti susturamıyor, sindiremiyorlar. Biriyle uğraşırken öbürünün çıktığını görecekler. “Onu halletti” zannediyor, öbürü çıkıyor. Bitmiyor bu iş. Gerçekten AK Parti seçmeninin güveneceği, “Bu insanlar bizim dünyamızdandır. Bize zulmetmezler bunlar çünkü bizim insanlarımız” diyeceği yeni bir alternatif oluşturmak gerekiyor. Biz de tam şu anda bunun için çalışıyoruz. Geçen sene başında ilk Saadet Partisi ile kurduğumuz bu ortaklığı şimdi Yeniden Refah Partisi ile genişletmeye çalışıyoruz. Genişletmeye çalıştığımız bu ittifakın ruhunda tam da bu var; “Korkmayın biz varız” demek var.

"Biz Yeni Yol olarak ittifakı Yeniden Refah’la genişletmeye, yeni alternatifi inşa etmeye çalışıyoruz, muhalefetin ana unsuru olacağız"

-O hâlde siz Ali Babacan olarak bu “üçüncü yol”da ısrarlısınız. Yani YRP’yi de içine katmaya çalıştığınız ittifak seçim öncesinde Erdoğan tarafına kayacak bir ittifak değil. Bunu kati suretle söyleyebiliyor musunuz?

Kesinlikle. Türkiye'nin başka çıkışı yok. Biz buna “üçüncü yol” demiyoruz, biz buna “yeni alternatifin inşası” diyoruz. Bizim hedefimiz öyle üçüncülük falan değil. “Üçüncü yol” deyince biz “üçüncülüğe talibiz” gibi anlaşılıyor. Biz muhalefetin ana unsuru olacağız inşallah. Çünkü ben orayı izliyorum, arkadaşlarla oturuyoruz, işi gerçekten bilenlerle…

"AK Parti seçmeninin gönül dünyasını bilenlerle, ittifak içinde güçlü bir alternatifle çıkacağız, ‘Korkmayın, biz buradayız’ diyeceğiz"

-Kim o arkadaşlar?

Anadolu'nun derdini dertlenmiş, AK Parti seçmeninin gönül dünyasını bilen arkadaşlarımız. Bakın, onların gönül dünyasını bilmezseniz bu iş olmaz. Çünkü biz oralardan gelen insanlarız. Onların hassasiyetlerini biliyoruz. Gönül dünyasını biliyoruz. Korkularını biliyoruz, endişelerini biliyoruz. Önem verdikleri değerleri biliyoruz. Şimdi yapacağımız bu “yeni alternatif inşasıyla” beraber bu halkaları genişlete genişlete seçime güçlü bir alternatifle vatandaşlarımızın karşısına çıkacağız. “Korkmayın biz buradayız. Daha kötüsü olmayacak, tam tersine daha da iyisi olacak” diyeceğiz. Ben şimdi diyorum ki; bu yorgun iktidar artık bu ülkenin yükünü taşıyamıyor, olmuyor! Lastik patlıyor, motor bozuluyor. Olmuyor, yürümüyor artık sistem. Dolayısıyla genç, dinamik, yönetebilir, güçlü bir alternatifle vatandaşlarımız karşısına çıkabileceğiz inşallah. Başka da çıkış yok.

"Bizimle ilgili negatif fikirler CHP ya da Yeni Parti seçmeninde yok, bir kısım siyasi elitlerinde ve trollerinde var"

-2023’teki iki ana ittifak bloğundan farklı yeni bir muhalif bloktan söz ediyorsunuz. Ve ben buradan artık 2023’te olduğu gibi eski CHP şimdiki Yeni Parti ile birlikte yol yürümeyeceğinizi anlıyorum. Yanlış mı anlıyorum? Bunun arkasında 2023 seçimleri sonrasında bazı CHP’lilerle girdiğiniz polemik mi var? Yani size “Bizim oylarımızla parlamentoya girdiler şimdi AKP’ye payanda olacaklar” şeklinde ithamlarda bulunanlara dönük kırgınlık mı var bugünkü siyasi pozisyonunuzun arkasında?

CHP ya da Yeni Parti seçmeninde öyle bir şey yok ki. O fikir sadece o kesimin siyaset elitinde var. Onları destekleyen trollerde var bu tür fikirler. DEVA Partisi kurulduğu ilk gün, bizi “mavi AKP” diye damgalayanlar kimse, bugün hâlâ bizimle uğraşanlar aynı tipler. Onlar önemli değil. Bizim CHP seçmeniyle Yeni Parti seçmeniyle hiçbir problemimiz yok. Ben çok geziyorum, her yerde insanlarla konuşuyorum, insanların sevgisi, güveni çok iyi. Ama bazen kimlikle alakalı sorular oluşabiliyor bazılarının kafasında. Dolayısıyla onu da ben anlıyorum. Yıllardır bir şekilde kimlik haline gelmiş bir siyasi tercihte bulunan insanlar belki bizi başka bir dünyanın başka bir kimliğe sahip insanı görüyor da olabilirler. Öyle bir önyargı da olabilir, bunu anlıyorum. Bu mesele değil yani. Öte yandan biz 2023’te gidip de kimseye “beraber olalım” demedik. Geldiler defalarca kapımızı aşındırdılar. Biz de “Çok önemli bir fırsat, Türkiye bir beş yıl daha kaybetmesin” dedik. Partimiz kurulduktan sonra ilk ziyaretimiz Cumhuriyet Halk Partisi’nden oldu. Ve ilk günden itibaren onlardan hep bir beraber olma çabası oldu. Ama bir yandan da belli bir elitin ve onların trollerinin de bizi rakip görüp damga vurma çabası oldu. Bunların hepsini gördük, yaşadık. Kimin ne olduğunu da gayet iyi biliyoruz artık. Acı, tatlı, başarılı başarısız tecrübeleri öğrendik. Dolayısıyla aynı hataları tekrar tekrar yapmamızın anlamı yok.

"Yeni Parti’nin bugün ittifak arayışı yok, biz ise bugünden kendi ana bloğumuzu oluşturmaya başladık"

-O hâlde seçim yaklaştığında Yeni Parti ile ittifaka yönelmek “yine aynı hatayı yapmak” mı olur? Sizin bugün tercihiniz YRP’yi de içine kattığınız daha dar bir muhafazakâr siyaset ittifakı mı?

“Halkaları genişleteceğiz” diyorum. Konuşa konuşa gideceğiz. Bu halkaları genişlete genişlete gideceğiz.

-Halka genişleyecek ama Yeni Parti’yi de alacak kadar genişlemeyecek, öyle mi?

Yeni Parti’nin şu anda böyle bir arayışı yok. İleride ne oldu bilmiyorum. Yani onlar şu anda ittifak siyasetinin içinde değiller. “Seçim günü gelince bakarız” diyorlar. Biz ise bugünden kendi güçlü alternatifimizi, kendi ana bloğumuzu kendimiz oluşturmaya başladık. Yani biz bugünden ittifaka başladık. “O gün gelince bakarız” demekle bizim yaptığımız tercih başka şeyler. Bugün herhangi bir ittifaktan bahsetmeyen bir partiyle hangi ittifakın nesini, nasıl konuşacağız ki?

-O hâlde Yeni Parti ile bir seçim ittifakını kategorik olarak reddetmiyorsunuz.

CHP'nin ana kitlesiyle bizim hiçbir sorunumuz olamaz. CHP seçmeniyle hiçbir problemimiz olmaz çünkü onları tanıyorum.

"Koskoca iktidarsın, DEVA’dan üç belde belediyesini aldın diye sevindirik oluyorsun, tek tek arkadaşlarımızla uğraşıyorlar"

-Ama CHP/Yeni Parti trolleri yüzünden ittifak olmayabilir mi mesela?

Şu anda o taraftan bir ittifaktan söz ediliyor mu ki? Bu soruların aslında onlara sorulması lazım. Tabii şunu da izlemek lazım; Yeni Parti ile CHP iki ayrı yapı olarak mı devam edecek, iş nereye evrilecek? İktidar da bunları kendi hallerinde bırakmıyor ki, sürekli uğraşıyor. İktidar herkesle uğraşıyor, bizimle de uğraşıyor ya. Bizim üç belediyemiz vardı, üç belde belediyesi! Gittiler onları aldılar. Geçen baktım haberlerde “DEVA Partisi'nden üç belediye aldık” diyorlar. Ya arkadaş sen koskoca iktidarsın, eğer DEVA Partisi’nden aldığın üç beldeyle bu kadar sevindirik oluyorsan ne diyelim sana? Tek tek arkadaşlarımızla uğraşıyorlar. Tek tek “kimi sökebiliriz, kimi alabiliriz” arayışı içinde uğraşıyorlar. 

Asıl sorunuza dönersek, biz bugün kendi ittifakımızı genişletip yola devam etme hedefindeyiz. İleride ortak Türkiye hedefinde, ortak Türkiye ideallerinde samimi bir şekilde buluşacağımız herkesle de oturur konuşuruz. Ama samimi olunması gerekiyor, öyle seçim fırsatçılığı olmaması gerekiyor. Seçim yaklaşınca aritmetiğe bakıp fırsatçılığı yapmak başka şey, bizim peşinde olduğumuz başka şey. Ve çok sayıda siyasi partiyle iletişim içindeyiz bu arada onu da söyleyeyim.

"Sayın Erdoğan ile bir iletişimimiz yok, AK Parti içinde hâlâ temiz kalabilmişlerin iyi niyetli temennileri dışında bir şey yok"

-Adalet ve Kalkınma Partisi de iletişimde olduğunuz partilerden biri mi?

Bizim Adalet ve Kalkınma Partisi’yle, yani Sayın Erdoğan'la bir iletişimimiz yok.

-Daha önce olmadığını biliyorum ama özellikle son fon skandalının ardından o cenahtan “Babacan geri gelsin” şeklinde konuşan, yazan çizenler olduğu için insanın aklına “Acaba sıkışırsa Erdoğan böyle bir hamleyi dahi göze alabilir mi?” sorusu gelmiyor değil.

Orada bir iletişimimiz yok. Ama şu var AK Parti içinden hâlâ kendini koruyabilmiş, hâlâ temiz kalabilmiş insanlardan bunları duyuyor olabilirler. Çünkü “Gelseniz de keşke buraları bir toparlasanız. Başka düzelmeyecek buralar” diyen insanlar var. Ama bunlar sadece iyi niyetli temenniler, bir iletişim yok.

"Siyaseti iktidar için yapıyor olsak oradan hiç ayrılmazdık ki!"

-Madem AKP içinde böyle temenniler var, Erdoğan bu kadar sıkışık bir ortamda neden sizi geri davet edemesin ki? Kendisi hakkında ne laflar etmiş olan eski CHP’li belediye başkanlarına kameraların önünde gülümseyerek rozet takan bir Erdoğan var karşımızda. Size yeniden AKP rozeti takması CHP’lilere takmasından daha mı zor?

Şimdi şu ayrıntıyı tekrar hatırlatmam gerekiyor; ben AK Parti iktidardayken ayrıldım. Siyaseti sadece iktidar için yapıyor olsak oradan hiç ayrılmazdık ki. Bundan sonra artık mesele AK Parti’ye dönüp dönmeme meselesi değil. Bundan sonraki mesele DEVA Partisi ile diğer siyasi partiler arasındaki temaslardır. Muhtemelen iş birlikleridir. AK Parti seçmeninin gönül dünyasını iyi bilerek hareket ediyoruz. Çok üzgünler, çok üzüldüler. Varını yoğunu ortaya koymuş milyonlarca insan, milyonlarca seçmen derinden hayal kırıklığı yaşıyor. Çıkarını düşünerek destek verenlerin dışında halisane beklentilerle AK Parti’ye destek vermiş insanlar var. Bunların dünyaları tepelerine yıkıldı. Bunlar milyarlarca doları çarpıp götürsün diye mi destek verdiler AK Parti’ye?

"Ben bugün iktidara yeni bir alternatifin inşasıyla meşgulüm, işlerin nereye evrileceğini de bilemezsiniz"

-O hâlde ben anlıyorum ki siz Erdoğan’ın başında olduğu bugünkü AKP’ye asla dönmezsiniz…

Biz bugün yeni bir alternatifin inşasıyla meşgulüz. İşlerin nereye evrileceğini de bilemezsiniz.

-AKP seçmeninin bu son fon skandalında çok derin bir şekilde sarsıldığını anlattınız. Şunu da merak ediyorum; Erdoğan’ın bu süreçteki rolüyle ilgili ne düşünüyorlar? İzleniminiz nedir?

“Tayyip Bey’in herhâlde haberi yoktur” gibi bir olumlu şüphe orada duruyor. Ama tabii ismi geçenler çok üst düzey olunca, işin boyutu değişiyor. Daha dün Genel Başkan Yardımcısı olanlar, bakanlar… Bunların da işin içinde olduğu ifşa olunca yeni bir boyut kazanıyor olay. Ama 17-25 Aralık'ta bile adı geçen dört bakanla ilgili ne oldu?

-Erdoğan 2013’te yolsuzluğa karışan bakanların soruşturulmasına izin vermedi. Bugün de mi vermesini beklemediğinizi mi söylemek istiyorsunuz o dönemi hatırlatarak?

Ama bugün görünen tutum farklı. O gün ciddi bir koruma refleksi vardı. Bugün “ucu nereye dokunursa dokunsun herkes cezasını çeksin” gibi bir söylem var.

"Bu skandalda durum 17-25 Aralık’tan da farklı; kriz dışardan değil, iktidara yakın duranlardan geldi"

"Mağdurlar içinde AK Parti kitlesi çok, zaten çürümüş olan hâl artık taştı"

-Ama işte şu anda iş “söylem” bazında ilerliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan hakiki hukuki soruşturmalara ve hatta yargılanmalarına yol verecek mi onu bilmiyoruz.

2013’tekiler daha ilkel, kaba saba yolsuzluk meseleleriydi, imar meseleleriydi. Birine yardım edip rüşvet alma iddiaları vardı. Bugün biraz daha sofistike mesele. Kendisinin çok anlamayacağı işler. Ama sonuçta büyük bir dolandırıcılık var, büyük bir hırsızlık var. Bunu yapanlar da iktidara yakın duran, iktidarda görünen insanlar, mağdurlar içerisinde AK Parti kitlesi çok. Onun için bu sefer farklı. Fakat bu mesele sadece bir ekonomi, finans, piyasa meselesi falan değil. Yine söylüyorum; bu aslında bir siyasi ahlak krizi. Zaten çürümüş olan bir hal, artık taştı. Bu nedenle bizim üzerimizdeki sorumluluk aslında kat kat artmış durumda. İçinden geldiğimiz camianın sorunlarını biliyoruz. Bunların olmaması mümkün. Bunu düzeltmek gerekiyor. Biz de düzeltmeye talibiz. Nasıl mı düzelteceğiz? Çok kolay, her şey kayıtlı çünkü. Biz zamanında bu borsa sistemini kurarken en gelişmiş bilgi işlem sistemini getirdik. Üstelik açık kaynak kodlarını da alarak kurduk.

"Bu işleri yapanların listesi ve ne yaptıkları şu an Erdoğan’ın önündedir"

-Sistem bu kadar şeffaf ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan özel bir rapora falan da gerek duymadan ekran karşısında tek tuşa basarak kimin ne yaptığını görebilir mi?

Şu an hepsi önündedir. Tabii bu işleri yapanlar kendi suçlarını, kendi bizzat kendi içinde oldukları meseleleri kapatmak için önüne başka dosya koyuyorlarsa onu bilemem. Ama ben bugün ülkenin Cumhurbaşkanı olsaydım, krizin olduğu akşam bütün raporlar ve isimler elimdeydi. “Şunlar şunlar şunu yapmış” diye biliyordum.

"Bu kişilerin çoğunun adını bu skandalla ilk kez duydum, çoğu dünkü yetmeler, araştırın bakın, plakaları kesin AK’tır"

-Tanıdığımız bildiğimiz ve ülkeyi uzun süredir tek merkezden kendi kararlarıyla yöneten Erdoğan’ın bunu henüz yapmamış olma ihtimali çok düşük değil midir?

Önüne dosyanın çoktan konulmuş olması lazım. Ama tabii gerçekte ne olduğunu, neyin yapılıp yapılmadığını bilemiyorum. Biz yıllarca kendisiyle yakın çalıştık ama ben ayrılalı yedi yıl oldu. DEVA Partisi'nin kuralı 6,5 yıl oldu. Bu skandalın içinde adı geçen insanlara bakıyorum, ben çoğunun adını bu skandalla birlikte duydum. Piyasadan birtakım bilgiler geliyordu ama adlarını sanlarını duymamışız daha önce bu insanların. Dünkü yetmeler hepsi ya. Dünkü yetmeler milyar doları çarpıp gitmiş. Kimden çarpmışlar? Milletten çarpmışlar. Borsa çöktü. Bugün ülkenin güven riskini var.

-Sizin “dünkü yetmeler” dedikleriniz görebildiğimiz kadarıyla hep birisinin bir şekilde “yakını” ya da “ortağı” ya da Yeni Parti sözcülerinin iddialarına göre siyasetten birilerinin “çantacıları”.

Araştırın bakın, bunların bir kısmının plakaları AK falandır kesin.

"‘Arkadaş her şey kayıtlı, derhal listeyi getirin bana’ demesi lazım, milyarlarca dolarlık üçkâğıt nasıl görülmez, külâhımıza anlatsınlar"

"Merkez Bankası da görür, görmüştür o hesap hareketlerini"

-Hayati Yazıcı'yı tanıyorsunuz, Cevdet Yılmaz'ı tanıyorsunuz. Ömer Çelik'i tanıyorsunuz. Hepsiyle beraber aynı kabinelerde ya da en azından aynı parti içinde görev yaptınız. Kendileri olmasa bile etraflarındaki kişilerin bu işin içinde olduğu ile ilgili iddialar var bugün.

Zaten iktidar içinde destekçiler olmasa bu iş yapılamaz, mümkün değil. Yapılamaz! Kim var kim yok buna Devlet Denetleme Kurulu bakmalı. Ama tabii Devlet Denetleme Kurulu’nun bugünkü yapısıyla da zor. Yargı bakmalı ve herkesi ortaya çıkartmalı. Tekrarlıyorum; zaten kimin ne yapıp ettiğine dair dosyanın Cumhurbaşkanı'nın çoktan önüne konmuş olması lazım. Eğer o dosyayı getirmedilerse, dosyayı getirmeyenlerin canına okuması lazım. “Arkadaş her şey kayıtlı ya. Siz niye hâlâ bulamadınız bunu? Derhal listeyi getirin bana” demesi lazım. Bakın unutmayın Türkiye’de Maliye milyonlarca banka hesabını kira geliri yakalamıyor mu? Daha beyanname dönemi gelmeden yakalıyor. Milyonlarca insanın banka hesabını tarayıp “10 bin TL kira gelirinin beyannamesini ver, vergisini ver” diyen bir sistem milyarlarca dolarlık üçkâğıdı nasıl görmez? Böyle bir şey var mı yani? Külahımıza anlatsınlar. Hemen radara takılır bu işler, atlanmasının imkânı yok.

Merkez Bankası’nın çok üzerine gitmiyoruz çünkü oradaki arkadaşlar da bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Ama onlar da görür sermaye hareketlerini. Mesela bir vatandaşımız çocuğunun kirası için ayda 1500 avro transfer yapsın Almanya’ya, Merkez Bankası onu görüyor. Merkez Bankası bunların istatistiğini tutuyor ve ona göre kategorize edip raporluyor. 20 milyar TL, bugünün parasıyla aşağı yukarı 400 milyon dolar Türkiye'den başka bir ülkede banka hesabına geçiyor. Nasıl görmez bu hareketi Merkez Bankası? MASAK diye bir kurumu yok mu bu ülkenin, “Bu neyin parası?” diye soracak.

"Yabancı finans kurumları da yabancı ülke istihbaratları da kimin ne yaptığını biliyor, bilmez olurlar mı!"

-Şimdi siz anlatırken düşünüyorum da Merkez Bankası ve MASAK gibi yurt dışındaki finans kuruluşları ve bankalar da görüyor değil mi bu transferleri? Ve tahminimce dolayısıyla bazı ülkelerin istihbarat teşkilatları da kimin nereye ne para gönderdiğini biliyor. Yanılıyor muyum?

Kesinlikle yanılmıyorsunuz. Bakın takvime dikkat edin, Morgan Stanley Corporate International şirketinin endeksinde ağustos ayında Türkiye ile ilgili uyarı yayınladılar. “Kasım’a kadar biz Türkiye'yi izlemeye aldık. Çünkü bazı hisse senetlerinin fiyatlarıyla ilgili anormallikler görüyoruz. Bazı fonlarla ilgili anormallikler görüyoruz. Şeffaflık yok. Tedbirler alınmazsa Kasım ayında biz bir gözden geçirme yapacağız” dediler. Gözden geçirmenin riski ne? Türkiye’nin başına gelebilecek en tehlikeli şey bu “frontier markets” denilen bir alt lige düşürmek. Her an başına iş gelebilecek ülkeler ligine düşürmek bu, pespaye bir lige düşmek bu. İşte bu uyarıdan sonra işler hareketlendi. Çünkü bu ülkenin sistemik bir risk taşıdığının sinyalini verdi. Benim yaz aylarından beri piyasadan duyduğum “İş büyüyor, sistemik riske dönebilir” kaygısını bunlar da gördü. Onun için bu uyarıyı çektiler Türkiye'ye. Zaten ondan sonra hızlandı bu süreç. Ondan sonra artık kime ne anlattılar ve yargı nasıl devreye girdi bilemiyorum. Normalde SPK'nın bu işi yakalayıp savcıları harekete geçirmek için suç duyurusunda bulunması gerekirken, yargı resen devreye girdi ve inceleme başlattı. Yani tam tersten çalıştı süreç. Onun için de soru şuysa “Dünya bilmiyor mu ne olup bittiğini?” Yani, bilmez olurlar mı!

-Türk siyasetinden ve bürokrasisinden kimlerin işin içinde olduğunu da biliyor o hâlde hem yabancı bankalar hem de istihbarat kuruluşları.

Bilmez olurlar mı!

-Haliyle borsa manipülasyonunu ve vurgunu yapanların kim olduğunu da biliyorlar.

Bilmez olurlar mı!

"Bu bilgiyi elinde tutan ülkeleri düşünün, çok tehlikeli bir bilgidir bu"

-Ama biz Türkiye'de yaşayan yurttaşlar olarak hâlâ bilmiyoruz!

Üstelik bu Türkiye açısından çok da tehlikeli bir durum. Bu bilgiyi elinde tutan ülkeleri düşünün… Çok tehlikeli bir bilgidir bu.

"Bu başkanlık sistemi zaten şantaja müsait"

-Siyasi şantaj yapabilirler mesela, değil mi?

Kesinlikle. Hele hele bu başkanlık sistemi de bu şantaja o kadar müsait bir sistem ki çünkü medya korkusu yok. Medyayı hemen susturmak mümkün. Parlamento zaten önemli ölçüde devre dışı bırakılmış durumda. Ne meclisi ya? Hepsi elinizde. Yargı elinizde. Ben bunu fon skandalıyla ilgili olarak da söylemiyorum. Oraya indirgersek çok basitleştirmiş oluruz sorunu. Siyasi şantaj riski bu cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin taşıdığı genel risk. Çünkü dış dünyadaki muhataplar, bir siyasi şantajla karşı karşıya kalındığında her yeri kontrol ederek karar alabileceklerini biliyor. Dışarıdakiler bunu biliyor.

Bugün fon skandalı nedeniyle Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunu çözmesi ise memleketin beka meselesi. Çünkü ekonominiz sağlam değilse, alnınız ak değilse, kendinize güvenmezseniz güvenlik ve dış politika konularında eliniz güçlü olmaz, boynunuz bükük olur, eliniz zayıf olur. Kendi içine sürekli krizler yaşayan, düz yolda giderken otobüsü deviren, ekonomisi zayıflayan bir ülke dış politika ve dış güvenlik meselelerinde nasıl etkili olacak? Sürekli birilerinin karşısında boynunuz eğik olur. Ya da yapabileceğiniz bir iş yapamazsınız. O anda çok kritik bir karar anı gelir, bir şey yapmanız gerekir. Arkadaşlar kulağınıza “Efendim öyle yaparsak piyasa sıkıntıya girer” diye fısıldamak zorunda kalır. Trump geçen döneminde “Brunson’ı ver yoksa ekonomini mahvederim” demedi mi? “Bu can bu tende olduğu sürece vermem” diyen kimdi? Trump bugün hâlâ ne diyor? “Brunson’ı istedim, o da verdi” diyor. Yani aslında Trump, “Türkiye’de yargıymış, AYM imiş hepsi hikâye” diyor. Hep de hatırlatıyor bunu. Ama Trump işte NATO Zirvesi için geldi ve görülmemiş bir şekilde ağırlandı Türkiye’de. İstanbul Boğaz’ı Amerikan bayrağının renklerine büründürüldü. Bu normal mi ya? Nereden nereye!

"Macar bir CEO, Orbán’ın seçimi kaybettikten sonraki sabahı ‘Meğer ülkemizdeki havada ne kadar oksijen varmış’ diyerek anlattı; bize de oksijen bir gecede gelir"

-Size göre böyle giderse çok karamsar bir tablo mu bekliyor Türkiye’yi? Ekonomide de ligden düşülen itibar kaybının sürdüğü bir döneme mi girdik?

Türkiye öyle bir ülke ki morali çok çabuk değişebiliyor, hemen ayağa kalkıyor, kanat çırpıyor. Bu depresif hal çok da çabuk değişebilir. Ülkenin neşesi çok da çabuk yerine gelebilir. Bir şey anlatayım. Her sene dünyadaki iş dünyasından 250 önemli ismin katıldığı bir toplantıya katılırım. Geçen seneki toplantı Helsinki'de yapılmıştı, Macaristan’ın en büyük şirketlerinden birisinin yönetim kurulu başkanıyla sohbet ederken “Orban ile hayat nasıl gidiyor?” diye sormuştum. “İşte tabii başbakanımız kendisi, büyük bir şirketiz, sağ olsun görüşüyoruz” diye kem küm etmişti. Bu seneki toplantıda yine vardı bu Macar iş insanı ve ben bu kez de “Orban gitti, nasılsınız?” diye sordum. Aynen şöyle yanıt verdi: “Seçimlerin ertesi sabahı uyandım, camı açtım. Arkadaş, meğer ne kadar çok oksijen varmış havada. Şöyle derin derin nefes aldık. Rahatladık. Ciğerlerimize oksijen doldu” dedi. Yani bir gecede değişiyor işler. 

"Gezi sırasında bana sorulduğunda, kendisi baskı ve özgürlüklere isyan olarak iktidara gelen bir parti, baskı odağı hâline gelmez’ demiştim"

-Herhâlde bu hikâyeyi Türkiye'de de bugün havadaki oksijenin ne kadar az olduğuna, toplumun nefes alamadığına işaret etmek için anlattınız diye düşünüyorum.

Oksijen bir gecede gelir. Bir gecede gelir. Ama şunu görmemiz lazım, bugün yaşanan kriz bizim içinden geldiğimiz camiaya dışarıdan gelen bir baskı ya da dışarıdan yöneltilen bir sorunla ilgili değil. Maalesef bu fon skandalı iktidarın kendi eliyle yarattığı bir şey. O nedenle de kimse AK Parti’nin geçmişindeki başka krizlerle kıyaslamasın. Mesela 2013’te Gezi olayları yaşandığında ben Başbakan Yardımcısıydım. Türkiye'nin havasının yerinde oldu bir dönemdi. Yerlerine göklere bizi sığdıramıyorlardı Türkiye'yi. Hatırlayın Avrupa hâlâ krizi atlatamamışken bizde faiz yüzde dört buçuğa düşmüş, enflasyon tek hane. Biz gidiyoruz Yunanistan'a kredi teklif ediyoruz. IMF'e beş milyar dolar kredi açmışız falan, öyle bir dönemdeyiz yani. Gezi olayları sırasında bana sordular “Ne oluyor ülkenizde?” diye. Ben de “AK Parti baskılara ve özgürlükler üzerindeki tahakküme isyan olarak ortaya çıkmış bir siyasi parti. Dönüp de yıllar sonra partinin kendisinin bir baskı odağı haline gelmesi, bu iktidarın kendisinin bir tahakküm odağı haline gelmesi, bu iktidarın kendisinin bir yasakçı zihniyete bürünmesi bu işin kodlarına yok” dedim.

"Yanıldım çünkü partiyi kurarken koyduğumuz ‘üç dönem’ kuralının uygulanacağını varsaydım"

-Ve yanıldınız.

Yanıldım ama niye yanıldım? Çünkü AK Parti'yi kurarken biz üç dönem kuralı koymuştuk. Biz kural bazlıyız ya… ticaret hayatında kuralcı olduğumuz gibi siyaset hayatında kuralcıyız. Yanılma sebebim şu oldu; o üç dönem kuralının uygulanacağını varsaydım. Kendim uydum bakın. Benim üç dönemim Ağustos 2015’te doldu ve ben ayrıldım. Aslında ilk istifa mektubumu 2009’da verdim ama 2015’e kadar düzeltmenin mücadelesini verdim. Ama nihayetinde istifa da bir mücadele yöntemidir. “Eğer bu işler varsa, ben yokum arkadaşlar” dedim. Artık bugün eskileri konuşmak yerine yarınlara konsantre olamayız.

"Sayı saymayı biliyoruz, konuşulan adaylık Erdoğan’ın ‘dördüncü dönemi’ içindir"

"Anayasa'nın ruhuna aykırıdır, Anayasa'nın etrafında dolanmaktır"

-Madem yarınları ve AKP’nin kuruluşundaki “sadece üç dönem aday olabilme” kuralını hatırlattınız, o hâlde ben de size Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dördüncü kez “cumhurbaşkanı adayı” olup olamayacağını sorayım. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, Erdoğan'ın bir sonraki seçimde son kez aday olacağını açıkladı. İktidar ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de daha geçen hafta “Türkiye'nin yakaladığı yükseliş ivmesinin kesintiye uğramamasının" Erdoğan'ın bir kez daha aday olması ve üçüncü defa cumhurbaşkanı seçilmesiyle mümkün olacağını söyledi. “Yürütmede Erdoğan, Yasamada MHP; Türkiye'de Cumhur İttifakı, dünyada Türk asrı” şeklinde bir ifade kullanarak hem de.

“Erdoğan” diyor bakın “AK Parti” demiyor. Öyle bir formül sunuyor.

-Sonuçta bu çıkışlardan anlıyoruz ki önümüzdeki dönemin siyasi pazarlıkları Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bir kez daha adaylığı” üzerinden dönecek. Bu pazarlık masasına siz oturur musunuz? Daha önce anayasa değişikliği için masaya oturabileceğiniz sinyali verdiniz. Ve fakat siz Bahçeli’den farklı olarak Türkiye’nin parlamenter sisteme dönüşünü savunuyorsunuz. Soru şu; siz parlamenter sisteme dönüş için Erdoğan'ın adaylığına son bir kez daha “evet” der misiniz?

Sayı saymayı biliyoruz. Gelin tekrar sayalım beraber. 2014 Sayın Erdoğan’ın birinci dönemiydi, 2018 ikinci dönemiydi, 2023 de üçüncü dönemi. Biz 2023 seçimlerinden önce gittik YSK'ya dilekçe verdik DEVA Partisi olarak. “Sayın Erdoğan aday olamaz” dedik. YSK “2017’de sistem değişti ve biz birinci dönemi sıfırladık” diye yanıt verdi. Anayasanın etrafından dolanmak ayrıdır ama işin ruhu önemlidir. Anayasanın da ruhu aslında iki dönemdir. Nasıl AK Parti'nin kuruluş kitabında “üç dönem” ilkesi varsa, anayasanızda da “iki dönem kuralı” vardır. 2017 değişikliği üzerinden böyle bir madde koydular, yani bir uzatma dönemi daha koydular. Ama biz şu anda da aslında Sayın Erdoğan üçüncü döneminin içinde de olduğu için hiçbir şekilde tekrar aday olmaması gerektiğini hep söylüyoruz.

Bakın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son iki haftadır yaptığı konuşmalara, devamlı Çerçeve Yasa oylamasındaki 467 “evet” oyundan bahsediyor. “467 ruhu” diyor, “467 mutabakatı” diyor. O mutabakat bu ülkede anneler artık ağlamsın diye çıktı. O mutabakattan gaza gelip de biz “360 da toplarız, 400 de toplarız ve anayasayı değiştiririz” gibi bir şeye girmemeleri lazım. “Adaylık cepte” gibi bir şeye girmemeleri lazım. Ama bizim duruşumuzda anayasanın ruhu esastır. Dönemlerin bir sebebi vardır. AK Parti'nin kuruluşunda niye “üç dönem” kuralı vardır, anayasada niye “iki dönem” kuralı vardır? Çünkü devlet gücünü çok uzun süre elinde bulundurmak bozuyor. Güç zehirlenmesi denen bir gerçek var. Bunun farkında olmamız gerekiyor ve bu şekilde hareket etmemiz gerekiyor.

"Bize ihtiyaçları yok, DEM Parti’nin desteği 360’ı bulmalarına yetiyor, burada en zorlu sınav DEM Parti’ninki olacak"

-Ali Bey o gün geldiğinde milletvekillerinizden Erdoğan’ın yeniden adaylığına “evet” diyenler olursa, nasıl bugün İzmir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın AKP’yle ilgili eski açıklamaları tarihi bir vesika ise bugün burada söyledikleriniz de tarihi vesika olarak karşınıza çıkacaktır.

360'ı bulmak için bizim milletvekillerine ihtiyaçları yok ki. Onun için ne yapıyorlar şu anda? Parti olarak hedeflemek yerine tek tek milletvekillerimize kanca takmaya çalışıyorlar. Onları almaya çalışıyorlar. Şu anda yaptıkları bu. Zaten burada asıl önemli olan DEM Parti'nin tutumu olacak. Onların istediği rakamları bulmaya DEM Parti’nin desteği yetiyor. O nedenle de DEM Parti’yi bir sınav bekliyor. Onların içinde bulundukları sınav biraz daha zor bir sınav. Yani bir yandan bir yola girilmiş, bir de hak ve özgürlükler süreci var daha sonra gelecek. Dolayısıyla onların içinde bulunduğu şartlar ve verecekleri sınav tabi daha kendilerine öz bir sınav olacak. Ama bilemiyorum ne yaparlar ne ederler.

"Erdoğan yeniden aday olmamalıdır ama belli ki 360’ı yakalarsa olacak"

-Ama sizin hâlâ Ali Babacan olarak Erdoğan’ın bir sonraki seçimde yeniden aday olmasına itiarzınız var. Kayda geçsin diye tekrarlamanızı isterim.

Sayın Erdoğan'ın tekrar adaylığıyla alakalı anayasanın ruhu önemli. Anayasanın ruhu gereği de Sayın Erdoğan üç dönemini doldurmuştur.

-Yani size göre Erdoğan bir daha aday olamaz…

Olmaması gerekir. Anayasanın ruhu bunu gerektirir ama 360 oyu yakalarsa tekrar aday olacak, öyle görünüyor yani. YSK da işte yardım ediyor. Sayın Bahçeli’nin açıkladığı takvimde öyle gerçek anlamda bir erken seçimi olmadığı da ortada.

"Bahçeli’nin söylediği gerçek bir erken seçim değil, birkaç hafta erkene alınmış seçim, bunların hepsi kitabına uydurma çabası"

"Asıl mesele ‘yeni anayasa’ dedikleri şeyin ne olduğu"

"Biz anayasa değişikliklerine madde madde bakar, madde üzerinden destek verir ya da vermeyiz, mevcut rejimi derinleştirecek bir şeye ‘Evet’ demeyiz"

-Dört haftadan az bir zamana işaret etti Sayın Bahçeli; 16 Nisan 2028’e.

Yani kitabında uydurularak birkaç hafta erkene çekilmiş bir seçimden bahsediyor. Anayasanın ruhuna uygun mudur bu? Bunların hepsi kitabında uydurma çabası. Ama asıl daha önemli konu bu “yeni anayasa” meselesi. Asıl ona da dikkat etmek gerekecek. Şimdi bazı partiler “Biz yeni anayasayı konuşmayız” diyorlar. Biz onlardan değiliz. Biz anayasayla ilgili gelecek konuları konuşuruz. Çünkü anayasa maddeleri tek tek oylanıyor. Yani erken seçim gibi bir defalık evet-hayır oylaması değil. Anayasa değişikliğinde maddeler tek tek oylanıyor. Ve iki kere oylanıyor. Ve gizli oylanıyor. Bu çok önemli; anayasa maddeleri tek tek, gizli ve iki kere oylanıyor.

Bizim zaten anayasa değişikliği teklifimiz belli, kitabını yapmışız, 84 madde. Ama iktidar devamlı “yeni anayasa” derken neyi murat ediyor onu bilmiyoruz. Nedir muradınız, bir anlatıverin, madde madde koyun önümüze görelim. Biz anayasa değişikliğiyle alakalı herhangi bir teklif ortaya çıkarsa, madde madde bakarız. Milletin, demokrasinin lehine gördüğümüz değişiklikler varsa destek veririz. Ama mevcut sistemin, mevcut rejimi derinleştirecek bir şeye “evet” demeyiz. Ne gelecek bilmiyoruz. Gelecek maddelerden ne kadarı geçecek bilmiyoruz. Onun için bugünden bir ön yargımız yok. Yani bazıları gibi tamamen bir ön yargıyla “Bunların getirdiği her şeye ‘hayır’ diyeceğiz” demiyoruz. Memleket için hayırlı bir şey gelirse destek veririz. Yanlış gördüğümüz bir şeyi engellemek için ise elimizden geleni yaparız.

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler