Tom Barrack’ın “romans” diplomasisi: İçinde tabii ki Erdoğan, çokça klişe ve tarih gafı var ama Türkiye yine yok!

Tom Barrack’ın “romans” diplomasisi: İçinde tabii ki Erdoğan, çokça klişe ve tarih gafı var ama Türkiye yine yok!

Tom Barrack’ın diplomasiyi de tarihi de kendine göre yorumlamanın ötesine geçip neredeyse “tahrif” etmekte olduğunun sıkı bir örneğine geçen hafta İstanbul’da düzenlenen ABD’nin Bağımsızlık Günü Resepsiyonu’nda tanık oldum. Barrack kendi verdiği davete en son geldi, podyuma çıktı, Türklere Türkiye’yi anlattı. Yine beş dakikada Türkiye’nin tarihini yeniden yazıverdi. Türkiye’de devletin LGBTİ+lara topyekun savaş açtığı bir anda, iki erkek lider arasındaki ilişkiyi tarif etmek için “romans” kelimesini seçmekte bir beis de görmedi. Ya böyle bir anda bu şakayı yapmanın taşıdığı muazzam ironiyi fark etmeyecek kadar Türkiye’de olup bitenden kopuktu ya da işte bal gibi farkındaydı da önemsemiyordu. Sonra da kimseyi dinlemeden, herkesten önce kendi davetinden çekip gitti. Türkiye’yi “başkalarından” dinlemeye yine vakti kalmadı

Tom Barrack’ın “romans” diplomasisi: İçinde tabii ki Erdoğan, çokça klişe ve tarih gafı var ama Türkiye yine yok!
ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Rixos otellerinin sahibi Fettah Tamince

Bildiğimiz siyasi ve diplomatik teamüllerin pek çoğunu takmayan bazı liderlerin “kafasına göre” takılarak devlet yönettiği bir ortamda dahi, o devletleri başka ülkelerde temsil eden büyükelçilerin hatırı sayılır bölümünün hâlâ klasik diplomasi kurallarına riayet etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Türk Dışişleri için de hâlâ bu gözlemim geçerli. Dışişleri son 25 yılın politizasyonundan ziyadesiyle nasibini almış olsa da, bakanlığın “Dışişleri Bakanı”nın şahsından bağımsız bir ağırlığı kalmamış olsa da yine de Türk diplomatların büyük bölümü mesleğine ihanet etmiyor. Atanmış büyükelçilerin meslek kodlarından en fazla uzaklaşıp adeta yeni tür bir “diplomasi” icat ettiği yegâne ülke ise Donald Trump’ın Amerika’sı.

Ağustos 2026 itibarıyla Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturduğu Ocak 2025’ten bugüne büyükelçilik pozisyonlarına atamak üzere önerdiği 102 adayın yüzde 90’ı siyasi atamalardan. Daha vahimi ise şu: Trump’ın kariyer diplomatı olmayan büyükelçi adaylarının en az üçte biri kendisinin 2024’teki seçim kampanyasına yüksek miktarda bağış yapan iş insanları. Washington Post’un bir analizine göre, sonradan büyükelçi atadığı kişilerin Trump’ın kampanyasına yaptığı bağışın toplamı yaklaşık 35 milyon dolar. Trump’ın “Sen benim şahsıma kazandır, ben de senin şahsına kazandırayım” temalı trilyoner kardeşliğinin devlet yönetimindeki yüzlerinden Tom Barrack, siyaset fonlama işinde de “özel” bir karakter. 2016 seçimlerinde sadece Trump’ın yemin töreni için 100 milyon dolardan fazla bağış toplayan komiteye başkanlık etmişti. Sonrasında Birleşik Arap Emirlikleri adına ABD’de yasaları ihlal eden bir biçimde lobicilik yaptığı için tutuklanmış ancak söz konusu davadan beraat etmişti.

Aynı Tom Barrack, malumunuz bugün ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi ve Irak Özel Temsilcisi… Ve bu dosyaların hepsinde kuşku bırakmayacak bir biçimde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’dan daha etkili ve yetkili bir kişi. Dolayısıyla da bugün Trump evrenine milyarlarca dolar kazandıran Ortadoğu’daki kilit ihalelerin baş aktörlerinden biri olması hasebiyle çok daha fazla “kazandıran” bir birader Trump için.

Türkiye’ye ayak bastığı Mayıs 2025 tarihinden beri yaptıkları, yapmadıkları ve daha çok da söyledikleriyle sıklıkla muhalefetin “sömürge valisi” gibi davranmakla suçladığı Barrack’a, AKP iktidarı toz kondurmuyor. İktidar bloğundan bugüne kadarki tek yüksek sesli tepkiyi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’den, o da ancak Barrack “Türkiye ile İsrail arasında Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar işbirliği göreceksiniz” dediğinde duymuştuk. Ülkemizin tarihine ve devlet sistemine dönük fütursuzluğa varan yorumları ise devleti yönetenler tarafından yok sayılmaya devam ediyor. Trump’tan o kadar çok beklenti var ki devlet adabı, ülke onuru gibi teferruatlarla kafalarını meşgul etmek istemiyorlar belli ki.

Tom Barrack’ın diplomasiyi de tarihi de kendine göre yorumlamanın ötesine geçip neredeyse “tahrif” etmekte olduğunun sıkı bir örneğine geçen hafta İstanbul’da düzenlenen ABD’nin Bağımsızlık Günü Resepsiyonu’nda tanık oldum.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack

Kendi davetine ancak yarım saat ayırabildi

Amerikalıların her sene 4 Temmuz’da kutladığı Bağımsızlık Günü için ABD’nin diplomatik misyonlarının bulunduğu tüm ülkelerde bu tarihte ya da hemen öncesinde resepsiyonlar düzenlenir. 28 senede herhalde 15-20 ABD resepsiyonuna “gazeteci” sıfatıyla katılmışımdır. Bu sene Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi 7-8 Temmuz tarihlerine denk geldiği için Amerikalılar resepsiyonu ertelemişti. Büyükelçi Barrack’ın Ankara’da zaman geçirmeye bayılmadığını bildiğimden bu sene hiç resepsiyon düzenlemeseler de bana sürpriz olmazdı. Ancak ertelenen resepsiyonun Ankara’da yapıldığı 9 Eylül günü, İstanbul’da da benzer bir resepsiyonun 17 Eylül’de yapılacağını e-posta kutuma düşen davetiye sayesinde öğrendim. Davet sahipleri Büyükelçi Tom Barrack ve ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Michael A. Lally olarak yazılmıştı. Davet, alıştığımız akşamüstü saatleri yerine 14.00 ile 17.00 saatleri arasında yapılacaktı. Adres de ABD İstanbul Başkonsolosluğu değil, Harbiye’deki Hilton Oteli’ydi. Bu da devlete ait binaları yeterince “lüks” bulmadığı için Ankara’daki Elçi Rezidansı’nda dahi kalmayan Barrack’ın bir tercihi olabilirdi pekâlâ. Sebebini öğrenebilmiş değilim açıkçası.

Resepsiyonu benim açımdan “absürt” kılan şey ise lojistik değil, içerik oldu.

Her şeyden önce bir Türk vatandaşı olarak aldığım davetiyede “ev sahibi” olarak en üstte ismi yazan kişinin, yani Thomas Barrack’ın, bizleri her ciddi büyükelçinin yaptığı gibi bayrakların önünde elimizi sıkarak karşılayacağını düşünmüştüm. Alıştığımız devlet adabı budur zira. Bir büyükelçinin misafir olduğu ülkenin insanlarına nasıl davrandığı, temsil ettiği ülkenin sizin ülkenize verdiği değerin bir nişanesidir. Resepsiyonlar da bir büyükelçinin bulunduğu ülkedeki farklı kesimlerden insanlarla temas kurduğu en önemli diplomatik etkinliklerden biridir. Normalde en az üç-dört saatlik iştir bir resepsiyon, hatta öncesi ve sonrasıyla birlikte bütün günü kaplayacak ağırlıkta bir mesaidir.

Çektiğim fotoğraf ve videolar üzerinden net hesaplayabildim ki Tom Barrack’ın o gün resepsiyon alanına girişiyle çıkışı arasında yaklaşık yarım saat vardı. Hilton Oteli’nin giriş katındaki restoranın kapısından resepsiyon alanı olarak düzenlenen bahçeye girdi, podyuma yürüdü, oturdu, milli marşları dinledi. Başkonsolos Lally ile neden o gün orada olduğunu hiç anlamadığımız ABD Dışişleri Bakanlığı Konsolosluk İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Mora Namdar’ın konuşmalarını dinledi. Sonra takriben beş dakika kadar kendisi konuştu. Podyumdan indi, podyumla çıkış kapısı arasındaki beş-on metreye doluşmuş az sayıdaki VIP davetliyle el sıkıştı. Ve gitti… Geldisi gittisiyle en fazla 30 dakika!

Resepsiyon alanının podyum ve kapı arasındaki kısa mesafesi dışındaki geniş bölümünü hiç görmedi. Türkiye’nin siyasetinden, iş dünyasından, medyasından ve sivil toplumundan yüzlerce insanı kendi adıyla davet etmişti ama davetlileriyle tanışmaya, konuşmaya, onları dinlemeye hevesi yoktu.

Neredeyse kaçar gibi resepsiyonu terk edişini izlerken, trilyonerlere özgü o kesif kendi ligi dışındaki kimseyle muhatap olamama sendromunu aşması için Barrack’a “büyükelçi” sıfatının dahi yetmediğini düşündüm. Türkiye kamuoyunu irkilten hatalarının kökeninde tam da bu var işte; Türkiye hakkında çok konuşuyor ama Türkiye’yi dinlemeye pek vakti yok!

Fettah Tamince’yle coşkulu kucaklaşma

Resepsiyona bahşedebildiği o dar vakitte en uzun ve en coşkulu selamlaşmasını yaptığı kişi de ayrı enteresandı. Türkiye’deki Rixos otellerinin sahibi Fettah Tamince ile son derece sıcak bir biçimde kucaklaştı. Normal şartlarda uzun süredir iş dünyasından tanışan iki insanın birbirine sıcak davranmasının hiçbir haber değeri olmayabilir ama Epstein dosyalarında ismi geçen iki kişi olmaları nedeniyle elbette o sıcak kucaklaşma dikkat çekiciydi. Takip edenler hatırlayacaktır, ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayımlanan Epstein dosyalarında Tom Barrack ile Jeffrey Epstein arasında, Epstein’ın 2008’deki mahkûmiyetinden yıllar sonra da devam eden kapsamlı bir iletişim olduğu ortaya çıkmıştı. 2017’ye kadar süren Epstein-Barrack temasını kanıtlayan 100’den fazla mesaj ve e-posta görmüştük belgeler sayesinde. Barrack’ın Epstein’ın suçlarına katıldığına ya da devam eden suç faaliyetlerinden haberdar olduğuna ilişkin bir kanıt olmasa da mesajlar yakın ilişkiyi açıkça belgelemişti.

Tom Barrack ile Rixos otellerinin sahibi Fettah Tamince

Fettah Tamince’nin ve Rixos’un adı da Epstein belgelerinde karşımıza çıkmıştı. Tamince, Epstein’ın bazı mağdurlarını kendi otellerine gönderdiğine yönelik iddiaları reddetmişti. Barrack ile Tamince’nin Epstein bağlantılarının niteliğini birbirine eşitlemek doğru olmaz. Burada zaten mesele kanıtlanamamış iddialar üzerinden kimseyi mahkûm etmek değil. Ancak normal şartlarda ABD’nin Türkiye Büyükelçisi’nin, Epstein dosyalarının kamuoyunda bu kadar hassas olduğu bir dönemde, kendisi gibi adı bu belgelerde geçen bir iş insanıyla ülkesinin milli gününde herkesin gözü önünde sergilediği yakınlığın nasıl görüneceğini umursaması beklenirdi. Üstelik Barrack’ın Suriye’nin yeni lideri Ahmed el Şara’nın sağ kolu ve Ankara’ya yakınlığıyla bilinen Dışişleri Bakanı Şeybani ile İstanbul’daki görüşmesini de Tamince’nin Tersane İstanbul’daki otelinde gerçekleştirmiş olması bu fotoğrafa ister istemez başka bir bağlam eklemişti.

Klişelerden bir demet:  Türk kadınları, peygamberler ve Amerikan Devrimi-Türk Devrimi benzerliği!

Tamince gibi iş insanlarıyla samimiyetini insanların neredeyse gözüne sokarak yaşamakta bir beis görmeyen Barrack, normalde bir büyükelçinin net olarak görev alanına giren, misafir olduğu ülkedeki muhalefet partileri ve liderleriyle görüşme sorumluluğunu bariz biçimde es geçmeye devam ediyor. Dolayısıyla da sadece AKP iktidarının anlattığı Türkiye’yi dinliyor ve konuşmalarına itinayla sadece Beştepe’nin kulağına hoş gelecek cümleleri yerleştirmekle ilgileniyor.

Mesela İstanbul’daki resepsiyonda yaptığı kısa konuşmada kurduğu bir cümlenin Türkiye’deki kadınlara ne hissettirebileceğinin farkında dahi değil Tom Barrack.

Siyaset ve iş dünyasındaki “biz erkeklerden” söz ettikten sonra “Babam bana erken yaşlarımda kadınlarla ilgili üç sihirli kelimeyi öğretti: ‘Erken pes et.’ Ben Türk kadınlarıyla kavga etmiyorum, doğrudan pes ediyorum”deyiverdi. İltifat ettiğini sanırken kendisini karşısındaki kadınlardan yukarı bir yerde konumlandıran eski kafalı bir erkek şakası. Kadınların her alandaki eşitliğinin ve güvenliğinin hâlâ tehlikede olduğu bir ülkede, yabancı bir büyükelçinin Türk kadınlarını erkeğin “baş etmekte zorlandığı” varlıklar üzerinden tarif etmesi en hafif ifadeyle “ayıp” oldu.

Sonra sıra pek tabii Ortadoğu’ya geldi. Bölgeyi “patronu” Donald Trump’a anlatırken, Hz. İbrahim’den Hz. Muhammed’e kadar yaklaşık 150 peygamberin Karayipler’e, Güney Amerika’ya ya da Kanada’ya gitmediklerini, hep bu coğrafyaya geldiklerini hatırlattığını anlattı. Sonra yine espri yaptığını sanarak herhalde, “Onlar bu kadar zamanda barışı başaramadıysa bizim şansımız nedir?” dedi. Yine koca bir tarihi ve coğrafyayı tek cümleyle izah ettiğini sanan bir klişe, “Buralar binlerce yıldır zaten böyle” kolaycılığı.

Barrack’ın Türkiye ve Ortadoğu’ya dair cümle kurarken tekrar tekrar düştüğü hata bu; karmaşık gerçeklikleri Amerikalı bir dinleyicinin birkaç saniyede anlayabileceği jenerik benzetmelere indirgemek.

Türk kadını mı? Erkeğin mücadele etmeyip teslim olması gereken güçlü kadın.

Ortadoğu mu? Peygamberlerin bile huzur bulamadığı kadim problem coğrafyası.

Türkiye Cumhuriyeti mi? Amerikan Devrimi’nin Anadolu versiyonu. Cümleyi tam olarak bu şekilde kurmasa da Barrack hakikaten de bunu söylemiş oldu. Adams ve George Washington’dan, Amerikan Devrimi’nden ve Bağımsızlık Bildirgesi’nden söz ederken 1923 Türkiye’sine geçti. Mustafa Kemal Atatürk’ü “olağanüstü bir lider” olarak tanımladı ve Türkiye’nin de bir devrim yaşadığını söyledi. Buraya kadar sorun yok. Ancak Barrack, iki devrimi karşılaştırmakla yetinmeyip aynılaştırmaya kalkışınca işler karıştı.

Barrack’a göre Amerikan Devrimi’nde yeni bir ülke kurulduğu için işler bir bakıma daha kolaydı, Türkiye’de ise “her zaman sahip olduğumuz bir ülkeyi yeniden kazanmak” söz konusuydu. Şöyle devam etti: “Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’ndan ve Türkiye’nin tek bir yönetim biçimi altındaki hâkimiyetinden, ülkenin halkı için geri alınarak başka bir yönetim biçimine geçilmesine uzanan süreç, Amerika’nın hikâyesiyle aynıdır. Tam olarak aynı yoldur.”

Değildir. Üstelik bir ABD Büyükelçisinin bu farkı bilmesi gerekir.

Amerikan kolonileri kendilerinin dışında bulunan Britanya İmparatorluğu’na karşı bağımsızlık savaşı verdi. Türkiye Cumhuriyeti ise Osmanlı İmparatorluğu’nun bir kolonisi değildi. 1919-1923, çöken bir imparatorluğun merkez topraklarında emperyalist Batılı güçlerin işgaline karşı verilen bir bağımsızlık mücadelesinin, İstanbul ile Ankara arasındaki egemenlik mücadelesinin, saltanatın kaldırılmasının ve egemenliğin hanedandan millete geçirilmesinin iç içe geçtiği bambaşka bir tarihsel süreçti. Amerikalıların ülkelerini Britanya İmparatorluğu’ndan “geri aldığını” söyleyebilirsiniz. Ama bunu illaki Türkiye’nin tarihiyle benzeştirmeye kalkarsanız saçmalamış olursunuz.

LGBTİ+’lara operasyon sürerken  iki erkek liderin “romansı”ndan bahsedebilmek

Barrack’ın resepsiyondaki konuşmasının başında Türkiye’deki iktidar sahiplerine sempatik görünmek için bilmem kaçıncı keredir kurduğu “romantik” cümleyi ise sona sakladım:

“Bu arada patronum Başkan Trump’ın sizin Cumhurbaşkanınız Erdoğan’la bir romansı var.”

Barrack daha önce Trump-Erdoğan yakınlığını anlatmak için “bromance” ifadesini kullanıyordu, o gün “romans” ifadesini tercih etti. Yani “romantizm”.

Normal şartlarda çok takılmayacağımız Barrack’ça bir jest olabilirdi belki. Ancak Barrack’ın o cümleyi kurduğu haftanın başında Türkiye’deki LGBTİ+ bireylere ve örgütlere yönelik büyük bir operasyon yürütülüyordu. Gözaltılar, tutuklamalar vardı ve LGBTİ+ örgütleri ağır bir devlet baskısıyla karşı karşıyaydı.Ve ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ülkesinin milli gününde kürsüye çıkıyor, iki erkek lider arasındaki ilişkiyi tarif etmek için “romance” kelimesini seçiyordu. Çünkü tam da o anda bu şakayı yapmanın taşıdığı muazzam ironiyi fark etmeyecek kadar Türkiye’de olup bitenden kopuktu. Ya da işte bal gibi farkındaydı da önemsemiyordu.

Çok değil, yaklaşık on yıl önce ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Charles “Chuck” Hunter’dı. Hunter eşcinsel olduğunu saklamıyordu. Türk partneri Ramadan Çaysever’le evlendi. 2015 İstanbul Onur Yürüyüşü’ne katıldı, Boston Gay Men’s Chorus’u Başkonsoloslukta ağırladı. Amerika Türkiye’ye yalnızca açık eşcinsel bir başkonsolos göndermemişti, o diplomat ülkesinin çeşitlilik ve hoşgörü iddiasını görevinin görünür bir parçası haline getirmişti.

Aradan on küsur sene sonra bugün Türkiye’de devlet LGBTİ+ örgütlerine topyekûn savaş açmış bir durumdayken Trump yönetiminin Ankara’daki en üst düzey temsilcisinden çıt çıkmıyor.

Ezcümle, Tom Barrack’ın Türkiye’de neyi görmeyi, neyi söylemeyi ve neyin karşısında susmayı seçtiğini hatırlamak açısından çok verimli bir yarım saate tanıklık ettim geçen hafta.

Barrack kendi verdiği davete en son geldi, podyuma çıktı, Türklere Türkiye’yi anlattı. Yine beş dakikada Türkiye’nin tarihini yeniden yazıverdi. Sonra da kimseyi dinlemeden, herkesten önce çekip gitti. Türkiye’yi “başkalarından” dinlemeye yine vakti kalmadı.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler