Son yılların sanat tarihi yazımında “çizgisel tarih anlayışı” tarih oldu. Artık Batı ve Amerika merkezli sanat tarihi yazımı ciddi anlamda tartışılmakta ve her merkezden, periferiden, Doğu’dan kotarılmış çok çeşitli sanat tarihi yazımı var. “Son”lar kuramlarıyla eski iddialı “çizgisel tarih anlayışı” ve “sürekli ilerlemeyi şart koşan” hazır modeller yazımı terk edildi. İlgili herkes, ilgilendiği sanat türü çerçevesinde neyin sanat olduğuna kendisi karar veriyor, bağlamını, içeriğini istediği biçimde ilişkilendiriyor. Dolayısıyla ortaya yan yana oldukça çeşitli ve çelişkili metinler çıkıyor. Metni kaleme alan her yazar da “bu bir sanat tarihi kitabı değil!” diyerek okuyucusunu keyfî okumaya hazırlıyor. Özetle, “ben bildiğiniz sanat tarihçilerinden değilim, çünkü resimden mezunum. Sadece ressamların sahip olabileceği özel bilgilerle sanat tarihine bakıyorum” diyen James Elkins, Sanat Tarihinin Sonu kitabının yazarı Hans Belting gibi, modernlikten beri sanata yön vermiş olan “sanat tarihi”nin sona erdiğini belirtiyorlar. Eleştirmenler, küratöryel yazarlar, sanat kuramcıları, eser analizcileri ve kaçınılmaz olarak sanatçılar, sanatı kendi seçtikleri sanat türleri aracılığıyla “tarihçilik!” yapmadan, anladıkları sanatı sık sık tarihe başvurarak ve sanat tarihçilerinden destekle ele almaktalar. Belirli yöntemlerle, ideolojik sınırlamalarla yazılan modern sanat tarihinin artık günümüz sanatını açıklamaya yetmediği, yeni paradigmalara ihtiyaç duyulduğu açıktır. ”Sanat tarihi artık yazınsal kaynaklarla güdümlenen, bir arşivcinin veya ikonografinin cenneti olmaktan çıkmış; mevcudiyet, yapıtın malzemesi, cüssesi, insana kıyasla ölçüleri, hatta “temel fizikselliği” gibi maddesel şeyleri dikkate almaya başlamıştır” (Elkins). Yanı sıra yönlendirici tercihler, alternatif malzeme, yer-mekan-ortam, teknoloji, teknik ve biçim ayrımları, kimlik, beden ve aidiyet gibi tematik sorgulamalar, sanat yazımında yeni söylem ve sınıflandırma denemeleri olarak karşımıza çıkmaktalar.
Sanatçı akademisyen Mehmet Yılmaz da aynı yolu izleyerek yeni kitabını okuyucusuyla buluşturdu: Bildiğim ve Yaptığım Çağdaş Sanat Piramid Yayıncılık tarafından basıldı. Bedri Baykam’ın kapsayıcı sunuş yazısıyla başlayan kitap, kışkırtıcı ve tartışmalı bir içeriğe sahip. Alışkın olduğumuz bir sanat tarihi kitabı değil. Bir sanatçının pratik deneyiminin izlerini kitap boyunca sürüyorsunuz. Bu içeriden bakış, metnin kışkırtıcı ve tartışmalı yüzünü oluşturuyor. Bunun yanı sıra Yılmaz, titiz araştırmacı kimliğini bu kitapta da sürdürerek anlaşılır bir Türkçe ile oldukça ciddi bir bilgi derlemiş.

Kitap boyunca iki şey dikkatimiz çekmekte. Yazar bildiği çağdaş sanatı değerlendirmelerde sanatçı ve eser merkezli bir yol izlenmiş. Bir sanatçı olduğu için Yılmaz, deneyimin özgüveniyle toplumsal ve alımlayıcı merkezli değerlendirmelerinde bile eseri yaratan sanatçının düşüncelerine sık sık başvurmuş. Alımlayıcının keşifleri, biçimci maceraya da ihtiyaç duyulduğu yerlerde, eserlerin tema, teknik, biçim, içerik ve anlam katmanları, yine sanatçı merkezli bakışın dayanaklarıyla oluşturulmuş. Ona göre, herkes, her şey hakkında yenilikçi içerikler yaratabilir, yazabilir, ancak bunların sağlaması ne olursa olsun başta ve sonda sanatçılarla yapılmalıdır. Dolayısıyla metinde Yılmaz bol bol sanatçı referanslı aforizmalara dayanarak sanatı anlamaya çağırıyor. Kitap bir “aforizmalar” metnidir desek eksik olmaz. Felsefecilerin aforizmaları bile tek başlarına yeterli görülmeyip, sanatçılara dayandırılarak destek alınıyor. Yılmaz, Picasso, Marcel Duchamp, Cezanne gibi modernlerin, Donald Judd, Sol le Witt, Joseph Beuys gibi kavramsalcıların, Theo Jansen, Maurizio Cattelan gibi yaşayan sanatçıların aforizmalarıyla sanatın sınırlarını, olasılıklarını ve ne olup olmadığını karşısında birileri ya da kendisi varmış gibi tartışır.
Mehmet Yılmaz, Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci), 2016, gerçek boyutlarında yerleştirme.
İkinci dikkatimizi çeken şey ise kavramların kökenleri, geçirdiği evreler ve dönüşümlerinin bilimsel bir ciddiyetle ele alınmış olması. Daha ilk sayfalardan itibaren şemalar, tarihler, kavramların kökenleri ve değişim süreçlerine değiniliyor. Modern, postmodern, çağdaş, güncel gibi kavramların Batı sanatında geçirdiği değişimler ve bizdeki tarihsel anlamları titizlikle, bir sanat tarihçisinin araştırmacı disipliniyle ele alınmış. Kullanılan her kavramın tarihsel evrimine, sanatçıların düşüncelerine, piyasa koşullarına değinirken çağdaş veya günümüz sanatına hep geçmişin değerleriyle karşılaştırarak yanıt arıyor. Neden böyle yapmak zorunda olduğunu metinde; “Özür dilerim, günümüze gelmeye çalışıyorum ama geçmiş bir türlü peşimi bırakmıyor!” sözüyle de pekiştiriyor. Kitabın başlıkları dikkate alındığında teknik, yapısal örüntüler ve biçim ağırlıklı bir içerik ağır basıyor: Kurgu, kesyap, birleştirme, yerleştirme. Resmin boya ve fotoğraf biçimi. Dünya, yeryüzü, manzara. Gerçekliğin Direnişi. Kütle, yüzey, mekan. İşten iş. Sanat, bilim, mühendislik, teknoloji, tasarım. İlk yedi başlıkta “çağdaş” sözcüğü değişik içerikleriyle ele alınmış.
Bir sanatçının yaşarken kendi sanatını çağdaş sanatın içine, tarihine konumlandırma denemesi oldukça kışkırtıcı bir tavır. Okurken bir yandan bilimsel bilgi aktarımı, diğer yandan deneyim odaklı öznel yaklaşımlar ve yer yer de duygusal içerikli kişisel yargılar sürekli zihninizi kurcalıyor. Yine de ortaya karşılıklı sohbet tadında akan keyifli bir metin çıkmış. Kendisi de zaten sanat tarihi yazma niyetiyle yola çıkmadığını, yaparken ve yaşarken zihnini meşgul eden kavramlar ve bağlamlar üzerinden şimdiye ve geçmişe bakmayı, tekrar şimdiyi tartışmaya açmak istediğini belirtmiş. Çağdaş sanatın ne olduğu belirsizliğine atıfla, “bir de benim gözümden anlamaya çalışalım” der gibi. Çağdaş sanatı geçmişin (modernin) farklı bir versiyonu olarak yorumlayan Yılmaz, tırtıl ve kelebek benzetmesiyle noktayı koyuyor. Aynı bünyenin iki farklı yüzü.
Modernin bitmeyen hikayesi: Modernin içinden daha kaç kez modern çıkaracağız! Modernizm, avangart, postmodernizm, postmodernite, Altermodernite (Nicolas Bourriaud), 'sözde (pseudo) modernizm, dijimodernizm (Alan Kirby), çağdaş, güncel. ”Modernlik binbir biçime bürünebiliyor; sonra da biz bu biçimlerde hala yaşıyor mu, yoksa çoktan öldü mü diye tartışıyoruz” (Belting). Postmodernizm terimini doğru bulmayan Zygmunt Bauman, ‘akışkan modernite’ adının daha kapsayıcı olduğunu öne sürüyor: “Her zaman bir şeyin 'post-'u olmak, modernitenin ayrılmaz bir parçasıdır. Zaman geçtikçe modernite de, efsanevi Proteus gibi şekil değiştirir.”
Çağdaş sanat belirsizliğin ve “göreceliliğin uçurumunda” gezinen bir hayalet gibi: Var mı, yok mu? Çağdaş sanat nedir? -Sormazsan biliyorum, sorarsan bilmiyorum, gibi bir şey. Darko Glavan: "Çağdaş sanat, inanırsan vardır, inanmazsan yoktur" (aktaran Ayşegül Sönmez). Bu bir sanat eseri midir? –Eğer öyle olduğunu düşünüyorsan sanat eseridir, düşünmüyorsan değildir” (John Carey). Çağdaş sanatta eserler, ne referans değerleri ne de kendi aralarındaki farklar bakımından ayırt edilebilir hale gelmiştir. Bu durumda, çağdaş sanata dair ne bir yargı ölçütü ne bir genel kural ne de bir zevk anlayışı mevcuttur (Baudrillard). Yılmaz da çağdaş sanatın, bu tanımsız “göreceliliğin dibi” kervanına bir farkla dahil oluyor: -“Ben de çağdaş sanatçıyım, ben de çağdaş sanat yapıyorum. Benim neyim eksik!”
Kitaptaki sanatçı seçiminde Batı ve Amerika merkezli yaklaşım dikkat çekiyor. Onların sanat tarihi yazımında önümüze düşen aforizmaları çok değerli görüşler ve sanatı belirleyen, yönlendiren kanıtlar olarak dikkatimize sunuluyor. Türkiye dışında merkez dışı sanatçı seçimi çok sınırlı, Türkiye’den seçimi ise, kendi söylemiyle “keyfi” olmuş. Ancak kendisinin de kitapta söz ettiği gibi, Doğu, Batı fark etmeksizin sanatçı seçiminin “keyfi” olduğunu, bir çok önemli sanatçıyı dışarıda bıraktığını, normalde bir arada düşünülemeyecek sanatçıları konu ve bağlam öyle gerektirdiği için yan yana getirdiğini belirtiyor.
Bedri Baykam, Demokrasinin Kutusu, 1987, sunta, yağlıboya, ayna, fotoğraf, gazete parçaları; izleyici katılımına açık yerleştirme, 220x110x100 cm
Piyasanın sistemsel yönelimlerine dikkat çeken Yılmaz, Modern piyasa sisteminde sanatçının, “özgür ve küstah bir özne” haline geldiğini, çağdaş sanatın ise aynı şekilde modern piyasadan farklı olmadığını, sanatçının da piyasanın bileşenleri arasında oynanan anlaşmalı bir oyunun parçası olduğunu öne sürer. Yani bir anlamda çağdaş sanatçıyı, piyasanın kucağında en üste çekilen ip üzerinde top çeviren cambazlara benzetir Yılmaz. Bunun gibi bakış açısıyla üretilmiş işler, sanat piyasasında para değeri üzerinden pazarlanıyor ve bu pazarlamaya sanat tarihi yazımı da dahil oluyor.
Halil Altındere, Tabularla Dans II, 1997, 5. İstanbul Bienali.
Aslında günümüz sanatı veya bildiğimiz sanat tarihi, kapitalist seçkinlerin (veya seçilmişlerin) sunduğu sanatla şekilleniyor ve “çulsuz sanatseverler”in de bu sunulan çerçeveye inanması bekleniyor. Metin boyunca bu ima sürekli vurgulanıyor. Himaye edilen sanattan serbest piyasanın belirlediği sanat (özellikle Batı ve Amerika merkezli sanat), metnin ana omurgasında geziniyor. Yılmaz’ın kendi sanatı başta olmak üzere metne seçtiği “öteki” sanatçılar bu merkeze yerleştirilmiş, -bakın biz de varız! Sizinle rekabet edebiliyoruz hem de sizin kuşandığınız donanımla bunu yapıyoruz! Bu yaklaşım, postmodernin önemli içeriklerinden “yeniden canlandırma”, “eklektik”, “temellük” ve modernin dayattığı hiyerarşik yapıyı yeniden sorgulama söylemlerine denk geliyor. Bir yandan bunun eleştiri mi, ironi mi, pastiş mi? olduğu çelişkisini yaşıyorsunuz öte yandan ek olarak yazar sizi, sanatçıda dahil, “alan memnun satan memnun” tespitiyle sizi ‘artırılmış’ çelişkiye sürüklüyor. Belki de kitabın en kışkırtıcı yanı bu! Bu yaklaşım, tam da çağdaş sanatın ne olduğu sorusunun yanıtı olsa gerek.
Mustafa Okan, Temmuz Yangını (Yangın Öyküleri dizisinden), 2007, tuval üzerine akrilik, 160 x 200 cm
Mehmet Yılmaz bu kitabında ve daha önce yazdığı birçok kitap ve makalelerinde, yukarıdaki “özür” ifadesinden de anlaşılacağı üzere, konuların içine deneyim odaklı öznel yaklaşımlar ve yer yer de duygusal içerikli kişisel yargılar serpiştirir. Kuramsal araştırmalarda pek alışkın olmadığımız bir dil bu. Yılmaz, metnin aralarına kişisel hissiyatlarını, başkalarından duyduğu veya sorarak aldığı yanıtları eklemekten büyük keyif alıyor (bazı konuları, kavramları, tarihsel olayları bazen yakınlarına sorarak aldığı yanıtları eklemesi gibi). Yılmaz’ın yazma biçemini bilmeyenlerin yadırgayacağı bir durum. Metinde sık sık kişisel beğeni, niyet ve alaysı (özellikle kendisiyle) ifadeler dikkat çekiyor (örneğin, sanatçı arkadaşlarının çağdaş sanatı anlamakta çok rahat olmaları, kendisinin kafasının karışık olması, bazen tartıştığı veya söyleştiği arkadaşlarının düşüncelerini kısa yanıtlara indirgemiş olması gibi). Bu tavır bence Yılmaz’ın daha çok sanatçı kimliğinin ve yaratma serüvenindeki doğal ve kendince olası çelişkilerin yansıması. Sanatta yaratıcı bir kişinin çelişkilerle beslenmesi kavramsal çerçevede anlaşılabilir. Aynı tavrı yazarken de özellikle kendi sanatı hakkında sürdürmesi ancak bir sanatçının yapabileceği bir şey. Yılmaz, sanat yapmanın sonuçta keyfi bir etkinlik olduğunu, dolayısıyla sanat hakkında yazmanın da keyfi olması gerektiğini belirtiyor. Bildiğiniz ve anladığınız sanatı yazmak keyfilik mi, tercih mi? ‘Tercih’ daha ağır basmalı bana göre.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


