Bugün bir değişiklik yapıp yeşil sahalara açılayım dedim. Gerçi futbol sahaları tribünden ve televizyondan yeşil görünüyor da, biraz yaklaşılınca zeminin ne kadar kötü olduğu ortaya çıkıveriyor. Hani, takke düştü kel göründü derler ya. Koca koca stadyumlar yapıldı, ama şu zeminler bir türlü düzeltilemedi. Çocuk yaşlarımdan beri futbol seyrediyorum. Uzun yıllar toprak sahalarda meşin toplarla oynanan maçları izledik. En sonunda çim saha geldi, ama o da düzgün yapılamadı. Uğursuz bir söz vardır: Asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl! Premier Lig’deki maçları izlerken de, “Futbol oynayacaksan İngiliz çiminde oyna” diyesim geliyor.
Evet, bugün futbol âlemimizde küçük gezintilere çıkmak istedim. İşte orasından burasından aklıma takılanlar, gözüme ilişenler, kulağımı tırmalayanlar.
* * *
Futbolumuzda büyük bir bahis oyunları operasyonu başlatıldı ya, federasyonun bu girişimine övgülerden geçilmiyor. İyi güzel de, benim anlayamadığım şu: Maçların oynandığı stadyumların saha kenarları bahis şirketlerinin reklamlarıyla çevrili; kimi takımların formalarında, basın toplantısı yapan teknik direktörlerin arkaplanında aynı reklamlar. Futbolcular, milletin bahis oyunlarına özendirildiği böyle bir ortamda oynuyorlar. Formalarının sırt sponsoru bahis şirketi olan futbol takımlarını izliyoruz. Ortalık “bahis”ten yıkılıyor. Tamam “yasal bahis” var, “yasa dışı bahis” var; futbolcuların bahis oynaması yasak; oynamaları şikeye de açık bir durum yaratıyor. Buna bir diyeceğim yok. Ne ki, bahisle yatılıp bahisle kalkılan bir ortamı soluyoruz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu…
* * *
Bazen Türkiye’ye gelen yabancı bir futbolcu ya da teknik direktör bir iki yıl oynayıp, ismi yorumcular ve muhabirler tarafından doğru dürüst telaffuz edilemeden gidiyor. Adamı televizyon ekranlarında saatlerce yorumlayıp eleştiriyorsun, ama adını bile doğru söyleyemediğin gibi böyle bir kaygı da duymuyorsun.
Örneğin, Fenerbahçe’nin başına gelip iki yıl dolmadan gönderilen Portekizli teknik direktör Jose Mourinho. Yorumcular adamın iler tutar yerini bırakmadılar, ama adının nasıl söyleneceği konusunda ortak bir fikir edinemediler. Bazıları, artık İspanyolcada “Jose”ye “Hose” dendiğini en sonunda öğrendiler ya, Portekizli Mourinho’nun ön adını da İspanyolmuş gibi “Hose” diye telaffuz etmekte bir sakınca görmediler. Oysa “Jose” Portekiz dilinde “Joze” diye okunuyor. Bunu öğrenmek için azıcık merak, küçücük de bir araştırma gerekiyor.
* * *
Bizim spor spikerlerinin kafasını karıştıran harflerden biri de Portekizcede, Bask dilinde ve Katalancada kullanılan “ç” harfi. Bizimkilerin çoğu bunu Türkçedeki “ç” harfi sanıyor. Oysa altında küçük bir kuyruğu olan bu “ç”, sözünü ettiğim üç dilde de “s” diye telaffuz ediliyor. Örneğin, Sporting’in Portekizli orta saha oyuncusu Pedro Gonçalves’in soyadı “Gonsalves” diye okunuyor, “Gonçalves” diye değil. Belki en çarpıcısı da, Barcelona takımının kısa adı “Barça”. Katalan takımının kısa adını “Barsa” diye okumak gerekiyor. Bundan haberi olmayanlar, Barcelona bir takıma fark attığında, “Barçaladı” diye başlık atmakta bir sakınca görmüyorlar!
* * *
Televizyon kanallarından birinde bir muhabir, AEK maçından önce Samsunspor’u anlatıyor, daha doğrusu övmeye çalışıyor: “Gururumuz kabardı!” Türkçede pek çok şey “kabarır”, ama “gurur kabarmaz”. Anlaşılan, bu arkadaş, “Göğsümüz kabardı” demek istiyor.
* * *
UEFA Konferans Ligi’ndeki Samsunspor-Mainz 05 maçı öncesinde bir spor kanalında yorum yapılıyor. Yorumcu Mainz 05 takımının Almanya Ligi Bundesliga’da iyi gittiğini söyleyince, programın yöneticisi Mainz 05’in pek de iyi gitmediğini, on sekiz takımlı ligde on sekizinci durumda olduğunu söylüyor. Bunun üstüne yorumcu takımın Konferans Ligi’nde iyi durumda söyleyecek oluyor. Ama sonunda Mainz 05’in Konferans Ligi’nde de parlak bir durumda olmadığı anlaşılıyor. Bu nasıl bir iş? Bu yorumcunun orada ne işi var?..
* * *
Yayıncı kanalda sunuculuk ve yorumculuk yapan, program yöneten bir arkadaş var. Ağzının perhizi yok. Maç öncesi ve sonrasında programa katılan öbür yorumculara neredeyse ağız açtırmıyor. Soru soruyor, ama soruyu sorarken yanıtı kendisi veriyor. Yanındaki yorumcu düşüncesini dile getirmeye çalışırken, sürekli sözünü kesip araya giriyor. Onlar da seslerini çıkaramıyorlar. Bu durum izleyenleri çok rahatsız ediyor. Bence biri uyarmalı!

* * *
Basketbol maçlarının anlatımından başlayan, giderek futbol maçlarının anlatımına da bulaşan bir hastalık var. Diyelim, Fenerbahçe-Anadolu Efes karşılaşması anlatılıyor. Maçı anlatan, “Shane Larkin, Tarık Biberovic’i savunuyor,” diyor. Türkçede böyle bir şey yok. Larkin, Biberovic’in avukatı mı ki, onu savunsun! Aslında, Larkin, Biberovic’e karşı kendi takımını savunuyor. Eskiden, “Larkin, Biberovic’i tutuyor ya da marke ediyor” denirdi. “Savunuyor” hastalığını bizim yorumcular ve anlatıcılar NBA’den kaptılar. NBA spikerleri, “He defends…” diyorlar. Bizimkiler de bunu sözcüğü sözcüğüne çevirerek, “Larkin, Biberovic’i savunuyor,” deyiveriyorlar. Olan Türkçeye oluyor… Sanki Larkin mahkemede Biberovic’i savunuyor… Dillerin mantığı farklıdır; Türkçeyi İngilizcenin mantığıyla konuşursan, hem yanlış olur hem de Türkçeyi bozarsın. Ama kimin umurunda!
* * *
Benzer bir saçmalık daha söz konusu. Özellikle basketbolda top dışarıya çıktığında birçok spiker örneğin, “Galatasaray topu” diyor. Oysa Türkçede “Galatasaray topu” demeyiz, “Top Galatasaray’ın” ya da “Top Galatasaray’da” deriz. Bu yanlışlık da NBA özentisinden kaynaklanıyor; harfi harfine çeviri. Çok bilinen bir konudur: Çeviride kelimesi kelimesine sadakat, ihanetle sonuçlanır.
* * *
Bu yıl, ne hikmekse, Süper Kupa ve Türkiye Kupası’nın statülerinde tuhaf bir değişiklik yapıldı.
Bugüne kadar Süper Kupa maçı, önceki yılın lig şampiyonu ile kupa şampiyonu arasında oynanırdı; başka bir deyişle, iki şampiyonun karşılaştığı bir büyük finaldi. Oysa şimdi, dört takımlı yeni formata göre, yanı finalde lig şampiyonu ile kupa finalisti, kupa şampiyonu ile de lig ikincisi eşleşiyor; kazanan takımlar final oynamaya hak kazanıyor. Bana kalırsa, bu format, iki şampiyonu karşı karşıya getiren Süper Kupa’nın anlamını da, değerini de ortadan kaldırıyor. Kupa finalisti ile lig ikincisinin ne işi var orada?..
Türkiye Kupası ise, yeni statüye göre grup aşamasında sekiz takımlı üç grupta oynanıyor. Grup aşamasına katılan yirmi dört takım altılı dört torbaya bölünüyor ve çekilen kura ile her torbadan ikişer takımın katılımıyla gruplar oluşuyor. Grup aşamasında her takım her torbadan bir takımla olmak üzere toplam dört maç yapıyor. Grup maçları sonrasında, gruplarını ilk iki sırada bitiren altı takım ve en iki grup üçüncüsü olmak üzere toplam sekiz takım çeyrek finale yükseliyor.
Oysa eskiden Türkiye Kupası baştan sona eleme usulüyle oynanırdı. İşin zevki de buradaydı. Örneğin, İkinci Lig’den bir takım Süper Lig’den bir takımı yenip eleyivermesi büyük olay olurdu. Pendikspor’un Fenerbahçe’yi elediği maçı hatırlayın; onca yıl geçmesine karşın bugün hâlâ konuşuluyor. Kupa’nın özelliği de budur.
Türkiye Futbol Federasyonu’nun Süper Kupa ve Türkiye Kupası’nın statülerini keyfine göre değiştirmesinin hiçbir anlamı yok. Türkiye’de pek çok alanda olduğu gibi futbolda da hiçbir şey süreklilik kazanmamış, iki kupa da gelenekselliğini yitirmiş oluyor. Sizin anlayacağınız, her şey “1. Geleneksel”!
TFF’nin statüleri “keyfine göre” değiştirmesinden söz ettim ama, belki de öyle değil; çünkü televizyon denen “canavar” maça doymuyor, gittikçe daha çok maç istiyor, maçları bitmek bilmez bir iştahla mideye indiriyor…
* * *
Uzun yıllar önceydi. Bir arkadaşımla fena halde rüzgâr alan bir yerde sigara yakmaya çalışıyorduk. Birer birer yaktığımız kibritler rüzgârda püf diye sönüyordu. Sonunda, arkadaşım, kutuda kalan son kibriti büyük bir dikkatle çaktı ve sigarasını yakmayı başardı. Sonra da, bana dönüp, “Tüh, keşke en başta bu kibriti yaksaydım!” dedi.
Fenerbahçe de, Ali Koç’un başkanlık döneminde, sayamadım ama on kadar teknik direktör değiştirdi, hiçbiri şampiyonluk yarasına merhem olamadı. Son olarak takımın başına Domenico Tedesco getirildi. Şu anda takım iyi gidiyor. Sezon sonunda bir de şampiyon olurlarsa, herhalde şöyle diyecekler: “Tüh, keşke en başta Tedesco’yu getirseydik!”


