Ağaç, tanımlanmaya kalkışıldığında, gelişimini her yıl yenileyen odunsu bir bitkidir. Ağaçların ekonomik önemi bütün dünyada başlıca yapı ve yakacak malzemelerini sağlamasından, kâğıt yapımında kullanılmasından, meyve gibi ürünlerin kaynağı olmasından gelir. Ağaçlar havayı temizlerler; kök sistemleriyle suyu tutmaya yardımcı oldukları gibi selleri ve toprak kaymalarını engellerler. Bunun yanı sıra çeşitli hayvanlara besin ve barınak sağlarlar, güzel görünüşleriyle park, bahçe ve ormanları süslerler.
Bu kupkuru tanımlama kuşkusuz ağaçların işlevsel yanına ilişkin sınırlı bir açıklama. Ne ki, kimi zaman, hatta çoğu zaman başımızı çevirip bakmadan yanlarından geçtiğimiz ağaçların içrek, gizli dünyasında bizim onlarla en eski çağlardan bu yana sürüp gelen gizemli bir bağımız var. Bu gizemli bağ yalnızca ağaçların değil, biz insanların ve tekmil canlıların da ruh derinliklerini yansıtıyor.
* * *
Bana bunu söyleten, Dr. İsmail Murat Keklioğlu’nun bir süre önce Gece Kitaplığı’ndan yayımlanan Ağaçların Kadim Bilgeliği: Ezoterik Ağaçlar ve Çalılar Ansiklopedisi adlı kitabı. Kitap bizi ağaçlar âlemi içinde esrarlı bir yolculuğa çağırıyor: ağaçların eskil gizleri, kutsal bahçelerin içrek öğretileri, dünyanın dört yöresindeki ağaçların inançlara yansıyan öyküleri, metafizik özellikleri…

* * *
Murat Keklioğlu’nun sorularıma verdiği yanıtlar, bu kapsamlı çalışmanın derinliğini daha iyi açıklıyor:
- Ön sözde, “…ağaçların, fiziksel varlıklarının ötesinde, kendi başına birer varlık olmalarının farkına varırız…” demişsin. Bunu biraz açar mısın?
Aslında bu düşünce, benim ağaçlarla kurduğum ilişkinin özünü oluşturuyor. Bilirsiniz, çoğumuz ağaçlara sadece odun, meyve veren ya da gölge sağlayan nesneler olarak bakarız. Ama ben uzun yıllar boyunca orman yürüyüşlerimde anladım ki, her ağaç kendi başına bir hikâye, bir yaşam, bir varlık.
Bazı ağaçlar biz doğmadan çok önce bu topraklarda kök salmış, biz öldükten sonra da burada olmaya devam edecekler. Bir meşe ağacı yüzlerce yıl yaşayabilir ve o süre içinde neler görür, nelere şahitlik eder. Ben ağaçları sadece birer ağaç değil, kendi öznellikleri olan varlıklar olarak görmeye başladığımda, ormanla, doğayla ilişkim tamamen değişti.
Benim için bir ağaca dokunmak, onunla bir çeşit diyalog kurmak gibi. Bazıları bunu mistik bulabilir, ama ben çok gerçek bir deneyim olarak yaşıyorum. Bir ağacın yanında sessizce durduğunuzda, eğer gerçekten dinlemeyi bilirseniz, size anlatacak çok şeyi olduğunu hissedersiniz. Bu, rasyonel akılla değil, daha derinden gelen bir kavrayışla ilgili elbette.
- “Ağaçlarla tefekkür”den söz ediyorsun. Ağaca bir insana yaklaşır gibi yaklaşıyorsun. Doğadan gittikçe koptuğumuz bir dünyada ruhumuzu sağaltmanın bir yolu olarak mı görüyorsun bunu?
Kesinlikle öyle görüyorum! Biz modern insanlar doğadan öyle bir koptuk ki, bunun bedelini ruhsal bir fakirleşmeyle ödüyoruz. Ekranlara gömülmüş hayatlarımız, betonlaşmış kentlerde geçirdiğimiz günlerimiz ve sentetik ortamlarımız içinde bir şeyler eksik kalıyor; içimizdeki derin boşluğu hissediyoruz.
Ormanda yürüyüşe çıktığımda, bir ağacın gölgesinde oturduğumda ya da tefekkür ettiğimde, ruhumu bir tür evine dönüş hissi kaplıyor. Bu öyle bir his ki, sanki içimdeki bir düğüm çözülüyor. Bu, benim için bir hobiden ibaret değil, ruhumun ihtiyaç duyduğu temel bir beslenme gibi.
Japonların “şinrin-yoku” dedikleri orman banyosu pratiği var. Ben bunu yıllardır, adını bilmeden yapıyordum. Ormanın içinde nefes almak, ağaçların yaydığı fitonsitleri içimize çekmek sadece fiziksel değil, ruhsal bağışıklığımızı da güçlendiriyor. Endişelerim olduğunda, yaşlı bir çınarın altına oturup onunla “konuşurum.” Gülmeyin, ama çoğu zaman cevaplarını hissettiğimi söyleyebilirim. Bu aslında kendi içsel ağacımızla yaptığımız bir diyalog.
- "Ağaçların bilgeliği"nden ne kastediyorsun?
İnsan türü olarak kendimizi çok akıllı sanıyoruz, değil mi? Ama düşünün, ağaçlar milyonlarca yıldır buradalar ve çok daha uzun yaşıyorlar. Onlar bilgeliklerini hızla değil, yavaş yavaş, sabırla ve derinlemesine biriktiriyorlar.
Bir ağacın bilgeliği, öncelikle sabrında yatar. Bir meşe tohumu düşünün; küçücük bir palamuttan koskoca bir ağaca dönüşmesi için yüzyıllara ihtiyacı var. Ve bu süreçte ağaç acele etmez, her şeyin kendi zamanında gerçekleşmesine izin verir. Modern insanın bundan öğreneceği ne çok ders var!
Sonra ağaçların esnekliği var. Fırtınalarda kırılmamak için nasıl eğilmeleri gerektiğini bilirler. Biz ise çoğu zaman katılığımızdan dolayı kırılıyoruz. Ağaçlar ayrıca toplumsaldır - son araştırmalar gösteriyor ki, ağaçlar toprak altındaki mikoriza mantarları aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurarlar, besin paylaşırlar, hatta hasta ağaçlara diğerleri yardım eder. Bencilliğin ve rekabetin bu kadar yüceltildiği bir dünyada, ağaçların bu dayanışma bilgeliğinden öğrenecek çok şeyimiz var.
Ben buna “kök bilgeliği” diyorum: derine inmek, dayanışmak, sabretmek ve zamanla büyümek.
- Türk mitologyasında da ağaçların onsuz edilemez bir yeri var sanırım…
Bu konu beni öyle heyecanlandırıyor ki! Evet, atalarımızın dünya görüşünde ağaçlar merkezi bir konuma sahipti. Türk kozmolojisinin kalbinde Ulukayın, yani Hayat Ağacı duruyor. Bu muhteşem ağaç, kökleriyle yeraltı dünyasına, gövdesiyle orta dünyaya, dallarıyla da gökyüzüne uzanır. Bir anlamda evrenin omurgasıdır.
Dede Korkut hikâyelerini çalışırken beni en çok etkileyen şeylerden biri, ağaçlarla konuşma geleneğiydi. “Ağaç ağaç dersem sana, erilenme ağaç!” diye başlayan o muhteşem yakarışları düşünün. Atalarımız ağaçları ruhu olan varlıklar olarak görüyorlardı.
Biliyorsunuz, eski Türklerde ağaçtan türeme mitleri de vardı. Oğuz Kağan destanında ağaç kovuğundan çıkan kız motifi bunun bir örneğidir. Bu, ağacın doğurganlığı, yaşamı sürdürme gücüyle ilgili derin bir anlayışı yansıtır.
Anadolu’da hâlâ devam eden ağaçlara bez bağlama geleneği var. Ben bunu çocukluğumda çok gördüm. İnsanlar dileklerini, dualarını göğe iletmesi için kutsal ağaçlara bez bağlarlardı. Dileklerini ağaca emanet ederlerdi. Bu inanç, modern zamanlarda azalmış olsa da, bazı yerlerde hâlâ yaşıyor; bence bu çok değerli bir kültürel miras.
- Şamanlıkta da öyle. Sence Şaman ayinlerinin çoğunda neden ağaçlar yer alıyordu?
Şamanların dünyasında ağaçlar, sadece birer bitki değil, boyutlar arası seyahatin mümkün olduğu kozmik kapılardı. Altay ve Sibirya bölgelerindeki şaman pratiklerini derinlemesine araştırdım ve gördüm ki şamanlar için ağaç göğe yükselmelerini sağlayan bir merdiven, bir tür kozmik direk.
Her şamanın kendi “turuğ” ağacı olurdu; bu ağaç onun güç kaynağıydı, şaman davulları genellikle bu özel ağaçlardan yapılırdı. Benim için en etkileyici keşiflerden biri, şaman davulunun üzerindeki desenlerin Hayat Ağacı’nı temsil etmesiydi. Davula her vurduklarında, aslında kozmik ağacın kapısını çalıyor gibiydiler.
Bazı Sibirya topluluklarında, şaman olacak kişiyi belirlemek için özel bir ağaca tırmanma ritüeli yapılırdı. Bu, göğe yükselmenin, fiziksel sınırları aşmanın simgesel bir ifadesiydi. Ağaç, fiziksel ve ruhsal dünya arasında bir köprü görevi görüyordu.
Günümüzde modern tıp bile ormanların iyileştirici gücünü keşfediyor, ama şamanlar bunu binlerce yıldır biliyordu. Bence modern insanın ruhsal yolculuğunda yeniden keşfetmesi gereken bu kadim bilgelik.
- Edebiyatta ağaçlar kuşkusuz çok büyük yer tutar. Ağaçların yer aldığı edebiyat yapıtları saymakla bitmez. Ama sanırım Yaşar Kemal’i bu konuda özel olarak anmak gerekir. Yaşar Kemal ağaçlara neden bu kadar bağlıydı?
Yaşar Kemal… Onu düşününce içim hep bir hüzün ve hayranlıkla dolar. O, Türk edebiyatının büyük çınarıydı ve ağaçlarla kurduğu ilişki neredeyse kutsal bir bağdı. Onun eserlerini ilk okuduğumda ağaçlara, özellikle Çukurova’nın çınarlarına ve Toros’un çam ormanlarına olan tutkusundan çok etkilenmiştim.
Bence Yaşar Kemal’in ağaçlara bağlılığı öncelikle çocukluğundan geliyor. O, doğanın içinde büyümüş bir çocuktu. Çukurova’nın o zengin bitki örtüsü, onun ruh dünyasını şekillendirdi. Yaşar Kemal için ağaçlar sadece bir manzara unsuru değil, romanlarının ana karakterleriydi adeta. Demirciler Çarşısı Cinayeti’ndeki o muhteşem çınar ağacı tasvirleri, İnce Memed’deki Alidağı’nın ormanları… Bunlar sadece dekor değil, karakterlerin ruh durumlarını, toplumsal değişimleri ve hayatın döngüsünü anlatan canlı varlıklardı.
Yaşar Kemal’in ağaçlara bağlılığı, aslında onun halkına, toprağına ve insani değerlere olan bağlılığıyla aynı kökten besleniyordu. O, ağaçlar gibi insanların da köklerinden koparılmasına karşı çıkıyordu. Bir ağacın kökleri nasıl toprağa tutunuyorsa, insanın da kültürüne, diline, toprağına öyle tutunması gerektiğini düşünüyordu.
Yaşar Kemal röportajlarında doğaya olan sevgisini ve ağaçlarla ilgili benzetmelerini dile getirir. Özellikle roman yazma sürecini ağaç yetiştirmeye benzettiğini de hatırlıyorum.
- Günümüz Türkiyesi’nde ağaçlara gösterilen özenin gittikçe azalmasının nedeni nedir? Örneğin, incir, nar ya da zeytin ağaçları bu coğrafyanın eski çağlarındaki kadar özen ve saygı görüyor mu?
Bu soru benim yüreğimi acıtıyor, çünkü gerçekten de ata yadigârı ağaçlarımıza eskisi kadar değer vermiyoruz. Çocukluğumda yüzlerce yıllık zeytin ağaçlarının arasında dolaşırdım. Her birinin gövdesinde, dallarında bir tarih, bir hikâye vardı. Ama şimdi o zeytinliklerden çoğu yok; yerlerinde yazlık siteler, oteller dikili.
Bunun birçok nedeni var. En başta, modernleşme sürecinde doğadan kopuşumuz geliyor. Şehirlerde büyüyen çocuklar ağaçları sadece parklarda, düzenlenmiş bahçelerde görüyor. Bir incir ağacının nasıl büyüdüğünü, nasıl meyve verdiğini, nasıl bir hayat döngüsüne sahip olduğunu bilmeden yetişiyorlar.
Sonra ekonomik kaygılar var. Zeytin, incir, nar gibi ağaçlar yavaş büyüyor ve sabır istiyor. Bugünün hızlı kazanç odaklı dünyasında, uzun vadeli düşünmek giderek zorlaşıyor. İnsanlar hızlı para getiren, endüstriyel tarıma uygun bitkilere yöneliyor.
Bir de ağaçların kültürel anlamda kutsal, manevi boyutunu unuttuk. Eskiden bir zeytin ağacını kesmek günah sayılırdı. İncir ağacının kutsallığı vardı. Nar ağacı bereketin sembolüydü. Ama şimdi ağaçlara çoğunlukla ekonomik değerleri üzerinden bakıyoruz.
İklim değişikliği de bu süreçte rol oynuyor. Kuraklaşan bölgelerde geleneksel ağaçları yetiştirmek zorlaşıyor. Ama paradoksal olan şu ki, tam da bu ağaçlar -özellikle zeytin gibi- kurakçıl tarıma en uygun, en dayanıklı türler arasında.
Peki, hiç umut yok mu?
Yine de umutluyum. Son yıllarda yerel tohumları, ata yadigarı meyve ağaçlarını korumaya yönelik çabalar görüyoruz. Gençler arasında ekolojik farkındalık artıyor. Belki de yaşadığımız çevre krizleri, bizi yeniden ağaçların bilgeliğine kulak vermeye zorlayacak. Ben kitabımı işte bu umudu yaşatmak için yazdım; kadim ağaçların bilgeliğini yeniden keşfetmek, onlarla bağımızı onarmak için…
* * *
Keklikoğlu ile söyleşimizi bitirirken, aklımdan Odysseus Elytis’in “Çılgın Nar Ağacı” şiirinden dizeler geçiyor, Cevat Çapan’ın Türkçesiyle:
“Söyleyin, o çılgın nar ağacı mı bu, her şeyin,
En gizli düşlerimizin bile üstüne kanat geren?”


