İngiltere’de düzenlenen 1966 Dünya Kupası’nın en çarpıcı özelliklerinden biri de maçların çok sert geçmesi, bilerek yapılan faullerin çok fazla olmasıydı. Türkiye’de televizyon yayınları henüz yerleşmediği için, o kupadaki maçları sonradan Abidin Dino’nun Ross Devenish’le birlikte yönettiği Goal! filminden izlemiştim. Daha sonra birkaç kez daha izledim o belgeseli.
Grup aşamasında Liverpool kentinin Goodison Park stadyumunda oynanan Brezilya-Bulgaristan maçı hâlâ gözlerimin önünde. Pele’nin başına dikilmiş olan Bulgar savunma oyuncusu, 1958 Dünya Kupası’nın yıldızını sürekli yere indiriyor. Pele, her sakatlanışında saha kenarına gelip tedavi gördükten sonra yeniden oyuna giriyor. İşte tam bu durumda Abidin Dino’nun sanatsal duyarlığı da devreye giriyor: Pele oyundan çıkıp saha kenarına geldiğinde filmin ses efekti kesiliyor; ne bir ses, ne bir nefes. Pele tedavi olup sahaya döndüğünde ses efekti de geri geliyor, seyircilerin tezahüratı, alkışları yeniden yükseliyor. Pele ne zaman oyundan çıkıp oyuna dönse bu olay yineleniyor. Futbolun zarafetine bundan daha iyi bir övgü, futbolun kabalığına bundan daha güçlü bir yergi olabilir mi? Hiç unutmam Goal! belgeselindeki o inceliği…
Sonunda futbol karşıfutbola üstün gelmiş, Gilmar’lı, Djalma Santos’lu, Bellini’li, Jairzinho’lu, Garrincha’lı Brezilya maçı Garrincha ve Pele’nin golleriyle 2-0 kazanmıştı. Ama sağ dizinden sakatlanan Pele’nin oynayamadığı Macaristan maçı kaybedilmişti. Brezilya’nın gruptaki üçüncü maçında ise Pele, Portekizli savunmacı João Morais’in iki sert faulü sonucunda oyundan sedyeyle ayrılmak zorunda kalmış, Brezilya da 3-1 yenilerek kupadan elenmişti.
Ne ki, 1970 Dünya Kupası’nda Pele yine sahadaydı. Pele’nin önderliğindeki Carlos Alberto’lu, Gérson’lu, Jairzinho’lu, Rivellino’lu, Tostão’lu Brezilya, Mexico kentinin Azteca Stadyumu’ndaki finalde Facchetti’li, Mazzola’lı İtalya’yı 4-1 yenerek zafere ulaşacaktı.

* * *
İster ’68 kuşağı deyin, ister ‘47’liler, bizim kuşak, Eduardo Galeano’nun, topraklarındaki zenginlikler yüzyıllardır yağmalanan, emperyalizmin güdümündeki askeri darbelere uğrayan Latin Amerika’nın öyküsünü anlattığı Latin Amerika’nın Kesik Damarları (Sel Yayıncılık) adlı kitabını okumadan geçmemiştir. Uruguaylı yazarın gerçek bir futbol tutkunu olarak bu oyunun şiirini yazdığı Gölgede ve Güneşte Futbol (Can Yayınları) ise futbola yabancı kalmayı seçen pek çok aydını şaşırtmıştır. Galeano, o kitapta, sayfalar ayırdığı Pele’ye hayranlık ve sevgiyle yaklaşır:
“1969 yılıydı, Maracanã Stadı’nda Santos ile Vasco da Gama takımları karşılaşıyorlardı.
Pele topu kapmış, fırtına hızıyla koşuyordu, ayakları sanki yerden kesilmişti ve rakiplerinin arasından kolayca sıyrıldıktan sonra tam kaleye yaklaştığı bir anda rakipleri tarafından faulle durduruldu.
Hakem tereddüt etmeden penaltıyı verdi. Atışı Pele kullanmak istemiyordu, ama stattaki yüz bin kişi, ‘Pele! Pele!’ diye bağırarak onun atmasında ısrar ediyordu.
Pele bu statta daha önce epeyce gol atmıştı, bunlar muhteşem gollerdi; bir keresinde 1961 yılında Fluminense takımının yedi rakip oyuncusunu ve kalecisini çalımlayarak unutulmaz bir gol atmıştı. Fakat bu penaltı farklıydı, seyirci bunu kutsal bir şey olarak görüyordu. Sonunda Pele topa yaklaştı. O anda tribünlerden çıt çıtmıyordu, dünyanın en şamatacı, en gürültücü seyircisi nefesini tutmuş bekliyordu. Sanki tribünlerde ve sahada Pele ile kaleci Andrada’dan başka kimse yoktu, ikisi de karşı karşıyaydılar. Pele penaltı noktasında topun başında duruyordu; ondan on iki adım ötede Andrada, kalenin tam ortasında hafifçe öne doğru eğilmiş, bekliyordu.
Pele atışını yaptı, kaleci fırladı, neredeyse topu yakalayacaktı, ama Pele topu filelelere göndermeyi başardı Bu onun bininci gölüydü ve profesyonel futbol tarihinde o zamana kadar hiçbir futbolcu bin gol atamamıştı.
İşte o anda seyirciler statta olduklarını sevinçle ayağa kalkarak, meşaleler yakarak gösterdiler…”

Galeano, aynı kitaptaki başka bir yazısında, üç yıl önce yitirdiğimiz Pele’nin “ölümsüzlüğe” nasıl eriştiğini anlatır:
“Onun için yüzden fazla şarkı yazıldı. On yedi yaşındayken yer aldığı Brezilya karması, dünya şampiyonu oldu. Brezilya hükümeti onu milli servet ilan ederek yurtdışındaki kulüplere satılmasını yasak ettiğinde yirmi yaşındaydı. Brezilya karmasına üç kez, Santos takımına da iki kez dünya birinciliği kazandırdı. Bininci golünü attıktan sonra da gol atmayı sürdürerek bu rakamı bir hayli yükseltti. Seksen ülkede bin üç yüzden fazla maçta oynadı ve hızlı tempoda geçen bu maçlarda bin üç yüz kadar gol attı.Bir keresinde bir savaşa engel oldu: Nijerya ve Biafra onu bir maçta oynarken görmek için aralarında mütareke imzaladılar.
Onu maçta oynarken görmek her şeye değerdi doğrusu. Pele koşmaya bir başladı mı, rakiplerinin arasından bir bıçak gibi sıyrılırdı. Durduğunda ise rakipleri kendisinin koşarken çizdiği zikzaklı labirentlerde kaybolup giderlerdi. Sıçradığında sanki görünmeyen bir merdivenle tırmanıyormuş gibi havaya yükselirdi. Serbest vuruş yaptığında da baraj kuran rakip oyuncular girecek golü kaçırmamak için yüzlerini kaleye doğru çevirirlerdi.
Küçük bir köyün yoksul bir evinde dünyaya gelmişti; ama zencilere pek nasip olmayan güce ve servete ulaşmayı başardı. Sahanın dışında hiç kimseye tek bir dakika bile ayırmadığı gibi, cebinden de bir metelik çıkarıp vermedi. Fakat onu oynarken seyretme şansını elde eden bizler için en büyük kazanç, ölümsüzlüğün mevcut olduğunu görmek ve ölümsüzlük kadar muhteşem o anları yaşamak oldu…”

* * *
Ben Pele’yi tribünlerden canlı olarak seyretme olanağı bulamadım, yalnızca Dünya Kupası filmlerinde ve belgesellerde izleyebildim, ama bu kadarı bile onun futbol denen bu oyunda yarattığı estetik devrimin tadını çıkarmama yetti.
Fluminense’li Dondinho’nun oğluydu. Sol ayağı çok iyiydi, ama sağ ayağı da ondan aşağı kalmazdı; bu, oynadığı dönemde pek az futbolcuda görülen bir özellikti. Hemen hemen her maçta ağları bulduğu için golleriyle tanınıyordu, ne ki aynı zamanda olağanüstü bir oyun kurucuydu. Oynadığı dönemde asist istatistiği tutulmuyordu, ama sanırım attığı gol kadar gol pası da vermişti. En önemli özelliklerinden biri de, akıl ile yeteneği bütünleştirmesi, oyun sırasında çok hızlı düşünmesi, rakiplerinin ne yapacağını sezebilmesiydi.
Pele, futbol yaşamını, yıllarca oynadığı Santos ile son yıllarında katıldığı New York Cosmos arasındaki gösteri maçıyla sonlandırmıştı. 1 Ekim 1977 günü yapılan karşılaşma, tıklım tıklım dolu Giants Stadyumu’nda oynanmış, bütün dünyaya televizyonlardan verilmişti. Pele birinci devre Cosmos forması, ikinci devre Santos forması giymiş, otuz metreden attığı frikik golü yaşamının son golü olmuş, maçı Cosmos ikinci devre başlayan şiddetli yağmur altında 2-1 kazanmıştı. Bunun üstüne, bir Brezilya gazetesi ertesi gün şu manşeti atmıştı: “Gökyüzü bile ağlıyordu!”
Halit Kıvanç’ın, ondan söz ederken, tam adıyla ağır ağır “Edson Arantes do Nascimento” dediğini anımsıyorum. Çok hoşuma giderdi. Sonradan öğrendim ki, nüfus kâğıdında bir yazım hatası yapılmış, “Edson” yerine “Edison” yazılmıştı. Bazı hatalar ironiktir: Edison elektrik ampulünün mucidi ise, Edson da güzel futbolun mucidiydi. Lakabı “O Rei” (Kral) idi. Futbol, Kral Pele’yle güzelleşmişti. Artık günümüz futbolunda pek ender rastlanan bir güzellikti bu.
O topu sevdi, top onu sevdi, futbolu seven herkes de onu sevdi…


