Almanya’da hafta sonu yapılan Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) oyların yaklaşık yüzde 44’ünü aldı. Şansölye Friedrich Merz’in liderliğindeki Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) ise yüzde 17 civarında kaldı. AfD tek başına hükümet kuracak çoğunluğa ulaşamadı ve Almanya’nın yerleşik partileri hâlâ AfD ile işbirliğine kapıyı kapatıyor. Dolayısıyla ilk bakışta Almanya’nın aşırı sağa karşı “güvenlik duvarı” hâlâ ayakta.
Bence asıl sorun AfD’nin hükümete girip girmeyeceği değil, hükümete girmeden Alman siyasetini ne kadar değiştirdiği ve değiştireceği. Çünkü radikal sağın siyasi başarısını yalnızca aldığı oyla, kazandığı sandalyeyle ya da hükümete girip girmemesiyle ölçmek yeterli değil. Bir parti iktidarda olmadan da diğer partilerin hangi meseleleri konuşacağını, o meseleleri nasıl tarif edeceğini ve hangi politikaların artık “makul” kabul edileceğini değiştirebilir.
Göç bunun en açık örneği.
Saksonya-Anhalt seçimlerinden yalnızca iki gün önce Almanya, Danimarka, Avusturya, Hollanda ve Yunanistan Avrupa Birliği dışında “geri gönderme merkezleri” kurulması için üçüncü ülkelerle anlaşma arayışını somutlaştırdı. “Return hub” olarak adlandırılan bu merkezlere Avrupa’da kalma hakkı olmadığına karar verilen ancak kendi ülkesine geri gönderilemeyen kişilerin gönderilmesi planlanıyor. İlk transferlerin 2027’de başlaması hedefleniyor.
Aynı hafta Avrupa siyasetinde ilginç bir başka gelişme daha yaşandı. İngiltere’de Nigel Farage’ın Reform UK’si ile Fransa’da Jordan Bardella’nın National Rally’si, iktidara gelmeleri halinde Manş Denizi üzerinden İngiltere’ye geçen düzensiz göçmenlerin Fransa’ya geri gönderilmesini öngören bir anlaşma yaptı. Henüz hükümette olmayan iki parti arasındaki bu anlaşma hukuken devletlerarası bir anlaşma değil ama siyasi anlamı tam da bu nedenle önemli.
Avrupa’nın radikal sağı artık yalnızca ulusal sınırlar içinde “göçü durduracağız” demiyor. Birbirleriyle, gelecekte iktidara geldiklerinde uygulayacakları sınır ve geri dönüş politikalarının koordinasyonunu da konuşuyorlar. Bir zamanlar milliyetçi partilerin “enternasyonali” kendi içinde bir çelişki gibi görünürdü. Göç bugün bu partilere ortak bir Avrupa siyasi dili ve hatta ortak bir politika alanı sağlıyor.
Bütün bunlardan “Alman hükümeti AfD’nin programını uyguluyor” sonucu çıkarmak elbette abartı olur. Göç politikasındaki sertleşmenin düzensiz göçten geri dönüş kararlarının uygulanmasındaki güçlüklere, seçmen baskısından AB içindeki siyasi dengelere kadar birçok nedeni var. AfD’nin Saksonya-Anhalt’taki başarısını yalnızca göçle açıklamak da mümkün değil. Ekonomik hoşnutsuzluk, Doğu-Batı Almanya arasındaki farklar, Berlin’e güvensizlik ve Ukrayna-Rusya tartışması da seçmen davranışında rol oynuyor.
Yine de büyük bir dönüşüm var. AfD uzun süredir göçü Almanya’nın güvenliği, refahı ve kültürel geleceğiyle ilgili temel bir sorun olarak tanımlıyor. Bu bağlamda da merkez siyasetin cevap vermek zorunda kaldığı soru ise giderek “Göç gerçekten Almanya’nın temel sorunlarından biri mi?” olmaktan çıkıp “Göçü daha fazla nasıl sınırlandırabiliriz?” sorusuna dönüşüyor.
Bu değişiklik küçük değil çünkü siyasette gündemi belirlemek, yalnızca verdiğiniz cevapları değil, hangi soruların sorulacağını belirlemek demek.
Türkiye bu açıdan ilginç bir karşılaştırma sunuyor.
Ezgi Elçi ve Evren Balta ile yaptığımız araştırmada, 2021’de kurulan Zafer Partisi’nin Türkiye’deki yerleşik partilerin göç konusundaki söylemlerini nasıl etkilediğini incelemiştik. 2011-2023 arasındaki parlamento grup konuşmaları ve siyasi aktörlerle yaptığımız görüşmeler bize önemli bir şey gösterdi: Zafer Partisi’nin etkisini aldığı oy oranıyla ölçmek yeterli değildi. Partinin ortaya çıkmasının ardından göç, Türk siyasetinde hem daha görünür hem de daha kutuplaştırıcı bir mesele haline geldi. Zafer Partisi belki herkesin Zafer Partisi gibi konuşmasını sağlamadı ama diğer partilerin göç konusunda ne söyleyeceklerini ve ne söylemeyeceklerini hesaplarken dikkate almak zorunda oldukları yeni bir siyasi çekim alanı yarattı.
Almanya için bugün sorulması gereken soru da bu.
Friedrich Merz AfD ile koalisyon ihtimalini reddediyor. Almanya’nın “güvenlik duvarı” kurumsal düzeyde hâlâ ayakta. Ancak siyasi bir güvenlik duvarını yalnızca kiminle koalisyon kurulmadığı üzerinden ölçmek yeterli mi? AfD hükümetin dışında tutulurken göç konusunda siyasi merkezin sınırlarını değiştirebiliyorsa, duvarın bir tarafında parti, diğer tarafında fikirleri kalabilir.
Üstelik merkez partiler açısından burada ciddi bir stratejik ikilem bulunuyor. Radikal sağın yükselişine karşı göç politikasını sertleştirmek ilk bakışta son derece rasyonel görünebilir. Seçmenin kaygısını ciddiye alırsınız, rakibinizin en güçlü meselesini elinden almaya çalışırsınız ve “bu sorunu çözmek için AfD’ye ihtiyacınız yok” mesajı verirsiniz.
Sorun şu ki bunun tersi bir sonuç üretmesi de mümkün. Merkez siyaset sürekli olarak göçün olağanüstü bir tehdit olduğunu ve olağanüstü tedbirler gerektirdiğini kabul ederse, seçmen bir süre sonra şu soruyu sorabilir: Madem teşhis doğru, neden bu teşhisi yıllardır koyan partiye oy vermeyeyim?
Farage ile Bardella’nın bu hafta yaptığı anlaşma bu nedenle Almanya’dan bağımsız bir ayrıntı değil. Bir tarafta merkez hükümetler geri dönüş merkezleri gibi birkaç yıl önce daha radikal kabul edilen politikaları hayata geçirmeye hazırlanıyor. Diğer tarafta radikal sağ partiler sınır ötesi göç politikalarını kendi aralarında koordine etmeye başlıyor. Bu iki hareket arasında AfD gibi partiler giderek büyüyor.
Avrupa siyasetinde göç konusunda “merkez” dediğimiz yer değişiyor. AfD henüz iktidarda değil ama göç konusunda siyasetin hangi soruları sorduğuna ve hangi cevapları mümkün gördüğüne giderek daha fazla AfD ve Avrupa’daki benzerleri karar veriyorsa, “iktidar”ı yalnızca hükümet koltuklarıyla tanımlamaya devam edebilir miyiz?
Radikal sağın en büyük başarısı her zaman iktidara gelmek değil; iktidara gelmeden, iktidarın ne yapabileceğinin sınırlarını değiştirmek.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


