Avrupa’da göç azalıyor, tehdit söylemi büyüyor

Avrupa’da göç azalıyor, tehdit söylemi büyüyor

Avrupa’da göç tartışmasını takip ettiğinizde bir azalma değil de sanki yaklaşan bir tehlike hissediyorsunuz. Peki başvurular azalırken geri gönderme siyaseti neden sertleşiyor? Çünkü göç siyasetinde sayılar kadar, “kontrolün kimde olduğu” sorusu da belirleyici. Bir yandan düşüş verileri bir yönetim başarısı olarak sunulabilirken, diğer yandan tek bir olay, “sınırlar artık kontrol edilemiyor” iddiasını yeniden canlandırabiliyor. Siyasetçiler de kontrolü göstermek için daha hızlı sınır işlemleri ve daha fazla geri gönderme vadediyor

Avrupa’da göç azalıyor, tehdit söylemi büyüyor

Avrupa Birliği ve ilişkili ülkelerde 2026’nın ilk yarısında 332 bin iltica başvurusu yapılmış. Bu sayı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 17 daha düşük ve bu düşüş 2024’ün sonundan beri sürüyor. Buna rağmen Avrupa’da göç tartışmasını takip ettiğinizde bir azalma değil de sanki yaklaşan bir tehlike hissediyorsunuz.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in 16 Eylül’deki “2026 State of the Union Address” konuşması bu gerilimi birkaç cümlede gösteriyor:

“Doğru yoldayız. Son iki yılda düzensiz girişlerde yüzde 55’lik bir azalma gördük. Bu yıl da buna ek olarak yüzde 35’lik bir düşüş yaşandı. Bu gerçek bir ilerleme.

Ancak bu yaz yaşananlar, özellikle acil durumlarda araçlarımızı geliştirmemiz gerektiğini gösteriyor. Avrupa, sınırlarını her koşulda koruyabilecek imkânlara sahip olmalı. Özellikle de kitlesel insan hareketlerinin kasıtlı biçimde düzenlenip bir silah olarak kullanıldığı durumlarda. Bu nedenle yeni bir Avrupa Acil Müdahale Çerçevesi önereceğiz.”

İlk paragrafta düşen sayılar, ikincide ise her an yaşanabilecek olağanüstü bir duruma hazırlık çağrısı... Ne olacak ikisi birbiriyle çelişmiyor diyebiliriz. Göç genelde azalabilirken, bir devlet, insanların hareketini başka bir devlete baskı kurmak için yönlendirebilir. Avrupa’nın böyle bir ihtimale hazırlanması da anlaşılabilir –sonuçta bu yaz bir Ceuta krizi yaşandı.

Buradaki sorun bu nispeten özel durumun bütün göç tartışmasının dili haline gelmesi. “Göçün silah olarak kullanılması” dediğimizde faili doğru tanımlamak zorundayız. Evet doğru, siyasi baskıyı kuran aktör bir devlet ya da örgütlü bir ağ olabilir. Sınırdan geçen insan ise bu stratejinin aracı haline getirilmiş olsa bile korunmaya ihtiyaç duyabilir. O insanı doğrudan bir güvenlik tehdidi olarak görmek, faili ve mağduru birbirine karıştırır. Burada AB Temel Haklar Ajansı’nın 23 Temmuz 2025 tarihli uyarısını hatırlamamız önemli. Ajansa göre devletler göçün araçsallaştırılmasına karşı önlem alabilir. Asıl konu, bu önlemlerin insanların iltica hakkını ve sınırdaki temel hakları aşındırmamasına dikkat etmek.

Peki başvurular azalırken geri gönderme siyaseti neden sertleşiyor? Çünkü göç siyasetinde sayılar kadar, “kontrolün kimde olduğu” sorusu da belirleyici. Bir yandan düşüş verileri bir yönetim başarısı olarak sunulabilirken, diğer yandan tek bir olay, “sınırlar artık kontrol edilemiyor” iddiasını yeniden canlandırabiliyor. Siyasetçiler de kontrolü göstermek için daha hızlı sınır işlemleri ve daha fazla geri gönderme vadediyor. Olağanüstü duruma hazırlık ile gündelik göç yönetimi arasındaki sınır böylece bulanıklaşıyor.

Aşırı sağ ise bu bulanıklıktan en çok yararlanan kesim. Almanya’da AfD eş başkanı Alice Weidel’in hayatı, partinin durmadan altını çizdiği sert kuralları kime uygulamak istediği sorusunu görünür kılıyor. Weidel bir kadın. Partneri de bir kadın. Birlikte büyüttükleri bir çocukları var. Partneri Sarah Bossard Sri Lanka’da doğmuş, bebekken İsviçreli bir aile tarafından evlat edinilmiş ve orada büyümüş. Bossard bir sığınmacı değil, dolayısıyla konumuzla alakası yok diyebiliriz. Ayrıca Weidel’in özel hayatı da bizim konumuz değil. Ancak AfD’nin seçim programına baktığınızda aileyi “baba, anne ve çocuklar” üzerinden tanımlıyor. “Remigrasyon” adı altında kapsamlı geri gönderme adımları öneriyor. Buradaki çelişki bu tür politikaları savunan parti eş başkanı Weidel’in ailesi kendi hikâyesiyle görülebilirken göç tartışmasındaki başka insanlar kolayca bir kategoriye veya sayıya indirgeniyor.

Bu çelişkinin Türkiye’de de tanıdık gelen bir yanı var. “Aileyi korumak” siyasetin merkezine yerleştirilirken LGBTİ+’ların aile için tehdit olarak anlatılması, kaçınılmaz olarak şu soruyu doğuruyor: Kimin ailesinden söz ediyoruz? Weidel örneğinde dikkat çekici olan bir siyasetçinin özel hayatı değil. Kendi yakınlarına tanıdığı aile olma imkânını başkaları için savunmayan bir siyasi dilin başında durması. Türkiye’deki tartışmada da aileyi savunurken hangi ailelerin görünmez kılındığını sormak gerekiyor.

Burada iki ayrı araçsallaştırma biçimi var. Birinde insanların hareketi ülkeler arasında baskı kurmak için kullanılıyor. Diğerinde göçmenler iç siyasette korku ve destek üretmek için... İkisine verilecek yanıt farklı ama ikisinde de ilk kaybolan şey, hareket eden insanın kendi hikâyesi...

Avrupa, von der Leyen’in dediği gibi, sınırlarını yönetebilir ve siyasi baskı girişimlerine hazırlanabilir. Bunu yaparken her sınır olayını daha fazla geri gönderme vaadine çevirmek zorunda değil. Kontrolün asıl sınavı, kaç kişinin gönderildiği kadar, kimin neden geldiğinin ve korunma hakkı olup olmadığının doğru belirlenmesi. Sadece sınırda da değil, her yerde.

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler