Arada sırada “acaba bu yazıları gerçekten kimse okuyor mu?” diye düşünüyorum. Hatta T24 ekibini bu konuda darladığım bile söylenebilir. Sonra bir öğrencim, bir hocam ya da bir arkadaşım bir yazımdan bahsediyor ve çok seviniyorum. Geçen hafta da benzer bir anektod yaşadım. Londra’da yaşayan eski öğrencilerimden biriyle yemek yeme fırsatı buldum. Bana, “Algoritmaya hayır deme hakkımız var mı?” başlıklı yazımı okuduğunu söyledi (tabii ki gene çok sevindim ama konumuz bu değil).
Yazı ilgisini çekmişti çünkü UCL’de tamamladığı yüksek lisans tezinde TikTok’un tavsiye algoritmasını incelemiş ve aslında benim geçen haftaki yazıda sorduğum sorunun bir sonraki aşamasına bakmıştı: Diyelim ki algoritmaya “hayır” dedik, peki gerçekten ne oluyor?
Tezin başlığını Türkçeye kabaca “Arayüz Devleti: TikTok Dünyasında Yumuşak Yönetişim ve Algoritmik Faillik” olarak çevirebiliriz. Çalışma, TikTok’un kullanıcıların önüne aşırı sağ, kadın düşmanı, göçmen karşıtı ve komplo teorilerine dayalı içerikleri nasıl çıkardığını araştırıyor. Araştırmanın yöntemi bana ilginç geldi: Öğrencim, fabrika ayarlarına döndürülmüş bir telefonla yeni bir TikTok hesabı açıyor. İlgi alanları olarak eğlence ve kültür, bilim ve eğitim, sağlık, gündelik hayat ve seyahati seçiyor. Ardından 14 gün boyunca, günde ortalama 75 dakika TikTok kullanarak karşısına çıkan 950 videoyu kaydediyor.
Videoları içerik türüne, temasına ve taşıdığı mesaja göre kodluyor. Aynı zamanda kendi tepkilerini de not ediyor. Bazı videoları hemen geçiyor, bazıları için “ilgilenmiyorum” seçeneğini kullanıyor, belirli hesapları ve etiketleri engelliyor. Yani algoritmanın ne gösterdiğini izlerken ona bilinçli biçimde direnmeye çalışıyor.
İlk dikkat çekici bulgu algoritmanın kullanıcının açıkça belirttiği ilgi alanlarından ne kadar hızlı uzaklaşabildiği. Hesabı açtıktan yalnızca 15 saniye sonra karşısına depresif bir video çıkıyor. Videonun yorumlarına baktığı için TikTok kısa süre içinde benzer içerikleri çoğaltıyor. İki haftanın sonunda, kullandığı kodlama ölçütlerine göre, 950 videonun 412’si, yani yüzde 43’ü zararlı veya daha radikal düşüncelere geçiş sağlayabilecek içerik olarak sınıflandırılıyor.
Elbette tek bir kullanıcı ve iki haftalık gözlem üzerinden bütün TikTok hakkında kesin bir sonuca varamayız. Çalışma da bu sınırı açıkça kabul ediyor. Fakat ortaya çıkardığı örüntü yine de önemli. Örneğin, kadın düşmanı içeriklere “ilgilenmiyorum” dediğinde sistem bir ölçüde karşılık veriyor ve sürekli karşısına çıkan belirli bir içerik üreticisini ve ilgili etiketi engelledikten sonra o kişiye ait videolar tamamen kayboluyor. Yani ilk bakışta kullanıcı kontrolü işe yaramış gibi… Ama…
Zamanla kadın düşmanı içerik azalıyor ama bu kez zorbalık ve daha genel nefret söylemleri artıyor. Daha sonra bunların yerini göçmen karşıtı içerikler almaya başlıyor. Kullanıcının hoşlanmadığını açıkça belirttiği bir içerik türü geriliyor ama onun yarattığı boşluk başka bir öfke, korku veya dışlama temasıyla dolduruluyor. Tezde bu duruma “algoritmik ikame” adı veriliyor.
Kavram önemli çünkü algoritmanın zararlı içeriği ortadan kaldırmadığını, yalnızca biçimini değiştirdiğini gösteriyor. Kullanıcı kadın düşmanlığına tepki veriyorsa, sistem bu kez göç, suç veya ulusal kimlik üzerinden aynı duygusal hareketliliği üretmeye çalışabiliyor. Göç içerikleri bu açıdan özellikle çarpıcı: Londra’ya yeni taşınmış Türkiyeli bir yüksek lisans öğrencisi göçmen olarak karşısına hem göçü savunan hem de göçmenleri suçla, toplumsal çöküşle ve ulusal kimliğin kaybıyla ilişkilendiren videolar çıkıyor. “Eee ne var bunda, çok normal, ne olacak ki?” diyebilirsiniz. Sorun şu: kodlamaya baktığınızda 14 günün çoğunluğunda göçmen karşıtı anlatıların daha baskın hale geldiği görülüyor.
Bu araştırmadan algoritmanın amacı kullanıcıyı belirli bir siyasi görüşe ikna etmek demiyoruz. Çok daha basit biçimde hangi içeriğin onu kızdıracağını, korkutacağını ve aslında belki de en önemlisi onu ekranda biraz daha uzun tutacağını keşfetmeye çalışıyor. Sonuçta kullanıcının siyasal dünyası, en çok etkileşim üreten duygular etrafında daralıyor.
Bu, tezin “yumuşak yönetişim” dediği şey. Kimse bize ne düşüneceğimizi doğrudan emretmiyor. Bunun yerine hangi konunun sürekli önümüze geleceği, neyin önemli görüneceği ve hangi tehdidin gerçekliğimizin merkezine yerleşeceği belirleniyor.
Geçen haftaki yazımda Avustralya’nın “My Feed, My Way” düzenlemesinden söz etmiş ve kullanıcının algoritmik akıştan çıkabilmesi gerektiğini savunmuştum. Bu çalışma, bir yandan böyle bir hakkın neden gerekli olduğunu, diğer yandan da tek başına neden yeterli olmayabileceğini gösteriyor. “İlgilenmiyorum” bizi algoritmadan çıkarmıyor, hakkımızdaki profili daha ayrıntılı hale getiriyor. Sistem artık yalnızca neyi sevdiğimizi değil, neyi sevmediğimizi de öğreniyor.
Bu nedenle gerçek bir kontrol hakkı birkaç videoya “ilgilenmiyorum” demekten daha fazlasını içermeli. Kullanıcı algoritmik profillemeden tamamen çıkabilmeli, yalnızca takip ettiği hesapları kronolojik sırayla görebilmeli ve kendisine neden belirli içeriklerin önerildiğini anlayabilmeli. Araştırmacılar da platformların dışarıya kapalı sistemlerini bağımsız biçimde denetleyebilmeli.
Geçen hafta algoritmaya hayır deme hakkımız olup olmadığını sormuştum. Öğrencimle yediğimiz yemekte konuştuklarımız ve sonra okuduğum tezi daha rahatsız edici bir soruyu önüme koydu: Algoritma bizim “hayır”ımızı bir sınır olarak görüyor mu yoksa onu da hakkımızda kullanılacak yeni bir veriye mi dönüştürüyor? Gerçek bir hayır deme hakkından söz edeceksek, “hayır”ın algoritma için yeni bir etkileşim sinyali değil, gerçekten durması gereken yer anlamına gelmesini sağlamamız gerekiyor.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


