Kalıcı çözümler mi, kalıcı bir yanılsama mı?

Kalıcı çözümler mi, kalıcı bir yanılsama mı?

Friedrich-Ebert-Stiftung Derneği (FES) Türkiye Temsilciliği desteğiyle Göç Araştırmaları Derneği’nin (GAR) yayımlamaya başladığı yeni politika notu serisi, uluslararası mülteci rejiminin en temel kavramlarından birini sorguluyor: “kalıcı çözümler” gerçekten çözüm mü, yoksa sürdürülen bir söylem mi?

Kalıcı çözümler mi, kalıcı bir yanılsama mı?

Uluslararası mülteci hukukunun en yerleşik kavramlarından biri “kalıcı çözümler”. Gönüllü geri dönüş, yerel entegrasyon ve yeniden yerleştirme yıllardır zorla yerinden edilme durumlarına yönelik üç temel çıkış yolu olarak sunulmakta. Bu üçlü yapı, hem hukuki literatürde hem de politika belgelerinde istikrarlı bir çerçeve olarak varlığını sürdürüyor.

Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Türkiye Temsilciliği desteğiyle Göç Araştırmaları Derneği (GAR) tarafından yayımlanan politika notu serisinin ilki, bu çerçevenin artık yalnızca normatif bir referans noktası olduğunu, pratikte ise ciddi bir aşınmaya uğradığını ortaya koyuyor. “Kalıcı çözümler” gerçekten çözüm üretmekte mi, yoksa uluslararası sistemin kendi sınırlarını örten bir söylem mi üretmekte?

Norm ile gerçeklik arasındaki mesafe

Zorunlu göç alanında uzun süredir bilinen bir gerilim var: hak temelli yaklaşım ile çıkar temelli yaklaşım arasındaki ayrım: İlki, mülteci korumasını uluslararası hukuktan türeyen bir yükümlülük olarak ele alırken; ikincisi, devletlerin bu alandaki tercihlerini güvenlik, maliyet ve iç siyaset dinamikleri üzerinden açıklamakta. GAR politika notunun gösterdiği gibi, bu iki yaklaşım artık birbirine alternatif değil; aynı sistemin iç içe geçmiş bileşenleri. Başka bir deyişle, normatif olarak “olması gereken” ile siyasi olarak “yapılabilir olan” arasındaki mesafe, istisnai değil, yapısal hale gelmiş durumda.

Geri dönüş: Tercih edilen çözüm mü, ertelenen gerçeklik mi?

Gönüllü geri dönüş, uzun süre “tercih edilen çözüm” olarak konumlandırılmakta -nitekim Türkiye’deki söylem de bunun etrafında şekilleniyor. Ancak günümüzde bu yaklaşımın uygulanabilirliği ciddi biçimde sorgulamak gerekiyor. Uzayan çatışmalar, kronikleşen krizler ve güvenli geri dönüş koşullarının oluşmaması, bu seçeneği giderek daha az gerçekçi kılmakta. Geri dönüş, pratikte sınırlı bir araç olarak, çoğu durumda normatif bir hedef olmaktan öteye geçemiyor.

Entegrasyon: Çözüm mü, siyasi sınır mı?

Yerel entegrasyon, mültecinin bulunduğu ülkede kalıcı bir statü kazanmasını öngörmekte ama özellikle yüksek sayıda mülteci barındıran ülkelerde ciddi siyasi sınırlamalarla karşı karşıya. Yani entegrasyonu bir çözüm mekanizmasından ziyade, yönetilmesi gereken bir siyasi risk alanına dönüştürmekte.

Yeniden yerleştirme: Güçlü bir fikir, zayıf bir pratik

GAR politika notu serisinin ilkinde ele alınan “yeniden yerleştirme” teorik olarak en güçlü koruma mekanizması ancak küresel ölçekteki uygulaması, bu iddiayla örtüşemiyor. Politika notunun ortaya koyduğu gibi: Küresel yeniden yerleştirme ihtiyacı milyonlarla ifade edilirken, gerçekleşen yerleştirme oranı yüzde beşin altında kalıyor.

Bu durum, yeniden yerleştirmenin sistemik bir çözüm olmaktan ziyade, seçici ve sınırlı bir araç olarak işlediğini göstermekte. Ayrıca sistemin az sayıda ülkeye bağımlı olması, kırılganlığı artırmakta. Örneğin, ABD’nin mülteci kabul programını askıya alması gibi tekil kararlar, küresel kapasiteyi doğrudan etkileyebilmekte. Dolayısıyla yeniden yerleştirme, öngörülebilir ve sürdürülebilir bir mekanizma olmaktan çok uzak.

Hukuki çerçeve: Yükümlülükler ve boşluklar

Bu sınırlılığın arkasında önemli bir hukuki gerçeklik var: 1951 Cenevre Sözleşmesi, geri göndermeme (non-refoulement) ilkesini açıkça düzenlerken, yeniden yerleştirmeyi bağlayıcı bir yükümlülük olarak tanımlamıyor. Bu durum da uluslararası mülteci rejiminde kritik bir boşluk yaratıyor: Devletler geri gönderemez ama kimseyi kabul etmek zorunda da değildir. Kısacası, yeniden yerleştirme, hak temelli bir çözüm mekanizması olmaktan ziyade, devletlerin gönüllü katkısına dayalı bir yapıda kalıyor.

Türkiye, bu yapısal dengesizliğin en görünür örneklerinden biri. Dünyanın en fazla sığınmacı barındıran ülkelerinden biri olarak Türkiye, aynı zamanda yeniden yerleştirme sisteminin ana kaynak ülkelerinden biri ama bu durum, etkili bir yük paylaşımıyla desteklenmemekte.

GAR politika notunun da vurguladığı gibi, mültecilerin büyük çoğunluğu düşük ve orta gelirli ülkelerde kalmaya devam ediyor. Bu tablo da bize Küresel Mülteci Mutabakatının “adil sorumluluk paylaşımı” ilkesinin pratikte sınırlı kaldığının göstergesi.

Sonuç: Kalıcı çözümlerden kalıcı belirsizliğe

Bugün gelinen noktada, “kalıcı çözümler” kavramının kendisini yeniden düşünmek gerekli. Çünkü mevcut tabloda gönüllü geri dönüş büyük ölçüde uygulanamazken, yerel entegrasyon siyasi sınırlarla çevrili. Yeniden yerleştirme ise ölçeklenebilir değil.

Bu nedenle uluslararası sistem, kalıcı çözümlerden ziyade, kalıcı bir belirsizlik rejimi üretmekte. Sığınmacılar için “geçici” statüler kalıcı hale gelirken, çözüm mekanizmaları sembolik düzeyde kalıyor. Sonuç olarak, bugün “kalıcı” olan şey çözümler yerine çözümsüzlüğün kendisi gibi görünüyor.

İlgili İçerikler