Sığınma hakkı nasıl tehdit haline geliyor?

Sığınma hakkı nasıl tehdit haline geliyor?

Sığınmacının talebinin dinlenmesi, yurttaşın yerinin daralması olarak anlatılıyor. Oysa bir kişinin korunma ihtiyacını incelemek ile yurttaşların ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözmek birbirini dışlayan yükümlülükler değil. Bunları karşı karşıya koyan siyaset, kamusal kaynakların nasıl yönetildiği sorusunu insanların kimliğine yöneltiyor

Sığınma hakkı nasıl tehdit haline geliyor?

Güney Afrika’da 8 Ekim’de göçmen karşıtı yürüyüşler yeniden şiddete dönüştü. Durban ve Johannesburg’un Soweto bölgesinde yabancılara ait işletmeler yağmalandı, araçlar yakıldı. Hükümet, olayların Anayasa Mahkemesi’nin sığınma başvurularına ilişkin kararının çarpıtılmasıyla körüklendiğini açıkladı. Bir insanın korunmaya ihtiyacı olup olmadığını değerlendirmeyi öngören karar, göçmenlere otomatik haklar verildiği iddialarının merkezine yerleşmişti. 

Bu olayları yalnızca bir mahkeme kararına yönelik tepki olarak okumak, daha uzun bir geçmişi gözden kaçırmak anlamına geliyor. Güney Afrika’da göçmen karşıtı yürüyüşler de yabancılara yönelik şiddet de yeni değil. 2008’deki saldırılarda 60’tan fazla insan öldü. 2015’te Durban’daki şiddet binlerce kişiyi yerinden etti. 2019’da yabancılar ve yabancılar ait işletmeler yeniden hedef alındı. Human Rights Watch’ın raporları, bu sürekliliğin içinde saldırganların hesap vermemesine de dikkat çekiyor. 

Son yıllarda göç karşıtı hareketler örgütlü sokak hareketleriyle de görünür hale geldi. Operation Dudula ve March and March gibi gruplar, göçmenlerin ülkeden çıkarılmasını isteyen kampanyalar yürütüyorlar. Nisan ve Mayıs 2026’da farklı şehirlerde göçmen karşıtı gösteriler düzenlediler. 30 Haziran’da ise bu grupların düzensiz göçmenlerin ülkeyi terk etmesi için kendi belirledikleri son tarihte ülke çapında yürüyüşler yapıldı. 

Tüm bunlar Anayasa Mahkemesi’nin 7 Temmuz kararından önce gerçekleşti. Dolayısıyla mahkeme kararı göçmen karşıtlığını yarattı diyemeyiz ama zaten var olan bir hareketin yeni hedefi haline geldiği kesin. Yani doğru soru bir kararın nasıl bir anda şiddet ürettiğinden ziyade, örgütlü göçmen karşıtlığının bu kararı nasıl kullandığı. 

Mahkeme neye karar vermişti? 

Scalabrini Centre tarafından açılan davanın konusu, sığınma sistemine erişimdi. Mevcut düzenlemeler, belirlenmiş sınır kapısından girmeyen, gerekli transit vizesini taşımayan ya da beş gün içinde ilgili merkeze başvurmayan kişilerin korunma taleplerinin esasının incelenmesini engelleyebiliyordu. Mahkeme bu engelleri anayasaya aykırı buldu. Mahkemeye göre bir kişinin ülkeye nasıl girdiği, geri gönderildiğinde zulüm veya ciddi zarar görüp görmeyeceği sorusunun yerine geçemezdi. 

Burada basit ama temel bir ayrım var. Bir başvurunun değerlendirilmesi, kabul edilmesi anlamına gelmiyor. Mahkeme herkese mülteci statüsü veya kalıcı oturum verelim demedi. Korunma ihtiyacının hukuka uygun biçimde incelenmesini istedi. Kamuoyuna taşınan tartışmada ise bu ayrım kaybolmuş durumda. Hükümetin 8 Ekim açıklaması, kararın otomatik statü sağladığı iddiasının yanı sıra mültecilerin oy kullanabileceği yönündeki iddiaları da reddetmek zorunda kaldı. 

Bütün bunlar olurken başvurunun nasıl değerlendirileceğine ilişkin hukuki mesele, kimin ülkenin parçası olabileceğine ilişkin siyasal bir mücadeleye dönüştü. Bu dönüşümde bir hak, başkalarının kaybı gibi sunuluyor. Sığınmacının talebinin dinlenmesi, yurttaşın yerinin daralması olarak anlatılıyor. Oysa bir kişinin korunma ihtiyacını incelemek ile yurttaşların ekonomik ve toplumsal sorunlarını çözmek birbirini dışlayan yükümlülükler değil. Bunları karşı karşıya koyan siyaset, kamusal kaynakların nasıl yönetildiği sorusunu insanların kimliğine yöneltiyor. 

Üstelik “düzensiz göçe karşıyız” söylemi, şiddetin kimi hedef aldığını açıklamaya yetmiyor. Reuters’ın Haziran yürüyüşlerine ilişkin haberinde de belirtildiği gibi, saldırılarda düzenli ve düzensiz statüdeki göçmenler arasında pek ayrım yapılmıyor. Bir dükkân yağmalanırken sahibinin oturum belgesine bakılmıyor. Yabancı sayılmak, hedef haline gelmek için yeterli olabiliyor. 

Buradaki sorun hukuk adına konuşan hareketlerin hukukun yerine geçmeye çalışması. Kimlerin ülkede kalabileceğine, kimlerin çalışabileceğine ve kimlerin hizmet alabileceğine ilişkin kararlar sokakta verilmeye başlanıyor. Sınırın denetlenmesi talebi, gündelik hayatın içinde insanların ayıklanmasına dönüşüyor. 

Yanlış bilginin yaygınlaştırılmasını da bu örgütlenmenin içinde düşünmek gerekiyor. Hükümet şiddetin kasıtlı yanlış bilgilerle körüklendiğini söylüyor. Bu açıklama yıllardır tekrarlayan saldırıların bütün nedenlerini ortaya koyuyor mu? Hayır ancak yanlış bilgi, mevcut önyargılar ve dışlama talepleriyle birleştiğinde etkili hale geliyor. Bu nedenle yalnızca doğru bilgiyi yayımlamakla sorunun çözüleceğini varsaymak da yetersiz. 

Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin açıklamasında dikkat çekici bir başka ayrıntı da şu: Mahkeme, devlet tarafının Afganistan ve Bangladeş vatandaşlarının insan kaçakçılığına karıştığına ilişkin dayanaksız genellemelerini eleştiriyor. Bu ifadelerin mültecilere yönelik önyargılı anlatıları besleyebileceğini belirtiyor. Göçmenleri suçla ilişkilendiren söylemin kurumsal zeminde de üretilebildiğini gösteren bir uyarı bu. 

9 Ekim sabahı gelen haber ise hukuki haklarla fiilî erişim arasındaki mesafeyi daha da görünür kıldı. İçişleri Bakanlığı, mahkeme kararını uygulamak üzere çıkardığı başvuru kabul yönergesini geri çektiğini duyurdu. Gerekçe olarak da merkezlerdeki yoğunluğu, görevlilerin güvenliğini ve kamu düzenine yönelik tehditleri gösterdi. Mahkeme kararı ortadan kalkmış değil ama kararı uygulamak için çıkarılan idari düzenlemenin geri çekilmesi, hakkın kullanılabilmesi konusunda yeni bir belirsizlik yaratıyor. 

Türkiye’den bakınca bu tartışmanın bazı unsurları tanıdık geliyor. Sığınmacı, mülteci, düzensiz göçmen ve vatandaş kategorilerini birbirine karıştırmak, farklı hakları tek bir “ayrıcalık” anlatısında toplamak için elverişli bir zemin yaratıyor. İki ülkenin tarihleri ve hukuki düzenlemeleri farklı. Yine de korunma talebinin yurttaşa yönelik tehdit gibi sunulması, karşılaştırmaya değer bir siyasal mekanizma. 

Güney Afrika örneğinde asıl mesele, bir mahkeme kararının doğru anlaşılıp anlaşılmamasının ötesinde. Bir kişinin hakkını, başkalarının itirazı ve şiddet tehdidi karşısında ne ölçüde savunabildiğimizle ilgili. Sığınma sisteminin kapısında bekleyen insanın hikâyesini dinlemek bile tartışmalı hale geldiğinde sizce hukuk kimi koruyabiliyor?

T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

 

İlgili İçerikler