Sosyal medyada bir etiket / hashtag yükseliyor. Birkaç saat içinde “ülkenin gündemi” oluyor. Ertesi gün televizyona, köşe yazılarına, Meclis konuşmalarına sızıyor. Sonra da biz, o dalgayı “toplumun ortak hissi” diye okuyoruz.
Peki ya değilse?
18 Aralık Uluslararası Göçmenler Gününde, göçmenlerin hayatını zorlaştıran koşulları konuşmak kadar, göç üzerine konuşma biçimimizi de tartışmak zorundayız. Çünkü bugün Türkiye’de göç tartışması sadece “ne düşünüyoruz” meselesi değil, “kim konuşuyor, kim susuyor” meselesi.
Göç Araştırmaları Derneği’nin (GAR), Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Türkiye Ofisi iş birliğiyle yayımladığı “Türkiye’de Göç Karşıtı Söylemin Yükselişi: Bir Sosyal Ağ Analizi” raporu, tam bu sorunun peşine düşüyor. X/Twitter’da yıllar içinde büyüyen dışlayıcı söylemin motorunu inceliyor. Dört etiket üzerinden: “Suriyeliler defolsun”, “Suriyeliler Suriye’ye”, “Ülkemde Suriyeli istemiyorum”, “Suriyeliler geri dönsün”… Çalışmanın sorduğu soru çok net: Göçmen karşıtı söylemler kimler tarafından ve nasıl yayılıyor?
Birinci eşik: “Kendiliğinden öfke” hikâyesi her şeyi açıklamıyor
Raporun en kritik tespiti şu: Bu söylem, çoğu zaman sandığımız gibi “tabandan kendiliğinden taşan” bir dalga gibi işlemiyor. Daha çok az sayıda, hiperaktif, politik bağlantıları belirgin aktörler tarafından sürükleniyor. Geniş kitleler ise çoğu zaman söylemin üreticisi değil, izleyicisi.
Bu tespit önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Sosyal medyada “yüksek ses” her zaman “yüksek sayıyı” temsil etmeyebilir. Bazen küçük bir çekirdek, büyük bir kalabalık varmış hissi yaratır. Gündemi o çekirdek belirler. Hedefi o çekirdek seçer. Tonu o çekirdek sertleştirir.
Ve sonuçta, biz “toplum böyle” diye genelleme yaparız. Oysa belki de gördüğümüz şey, toplumun tamamı değil, iyi kurulmuş bir dijital kampanya düzenidir.
İkinci eşik: 2021 ve “kurumsallaşma” meselesi
Rapor, göç karşıtı söylemin zaman içinde bir dönüşüm geçirdiğini söylüyor: Dağınık çıkışlardan, daha örgütlü bir yapıya doğru.
Bu dönüşümde 2021 bir kırılma olarak öne çıkıyor. Zafer Partisi’nin kuruluşunun, söylemi daha “kurumsal” bir taşıyıcıyla güçlendirdiği görülüyor. Burada mesele bir partiyi işaret edip tartışmayı kişiselleştirmek değil. Mesele şu: Göç, siyasetin meşru bir tartışma alanı olabilir. Ama göçmenleri hedefe koyan sloganlar, dijital alanda sistemli biçimde dolaşıma sokulduğunda, tartışma alanı değişir. Göç “politika” olmaktan çıkar, “hedef gösterme”ye dönüşür.
Üçüncü eşik: Dalga dalga yükseliş… ve o dalgaların zamanı
Söylemin yükselişi düz bir çizgi değil. Rapor, belirli dönemlerde keskin artışlar olduğunu gösteriyor. Bu artışların ortak noktası tanıdık: Seçimler ve krizler. 2019 yerel seçimleri. 2023 genel seçimleri. Ve Şubat 2023 depremleri.
Tam da toplumun kırılganlaştığı, belirsizliğin büyüdüğü, öfkenin kolay yönlendirildiği anlar. Böyle dönemlerde “günah keçisi” üretmek daha kolay. Çünkü yanlış bilgi daha hızlı yayılır. Basit sloganlar daha hızlı tutar.
Bu bulgu, göçmen karşıtlığının sadece “duygu” değil, aynı zamanda zamanlaması olan bir siyasal pratik olduğunu düşündürüyor.
Dördüncü eşik: Retweet değil, “mention” siyaseti
Sosyal medya deyince aklımıza yayılım gelir: retweet, paylaşım, çoğalma. Ama raporun işaret ettiği şey daha rahatsız edici: Etkileşimlerin önemli bir kısmı retweet’ten çok mention (etiketleyerek hedefe yöneltme) üzerinden ilerliyor.
Bu ne demek?
Bu, söylemin “benzerlerin birbirini onaylaması”ndan ibaret olmadığı anlamına geliyor. Daha çok bir “baskı kurma” ve “hedef gösterme” mekanizması çalışıyor. Kurumlar, siyasal figürler, görünür hesaplar etiketleniyor. Hesap soruluyor. Suç atılıyor. Linç atmosferi büyütülüyor.
Yani göç tartışması, bir noktadan sonra “ne yapacağız” sorusu değil; “kimi sıkıştıracağız” sorusu hâline gelebiliyor.
Beşinci eşik: Bir sloganın hegemonyası
Zamanla etiketler çeşitleniyor gibi görünse de rapor, söylemin giderek tek bir merkezde yoğunlaştığını gösteriyor: “Suriyeliler Suriye’ye” etiketi, diğerlerini gölgede bırakıp ana taşıyıcıya dönüşüyor.
Bu da dijital kampanyanın klasik özelliği: Dağınık öfke cümleleri yerine, tek bir talep cümlesi. Kısa. Keskin. Tekrar edilebilir. Her bağlama uyarlanabilir.
Ve tam da bu yüzden tehlikeli.
Çünkü slogan, karmaşık bir gerçekliği basit bir “çözüm” diye sunar. Göç yönetimi, hukuk, insan hakları, uyum politikaları, emek piyasası, yerel yönetim kapasitesi… Hepsi bir anda tek bir cümleye sıkışır. Tartışma ölür. Gürültü kalır.
Peki ne yapmalı?
Raporun önerileri şu şekilde: Hukuki korumaların güçlendirilmesi, ayrımcılığın önlenmesi, yanlış bilgiyle mücadelede sivil toplum ve akademinin rolünün artması, dayanışma ve diyalog kanallarının güçlendirilmesi, medya okuryazarlığının yaygınlaştırılması.
Bunlara üç kısa ek yapabiliriz:
Bir: Platform şeffaflığı. Koordineli davranışın, bot benzeri ağların, hedef göstermeye dayalı taciz pratiklerinin görünür kılınması. Çünkü “algoritma öyle istedi” rahatlığıyla bu alan yönetilmemeli.
İki: Siyasal sorumluluk. Göç tartışması yapılabilir; ama göçmenleri hedefe koyan kampanya dili, “siyasetin normal aracı” hâline gelirse, bunun maliyetini yalnız göçmenler değil, toplumun tamamı öder.
Üç: Medyada dil disiplini. “Trend” olanı haber yapmak kolaydır. Ama trendin nasıl üretildiğini sormadan yapılan her yayın, farkında olmadan kampanyanın parçası olabilir.
18 Aralık’ta göçmenleri değil, nefretin mimarisini konuşalım
Uluslararası Göçmenler Günü’nde göçmenleri yalnızca “mağdur” olarak anmak yetmez. Onları hedefe koyan mekanizmaları da teşhis etmek gerekir.
Bugün sosyal medyada gördüğümüz göçmen karşıtı dalga, her zaman toplumun kendiliğinden hissiyatı olmayabilir. Bazen az sayıda aktörün büyüttüğü, kriz anlarında kabarttığı, seçim zamanlarında keskinleştirdiği bir örgütlü gürültüden ibaret olabilir.
Kalabalığın sesi sandığımız şeyin ardındaki çekirdeği görmezsek, yanlış teşhis koyarız. Yanlış teşhis de yanlış tedaviye götürür.
18 Aralık’ta gelin, göçmenleri “konu” eden tartışmaların ötesine geçelim. Nefretin dijital mimarisini konuşalım. O mimariyi dağıtacak hukukî, siyasal ve toplumsal zemini güçlendirelim.
Çünkü mesele sadece göçmenlerin güvenliği değil. Mesele, hepimizin birlikte yaşama kapasitesi.
Kaynak notu: Bu yazı, GAR–FES Türkiye iş birliğiyle yayımlanan Dönmez, D., Sert, D., & Körükmez, L. (2025) “Understanding the Surge of Anti-Migrant Sentiment in Turkey: A Social Network Analysis.” GAR Report No: 13. Istanbul: GAR Publications bulgularına dayanmaktadır.


