Yetki devlette, sorumluluk kimde?

Yetki devlette, sorumluluk kimde?

“Sistem böyle” cevabı yeterli kabul edilemez. Sistemi kim seçti? Hangi ölçütlerle denetliyor? Yanlış kararı kim düzeltebilir? Doğan zararı kim giderecek? Bu soruların cevabı bulunamadığında, bir hak kâğıt üzerinde varlığını sürdürürken kullanılması fiilen imkânsızlaşabiliyor. İtiraz formu vardır ama cevap veren yoktur. Yetkili kurum vardır ama müdahale etmez. Denetim vardır ama sonucu değiştirecek gücü yoktur

Yetki devlette, sorumluluk kimde?

Devletin kapısını çaldığımızda genelde içeride birinin olduğunu varsayarız. Mesela bir karar verilmişse o kararın bir gerekçesi, altında bir imza, yanlışsa düzeltilmesini isteyebileceğimiz bir makam vardır. En azından kamu gücünün nasıl kullanılması gerektiğine ilişkin beklentimiz budur. Ben öğrencilerime yıllardır Siyaset Bilimine Giriş dersinde böyle anlatıyorum. Devlet önemlidir çünkü hayatımızı etkileyen kararların karşısında yalnız kalmayacağımızı düşündürür. 

Peki ya kapıyı açan herkes bizi başka bir yere yönlendiriyorsa? Bakanlık uygulayıcı kurumu, kurum yüklenici şirketi, şirket yazılımı işaret ediyorsa? Ya da sınırda durdurulan bir insanın karşısına, kararın finansmanını sağlayanlarla onu uygulayanların farklı ülkelerde bulunduğu bir düzen çıkıyorsa? Bu durumda da karar uygulanır. Sonuçları da son derece gerçektir. Fakat hesabını soracağımız muhataba ulaşmak giderek zorlaşır. 

Her hafta buraya yazmak için geçtiğimiz haftanın göç ve teknoloji haberlerinin üzerinden geçiyorum. Geçen haftanın haberlerini yan yana okurken aklım şu soru takılıyor: “Yetki devlette, peki sorumluluk kimde?” 

Devlet üzerine tartışmalar sıklıkla büyüklük ve güç etrafında dönüyor. Devlet ekonomiye ne kadar müdahale etmeli, hangi hizmetleri sunmalı, sınırlarını nasıl korumalı? Andrew Heywood’un devletin dönüşümünü ele alırken hatırlattığı gibi, devletin bazı alanlarda güç kaybetmesi, her alanda zayıfladığı anlamına gelmiyor. Ya da devletle piyasa birbirinden bütünüyle ayrı dünyalar oluşturmuyor. Piyasaların işleyişini mümkün kılan kuralları devletler koyuyor. Dolayısıyla devletin gücünü tartışırken o gücün nerede, kimin üzerinde ve hangi amaçla kullanıldığına bakmak lazım. Mesela, sınır geçişini engelleme kapasitesi artan bir devletin, o sınırda tehlikeye düşen insanın hakkını koruma kapasitesi aynı ölçüde artıyor mu? Bir şirketin faaliyetini kolaylaştıran kamu otoritesi, o şirketin kararından zarar gören kişiye de aynı kolaylıkla ulaşılabilir bir başvuru yolu sağlıyor mu?

13 Ekim’de Reuters, Avrupa Birliği’nin doğu Libya’yla göç işbirliğini genişletmek üzere 25 milyon avroluk ek finansman sağladığını duyurdu. Sınır yönetimi, arama-kurtarma ve insan kaçakçılığıyla mücadele için ayrılan kaynak, Halife Hafter’in kontrolündeki bölgeyle işbirliğini derinleştiriyor. AB, resmen Trablus merkezli hükümeti tanırken doğudaki makamlarla ilişkilerini de geliştiriyor. Bu haber, Avrupa sınırlarının nerede başladığı kadar, bu sınırlarda kullanılan gücün hesabının nerede sorulacağını da düşündürüyor. Avrupa Komisyonu, üye devletler ve Libya’daki farklı aktörlerin rolleri aynı değil. Tam da bu nedenle, işbirliği zincirinin her halkasında kimin hangi karardan sorumlu olduğunun görülebilmesi gerekiyor. 

Bir insanın Avrupa’ya ulaşmasını engelleyen müdahale Avrupa kıyılarından uzakta gerçekleştiğinde, o müdahale Avrupa siyasetinin dışına çıkmış olmuyor. Finansman, eğitim ve işbirliği kararları siyasi tercihler içeriyor. Buna karşılık, müdahaleden etkilenen kişinin bu tercihleri yapan kurumlara ulaşması çok daha zor. Bence burada eleştirilmesi gereken, uluslararası işbirliğinin varlığı kadar işbirliğinin hangi denetime tâbi olduğu, hak ihlali iddialarının nasıl araştırıldığı ve zarar gören insanın hangi etkili başvuru yoluna erişebildiği. Operasyonun başka bir aktör eliyle yürütülmesi, kamuoyunun bu soruları sormasını gereksiz kılmıyor. 

Sınırı aşamayan kişi bakımından ise kurumsal ayrıntılar, çoğu zaman ulaşamadığı kapıların sayısını artırıyor. Avrupa’daki siyasetçi daha az varış sayısını başarı olarak sunabilir. O sayının dışında kalan insanın başına gelenleri kim izleyecek? 

Apayrı konular diyebilirsiniz ama aynı göç gibi teknoloji alanında da karar verme gücüyle hesap verme sorumluluğu arasındaki mesafeyi düşünmemizi gerektiren örnekler var. Human Rights Watch’da çıkan 14 Ekim tarihli yazıda, platform çalışanlarının deneyimlerine dikkat çekiliyor. Ücretleri opak ve sık değişen algoritmalarla belirlenen çalışanlar, kazançlarının nasıl hesaplandığını anlayamıyor. Hesapları kapatılanlar ise gerekçeyi öğrenmekte ve kararı geri çevirebilecek yetkili bir kişiye ulaşmakta zorlanıyor. 

Denizde durdurulan bir göçmenle hesabı kapatılan bir platform çalışanının yaşadıklarını eşitlemek mümkün değil. Ancak her iki örnek de hayatını etkileyen bir karar karşısında insanın hangi muhataba ulaşabildiğini sorgulamamızı sağlıyor. İtiraz edebileceği söylenen kişinin, itirazını dinlemek ve gerektiğinde kararı değiştirmek zorunda olan birine erişebilmesi gerekiyor. 

Teknoloji söz konusu olduğunda devletin sorumluluğu da burada başlıyor. Şirketin kendi kuralları, müşteri hizmetleri veya başvuru formu, kamusal denetimin yerini ne ölçüde tutabilir? Geçimini etkileyen bir kararın gerekçesini öğrenemeyen çalışanın karşısında kamu otoritesi ne yapacak? Teknik işleyişi şirketin uzmanlık alanına bırakırken, hakların korunmasını da şirketin tercihine mi bırakacak? 

Bir hizmetin özel şirket tarafından sunulmasıyla, o hizmetin doğurduğu güç ilişkisinin denetimsiz kalması arasında zorunlu bir bağ yok. Aynı şekilde, bir kararın yazılım aracılığıyla verilmesi, o kararı kullanan kurumun açıklama yapmasını anlamsızlaştırmıyor. Hangi sistemin alınacağına, nerede kullanılacağına ve sonuçlarının ne ölçüde bağlayıcı olacağına insanlar ve kurumlar karar veriyor. 

Bu yüzden “sistem böyle” cevabını yeterli kabul edemeyiz. Sistemi kim seçti? Hangi ölçütlerle denetliyor? Yanlış kararı kim düzeltebilir? Doğan zararı kim giderecek? Bu soruların cevabı bulunamadığında, bir hak kâğıt üzerinde varlığını sürdürürken kullanılması fiilen imkânsızlaşabiliyor. İtiraz formu vardır ama cevap veren yoktur. Yetkili kurum vardır ama müdahale etmez. Denetim vardır ama sonucu değiştirecek gücü yoktur. 

Devlet eleştirisini tam da buradan kurmak gerekiyor. Kamu gücünün meşruiyetini değerlendirirken, kaç kişiyi durdurabildiğine veya kaç işlemi hızlandırabildiğine bakmakla yetinemeyiz. Bir yanlış yapıldığında kimin açıklama yapmak zorunda olduğuna, insanın hakkını hangi yoldan geri alabildiğine de bakmalıyız. Güçlü devlet talep edenlerin cevaplaması gereken soru bu: O güç, hakkını arayan insanın elini güçlendiriyor mu? Çünkü insanların hayatını değiştiren kararların uygulanabildiği, fakat sorumlularına ulaşılamadığı bir düzende, devletin gücüyle insanın güvencesi arasındaki bağ kopuyor. Kapısını çaldığımızda bizi sürekli başka yere gönderen bir devletin, bizden itaat beklerken ne vaat ettiğini yeniden sormamız gerekiyor.


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler