Ufukta “yeni” gözükürken düşündüklerim…

Ufukta “yeni” gözükürken düşündüklerim…

Hepimize düşen en büyük görev budur: Birbirimizi kimliklerimiz üzerinden değil, insanlığımız üzerinden koruyabilmek. Çünkü yeni dünya birbirine güven veren, adalet duygusunu kaybetmeyen ve farklılıklarına rağmen aynı geleceğe yürüyebilen insanların omuzlarında yükselecek

Ufukta “yeni” gözükürken düşündüklerim…

Ahmet Taner Kışlalı derdi ki: “Kemalizm geçmişin bekçiliği değil, geleceğin öncülüğüdür.” Onun gözünde Kemalizm, durağan bir ideoloji değil, “sürekli devrim” demekti; yani yeni koşullara ve yeni dünyaya uyum sağlayarak eskinin erdemlerini tutmak, yeninin ruhunu katmaktır. Ben bu sözü her bilinç evremde farklı algıladım ama bugün, galiba ne demek istediğini çok daha iyi anlıyorum.

Çünkü bugün, bizleri ulusal veya küresel alanda yönetenlerin; etik ve ahlaki değerlerden uzak, çürümüş siyasetinin son perdesine yaklaştığımız bir döneme girdik. Bugüne kadar insanlık olarak büyük bir illüzyona tanıklık ettik: Siyasi, dini veya askeri güçler, bizleri güya “koruma” kisvesi altında aslında kendi bireysel çıkarları için kontrol ettiler. Ve bu sahte koruma anlayışı, dünyaya sadece büyük yıkımlar getirdi.

Peki, bu çürümüşlüğün karşısında gerçek anlamda “korumak” ve “geleceğin öncüsü olmak” ne anlama gelir? Mesela Atatürk, neden “Ne mutlu Türk olana” değil de “Ne mutlu Türküm diyene” dedi? O, hangi bilinci inşa edip neyi korumaya çalışıyordu? Kışlalı bu soruyu yanıtlarken derdi ki: “Amaç; bu topraklar üzerindeki halkı ırkına, dinine ya da farklılıklarına göre ayırmak değil, ortak kültür ve ortak değerler etrafında bir millet olarak birleştirmekti.”

Gerçek koruma, ayrıştırarak hükmetmek değil, ortak bir değerde buluşturmaktır.
Ne yazık ki bugüne kadar “Atatürkçüyüm” diyerek insanları ayrıştıran, ötekileştiren ve kontrol etmeye çalışan güçler bu ülkeye çok büyük zararlar verdi. Aynı şekilde, “dindarım” diyerek Allah’ı dilinden düşürmeyen ama gücü eline alınca başkasını ezenler de keza aynı yıkıma sebep oldu. Örnekleri rahatlıkla çoğaltabiliriz.

Zulmün, ötekileştirmenin ve baskının olduğu; güçlünün zayıfı ezdiği, eşitlik ve adaletin yok sayıldığı bir yerde gerçek bir korumadan söz edebilir miyiz? Elbette hayır. Çünkü koruma, her şeyden önce güvendir. Ne olursan ol, kabul edildiğini ve sevildiğini bilmenin getirdiği o eşsiz eminlik hissidir.

İşte tam da bu yüzden, ufukta yeni bir dünya gözükürken şimdi şapkalarımızı önümüze koyup bakma zamanı. Kuru ideolojileri ve bizi kontrol eden sahte sığınakları bir kenara bırakıp neler yapabileceğimizi düşünmeliyiz. Çevremizdeki insanlar için nasıl birer güven kaynağı olabiliriz?

* * *

Bugün Atamızın bedeni aramızda olmayabilir; ama onun asıl mirası hiçbir zaman bir heykel, bir slogan ya da donmuş bir ideoloji değildi. O miras, korkuyla değil güvenle; ayrıştırarak değil birleştirerek; itaati büyüterek değil özgür ve vicdanlı insanlar yetiştirerek geleceği kurma iradesiydi.
Belki de şimdi hepimize düşen en büyük görev budur:
Birbirimizi kimliklerimiz üzerinden değil, insanlığımız üzerinden koruyabilmek.
Çünkü yeni dünya, eski korkuların üzerine kurulmayacak.
Yeni dünya; birbirine güven veren, adalet duygusunu kaybetmeyen ve farklılıklarına rağmen aynı geleceğe yürüyebilen insanların omuzlarında yükselecek.
Ve o gün geldiğinde, “sürekli devrim”in fikri hür vicdanı hür insanlar tarafından korku ve öfkeyle değil sevgi ve merhametle yapılabileceğini hepimiz daha iyi anlayacağız.

İlgili İçerikler