Ömür uzuyor, hikâye kısalıyor

Ömür uzuyor, hikâye kısalıyor

Tıbbın soylu ve geniş tarihinde koruyucu sağlık arayışlarına, teknolojik yeniliklere, yaratıcı sezgilere ve disiplinlerarası açılımlara fazlasıyla yer var. Mesele, bu imkânların hangisine kapı açılacağından çok, açılan kapının ardında hastanın hikâyesini hâlâ görebilmekte düğümleniyor. Çünkü sonunda korumaya çalıştığımız yalnızca biyolojik ömür değil, o ömrün içinde yaşanabilecek bir hayat

Ömür uzuyor, hikâye kısalıyor

Sağlık dünyası uzun süredir yalnızca bilimsel gelişmelerle değil, dalgalar halinde büyüyen kültürel köpüklenmelerle de şekilleniyor. İnsan ilk kez kendi yarattığı dünyanın hızına yetişmekte zorlanıyor; teknik ilerleme ile insani olgunlaşma arasındaki mesafe giderek daha görünür hale geliyor. Sağlık alanında da benzer bir hızlanma içindeyiz. Kavramlar değişiyor, diller değişiyor, merkezler değişiyor; fakat insan bedeninin karmaşıklığı, hastanın tikelliği, kırılganlığın derinliği ve hekimliğin temel sorumluluğu aynı yerde durmaya devam ediyor.

Hatırlayalım. Önce wellness dönemi geldi. Özel hastaneler, yatırımcılar, girişimciler, turizmciler, inşaatçılar bu yeni kavramın etrafında toplandı. Şehirler detoks merkezleriyle, inziva kamplarıyla, beden-zihin-denge vaatleriyle doldu. Ardından fonksiyonel tıp yükseldi. “Kök neden”, “inflamasyon”, “mikrobiyota”, “detoks”, “hormon optimizasyonu” gibi kavramlar sağlık piyasasının yeni dili oldu. Şimdi ise longevity evresindeyiz.

Burada mesele longevity alanının ciddiyetine halel getirmek değil!. Tam tersine, koruyucu ve geliştirici sağlık yaklaşımının güçlü bir bilimsel zemini var zaten: egzersiz, metabolik sağlık, hipertansiyon kontrolü, sigaranın bırakılması, uyku düzeni, bilişsel rezervin korunması, sosyal bağların sürdürülmesi… Bunların yaşam süresi ve özellikle sağlıklı yaşam süresi üzerindeki etkileri artık oldukça iyi biliniyor. Güncel tartışma, sağlıklı ve uzun ve anlamlı yaşamın katmanlarının ritmik bir şekilde nasıl harmonize edilip mümkün olacağı sorusunda düğümleniyor.

Sorun longevity biliminin kendisi değil. Sorun, bu bilimin etrafında oluşan hype ekonomisi. Bilim yavaş ilerler. Piyasa hızlı hareket eder. İnsan kaygısı ise her ikisini yaya bırakır!. Bu üç ritim birbirine karıştığında sağlık bilgisi yol gösterici olmaktan çıkıp sürekli alarm üreten bir gürültüye dönüşebiliyor.

Bugün uzun yaşam, yalnızca bir arzu değil; neredeyse ahlaki bir yükümlülük gibi sunulabiliyor. Daha sağlıklı yaşlanamayan kişi, sanki doğru protokolü uygulamamış, doğru takviyeyi almamış, doğru rutini kaçırmış gibi hissettiriliyor. Bu bir suç, hatta! Böylece sağlık, sessizce bir performans etiğine dönüşüyor. Problem meşru sağlıklı uzun yaşam fikri olamaz, ama, fakat, yaşamın kendisinin bitmeyen bir optimizasyon nesnesine indirgenmesi. Bu, promlemdir!

Bilimsel kanıt düzeylerine bakmadan sürekli ölçülen biyobelirteçler, hastanın tikelliğini hesaba katmadan hazırlanan paneller, her mevsim değişen “en güncel” protokoller… İnsan bedeni bir deney sahasına, hayat ise hiç tamamlanmayan bir beta sürümüne dönüşüyor. Burada beslenen şey bir tür biyoteknolojik nihilizm: insan yaşamının giderek optimize edilebilir parametreler toplamına indirgenmesi.

Yaşam bir projeye, beden bir yatırım alanına; yaşlılık ise bu projenin çözülme riski gibi sunuluyor. Yaşlılığı hastalık olarak kodlama arzusunun bir kısmı da buradan geliyor. Elbette yaşlanma biyolojisini anlamak, hastalıkları önlemek, kırılganlığı geciktirmek kıymetli. Fakat yaşlılığı bütünüyle patolojiye çevirmek, insan hayatının ontolojik derinliğini görmezden gelmek demek... Yaşlılığı, bu hengamede, farkında olmadan biyolojik bir sürecin üstüne yükleyip; tecrübe, yavaşlama, sınırlılık bilgisi, özetle, insanlık halinin en kırılgan ama en derin potansiyelini ezmek demek. Zaman denen enigmanın anlam bulduğu bu tecrübenin yok sayılışı tehlikeli..

Böylece, belki ömür uzuyor ve fakat insanın hikâyesi kısalıyor. Hikâye, yani Tıbbın ve yaşamın özü.

Biraz daha ilerleyelim. Bu hızlanmış sağlık kültürü üç temel açmaz üretiyor. Birincisi, sürekli alarm hali. Beden artık potansiyel bir arıza kaynağı gibi algılanıyor. Sağlık huzur üretmiyor; kaygı üretiyor. En az iki bin beş yüz yıldır bildiğimiz koruyucu sağlığın hiper-hızlandırılmış, insanı şaşkına döndüren, yaşlılığı ve ölümü unutmaya eğilimli ekstazik hali bu.

İkincisi, epistemik savrulma. Bir yıl önce savunulan tezler sessizce geri çekiliyor; fakat bunun hesabı her zaman verilmiyor. Bilimsel belirsizlik çoğu zaman dürüstçe paylaşılmıyor. Her yeni trend, “ilerleme” adıyla pazarlanabiliyor. Oysa tıbbın en değerli geleneklerinden biri, bilginin kendi sınırını açıkça söyleyebilmesidir. Editorial kültür, hakemlik, metodoloji, yan etki bildirimi, şeffaflık… Bütün kusurlarına rağmen konvansiyonel bilimin ana omurgasını hâlâ bunlar ayakta tutar.

Üçüncüsü ise hayatın medikalizasyonu! Uyku, beslenme, hareket, ilişki, yaşlanma… Hayatın bütün alanları tıbbi müdahale söylemiyle kuşatılıyor. Sağlık, yaşamın hizmetinde olmaktan çıkıyor; yaşam sağlığın hizmetine sokuluyor. Koruyucu sağlık paradigmasının raydan çıkması biraz da bu.

Üstelik bu yalnızca bireysel bir mesele değil. Yaşadığımız sistem, sürekli genişleyen ve kendi kendini tüketerek çoğalan bir sosyal metastatik yapı üretiyor. Yalnızca bedenleri değil; dikkati, ilişkileri, bakım kapasitesini, hatta erdemleri bile öğüten bir yapı bu. Sürekli performans talebi, insanın olumlu taraflarını bile verimlilik nesnesine dönüştürüyor. Sağlık disipline, disiplin gösteriye, gösteri ise tükenmişliğe evriliyor. İnsan yalnızca çalışırken değil; sağlıklı yaşarken de yoruluyor.

Bu nedenle “varoluş kaygısı” ile “tıbbi anksiyete” arasındaki farkı ayırt edemeyen bir sağlık dili, hastaya istemeden zarar verebilir. Varoluş kaygısı insan olmanın kaçınılmaz bir boyutudur; ölüm, belirsizlik ve sınırlılık bilgisiyle ilgilidir. Tıbbi anksiyete ise çoğu zaman dışarıdan üretilir: bitmeyen risk söylemleri, sürekli değişen öneriler, alarmist başlıklar ve “bir şeyleri kaçırıyorsun” hissiyle…

Özellikle her ay değişen trendlerle dolu suplement dünyasında insan bazen bedenine mahkûm hale geliyor. Sürekli ne yediğini, ne içtiğini, hangi eksikliği olduğunu, hangi takviyeyi kaçırdığını düşünmeye zorlanıyor. Magnezyum üzerine kırk beş dakika sürebilen filozofik anlatımlardan, bacak kaslarının hayat için önemini yeniden keşfetmeye; brokoliden —tamam, onun modası bir dekad önce geçti— urolithin-A’ya uzanan renkli bir dünya bu. Küçümsenecek şeyler değil. Hepsinin içinde kıymetli taraflar var. Ama bilimin ritmini, insan bedeninin karmaşıklığını ve “önce zarar verme” ilkesini unutmadan ilerlemek gerekir.

Öyle ki hasta artık iyileşmeye değil, yanlış yapmamaya odaklanıyor. Ve insan, hayatı yaşamak yerine onu doğru yaşayıp yaşamadığını kontrol etmeye başlıyor. Sağlık ise sessizce yaşanan bir dengeolmaktan çıkıp sürekli yönetilmesi gereken bir projeye dönüşüyor.

Hatırlamak gerekir: sağlık, yalnızca biyobelirteçlerin düzgünlüğü değil; anlamın var olduğu bir bedende yaşanan denge idi.

Asıl mesele —bu yazının da asıl derdi— tahtıravallinin bir ucunda longevity varsa, diğer ucunda yaşlılık pandemisinin olmasıdır. Dünya önümüzdeki 25 yıl içinde tarihin en büyük yaşlı nüfus artışıyla karşılaşacak. Demans, kırılganlık, multimorbidite ve bakım bağımlılığı sağlık sistemlerinin ana gündemi haline gelecek. Türkiye de bu dönüşüme hazırlıksız yakalanma riski taşıyan ülkelerden biri. On yıllarca genç nüfusumuzla övünürken, sessiz sedasız hızla yaşlanan toplum eğrisine yakalandık!. Şehir planlaması, bakım altyapısı, demans merkezleri, evde bakım organizasyonu ve disiplinlerarası yaşlı yönetimi hâlâ sınırlı. Yaşlılık çoğu zaman ya aile içine görünmez biçimde bırakılıyor ya da hastane merkezli akut krizler üzerinden yönetiliyor. Huzur Evi kavramının insanlarda çağrışımı hala kasvetli, Bakım Evi şirinliği ile bu biraz aşılsa da toplum ihtiyaçları çok büyük.

Önümüzdeki dönemin ana problemi yalnızca hastalık ve önlenmesi değil; uzun süren kırılganlık olacak.

Önümüzdeki gerilim tam burada oluşacak. Longevity kültürü çoğu zaman “nasıl daha geç yaşlanırız?”sorusuna odaklanırken, yaklaşan yaşlılık çağı çok daha ağır bir soru soruyor: uzun süren kırılganlıkla nasıl yaşayacağız? Demans, kırılganlık, yatağa bağımlılık, bakım yükü altında tükenen aileler… Bunlar istisnai durumlar değil; giderek daha sık karşılaşacağımız insanlık halleri olacak.

Ağır demanslı ve yatağa bağımlı hastalar modern toplumun görmek istemediği aynalardan biri. Bir anlamda yeni bebeklerimiz onlar: kaka, çiş, mama, sessizlik, bağımlılık. Ve tam da bu yüzden onlara pediatrik bir şefkatle yaklaşmayı yeniden öğrenmek zorundayız. Kendini ifade edemeyen, sessizliğe mahkûm olmuş insanların onurunu ve konforunu koruyabilmek, her şeyden önce bir medeniyet görevidir. Bu insanlara “kendine bakmadı, doğru protokolü uygulamadı” refleksiyle yaklaşmak çok tehlikeli bir zihinsel kaymadır. Çünkü o noktadan sonra yaşlılık, biyolojik bir başarısızlık gibi görülmeye başlar.

Longevity ile yaşlı bakım arasındaki ilişki bir çatışma değil, bir simbiyoz olmak zorundadır. Longevity ile Yaşlılığın uzun süren kırınganlığı ortak bir çatıda bütünleşmeli! Öyle, çünkü farkına varmak gerekir: longevity çok dar, çok küçük ve çok ayrıcalıklı bir topluluk kümesinin adı iken, Yaşlı kırılganlığı devasa bir kitlenin ifadesi!

Longevity’den sonra gündemimize çok daha yoğun biçimde girecek, hatta şimdiden girmiş olan işte bu meseledir. Umarım bu başlığa da aynı hızlı tüketim refleksiyle, yeni bir piyasa heyecanı ve paketlenmiş çözüm diliyle değil; daha sakin, daha uzun vadeli, daha stratejik ve daha kamusal ve kurumsal bir akılla yaklaşabiliriz. Çünkü burada mesele yalnızca yeni merkezler, yeni protokoller ya da yeni hizmet başlıkları üretmek değil; bakım kültürünü, şehirleri, ev mimarisini, aileleri, sağlık sistemlerini ve insan onurunu birlikte düşünebilecek bir toplumsal olgunluk geliştirmektir. Bu konuya ikinci bir yazıda ayrıca gireceğim.

Ömrü uzatmayı öğreniyoruz; şimdi uzun kırılganlığı taşımayı öğrenmek zorundayız.

Coda: Nasıl bir tıp?

Ömrü uzatmayı giderek daha iyi öğreniyoruz; şimdi uzun kırılganlığı taşımayı da öğrenmek zorundayız. Fakat bunun için yalnızca yeni bakım modellerine değil, tıbbın kendi tutumuna ilişkin bir yeniden ayara da ihtiyacımız var. Mesele ne tıbbi mühendislik kibrine geri çekilmek ne de popüler sağlık romantizmine kapılmak. İhtiyacımız olan; insan fizyopatolojisinin zorluğunu, hastalıkların birbirine açılan karmaşık düzlemlerini, her türlü indirgemeciliğin yanıltıcılığını ve bedenin sayısız etkileşim içinde sürekli yeniden denge arayan, sürprizlerle dolu bir organizma olduğunu unutmayan bir tıp anlayışı.

Aradığımız tıp anlayışının üç sağlam dayanağı var: nitelikli bilim, hastaya eşlik eden bir anlayış ve Pratik Bilgelik / Phronesis. Yepyeni bir icat değil bu; tıbbın hümanist geleneğinde zaten bulunan fundamentlere dönüş, geleneğin yaratıcı biçimde yenilenmesi.

‘Eşlik eden’ derken, hekimin hastanın karşısında durduğu ilişkiyi —ister eski otoriter model, ister modern karşılıklı iletişim modeli olsun— biraz geride bırakan bir tutumu kastediyorum. Hekimle hasta, karşılıklı duran iki kişi olmaktan çıkıp hastalığın ve hayatın önlerine koyduğu güçlüğe, aynı yöne doğru birlikte bakarlar. Çözüm bulunduğunda birlikte ilerleyen, bulunamadığında da orada kalan bir hekimlik bu. Karşı karşıya değil, yan yana yürüyen…

Bu nedenle hekimlik alarm üretme mühendisliğine çekilemez; yük azaltmayı da bilmesi gerekir. Hermenötik tevazu içinde çok okuyup az ve öz önerebilmek, ne buyurgan konvansiyonel tıbbın ne de her sorunun cevabını bulduğunu düşünen alternatif yaklaşımların kolaycılığına sığınmadan hastanın yanında kalabilmek... Gadamer’in The Enigma of Health’te modern tıbbın teknik kudreti ile insanın tekil durumuna yönelen pratik yargı arasındaki gerilimi tartışırken yeniden açtığı Aristotelesçi praxis hattı tam buraya uzanıyor. Veri, biyobelirteç, algoritma ve protokol bolluğu karşısında en eski kaynaklardan birine dönmek gerekiyor: Aristoteles’in insan aklının beş entelektüel yetisi arasında saydığı phronesis’e. Önümüzdeki dönemin en kritik doktor yetisi yalnızca daha çok bilmekte değil; hangi bilgiyi, kime, ne zaman, hangi ölçüde ve hangi amaçla uygulayacağını tartabilmekte aranmalı. Kanıtın alternatifi değil bu; kanıtı hastanın tikelliği, biyografisi, kırılganlığı, değerleri ve taşıyabileceği tedavi yükü içinde doğru yere koyabilme yetisi.

Suplement endüstrisi, influencer piyasası ve sosyal medya birbirini besleyerek öylesine büyük bir köpüklenme yarattı ki bunun zararları artık daha yüksek sesle eleştiriliyor. Mesele yalnız etkisiz ürünlere harcanan para değil; gereksiz tetkikler, ilaç–suplement etkileşimleri, yeni bir polifarmasi biçimi, tıbbi anksiyete ve insanın kendi bedenine karşı sürekli kuşku içinde yaşaması da bu köpüğün altında büyüyor. Bu alandaki kaosun ciddi bir çeki düzene ihtiyacı var: reklamla bilginin, ihtimalle endikasyonun, merakla tedavinin yeniden ayrılması; iddiaların kanıtla, önerilerin klinik bağlamla sınanması. Yine de bilimsel kibrin kılıcını şaklatıp her yeni arayışı küçümsemek çözüm getirmiyor. Daha sahih tutum, belli bir mesafeden ve gerçekten dertlenen bir dikkatle bakabilmek; içlerindeki kıymeti teslim ederken sınırlarını da aynı açıklıkla konuşabilmek. Longevity biliminin değerli tarafını hype ekonomisinden ayırmak da, yaşlılığı yalnızca önlenmesi gereken biyolojik bir yenilgi gibi görmeden kırılganlığı azaltmaya çalışmak da aynı epistemik terbiyeye bağlanıyor.

Tıbbın soylu ve geniş tarihinde koruyucu sağlık arayışlarına, teknolojik yeniliklere, yaratıcı sezgilere ve disiplinlerarası açılımlara fazlasıyla yer var. Mesele, bu imkânların hangisine kapı açılacağından çok, açılan kapının ardında hastanın hikâyesini hâlâ görebilmekte düğümleniyor. Çünkü sonunda korumaya çalıştığımız yalnızca biyolojik ömür değil, o ömrün içinde yaşanabilecek bir hayat.

Epilog

Boşnak şair ve senarist Abdulah Sidran tarzı bir longevity anlayışıyla bitirelim:

“Evladım, dünyada her şeyin ömrü kısacıktır; utanma ve dürüstlük müstesna.”


T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN

İlgili İçerikler