İçimizdeki yağ ya da visseral yağ: Tartı yalan söyler mi?

İçimizdeki yağ ya da visseral yağ: Tartı yalan söyler mi?

Mesele belki de kilo vermeye odaklanmak değil. Vücudun aldığı sinyalleri değiştirmek. Çünkü sinyaller değiştiğinde yağ kaybı bir mücadele olmaktan çıkıp bir yan etki haline gelmeye başlıyor

İçimizdeki yağ ya da visseral yağ: Tartı yalan söyler mi?

Kilonuz normal. Aynada gördüğünüz kişiden şikâyetiniz yok. Ve yine de tansiyonunuz sinsice tırmanıyor, kolesterol tablonuz bozuluyor, kan şekeriniz sınırda geziniyor. Enerjiniz düşük. Ne yaparsanız yapın bir yerde tıkanıyorsunuz.

Bu tablo sandığınızdan çok daha yaygın. İngiltere'de binden fazla yetişkinin verisi incelendiğinde, standart ölçütlerle "risk yok" sınıfına konan grubun üçte birinden fazlasının aslında sessiz bir kardiyometabolik risk taşıdığı görüldü. Kiloları normaldi. Ölçüm onları görmüyordu. Peki ölçüm neyi kaçırıyor olabilir? Yağın nerede depolandığını… 

Depolanan yağ 

Vücudumuzdaki yağı tek bir madde gibi düşünmeye alışığız. Ama aslında durum öyle değil. Deri altı yağı parmaklarınızla tutabilirsiniz, genellikle karnınızda, kalçalarınızda depolanan yağ budur. Bunu şehrin dışına kurulmuş bir depo gibi düşünün. Orada durur, işini yapar, kimseyi pek rahatsız etmez.

Visseral yağ ise organlarınızın arasında, karın boşluğunun içinde, bağırsaklarınızı ve karaciğerinizi saran yağdır. Bu yağın belirli miktarda olması, iç organların korunması ve yerinde tutulması için gereklidir. Ama burası yağın fazlasının biriktirilebileceği bir yer değil. Bu, arıtma tesisinin tam bitişiğine kurulmuş, atık üreten, üstelik atık borusu doğrudan arıtma tesisine yani karaciğerinize bağlı bir lokasyondur. Fark da burada başlar. Visseral yağ tarafından üretilen her şey, seyrelmeden, en kısa yoldan, en yüksek yoğunlukta karaciğere ulaşır. Ve bu yağ gerçekten de bir şeyler üretiyor. İşin en şaşırtıcı kısmı bu. Uzun yıllar yağ dokusunun pasif bir enerji deposu olduğu düşünüldü, vücudun kilerindeki gerektiğinde kullanabileceği erzak deposu. Bugün biliyoruz ki öyle değil. Yağ dokusu, özellikle de visseral yağ, hormon ve iltihap habercisi molekülleri salgılayan aktif bir organdır. Framingham araştırmacıları 2007'de bunu tam olarak bu kelimeyle tanımladı: bir endokrin organ.

Yani karnınızın içindeki o doku susmuyor. Konuşuyor. Ve mikrofonu doğrudan karaciğerinizin kulağına dayalı.

Visseral yağ ne üretiyor? 

Üç ana çıktısı var. Üçü de sinyal. Birincisi: iltihap. Visseral yağ dokusu büyüdükçe içine bağışıklık hücreleri sızar ve doku düşük düzeyli, sürekli, sessiz bir yangın haline gelir. Ateşiniz çıkmaz, ağrınız olmaz. Ama vücut sürekli alarm sinyali alır. 

İkincisi ve burası az konuşulur: hormon dönüşümü. O iltihap ortamı, yağ dokusundaki aromataz adlı bir enzimin üretimini artırır. Aromatazın işi testosteronu östrojene çevirmektir. Bu enzim hem erkeklerde hem kadınlarda çalışır ve yağ dokusu, menopoz sonrası kadınlarda vücudun başlıca östrojen kaynağı haline gelir. Sonuç şu döngüdür: visseral yağ artar → iltihap artar → aromataz artar → testosteron/östrojen dengesi kayar → kas yapmak zorlaşır, yağ depolamak kolaylaşır → visseral yağ artar. Kendini besleyen bir çember. Burada dürüst olmak gerekiyor: bu mekanizma laboratuvar düzeyinde iyi kurulmuş. Ama "şu kadar aromataz, şu kadar hastalık" diyecek kadar net insan verisi yok. Mekanizmayı biliyoruz; tam ağırlığını bilmiyoruz. 

Üçüncüsü: insülin direnci. Visseral yağ, karaciğere doğrudan serbest yağ asidi boşaltır. Karaciğer bu yükle boğuşurken insüline daha az duyarlı hale gelir. Kan şekeri yükselir, pankreas daha çok insülin üretir, daha çok insülin daha çok depolama demektir. İkinci bir kısır döngü.

Kortizol sahnede

Kortizolü "stres hormonu" diye biliriz. Ama daha doğru bir tanım şu: kortizol bir depolama talimatıdır. Kortizol yükseldiğinde vücuda "tehlikedeyiz, kana şeker sal" mesajı gider. Bu şeker kullanılmazsa depolanır. Ve depolanacağı yer rastgele değildir. Bildiniz visseral yağ hücreleri, kortizolü algılayan reseptörler açısından deri altı yağından daha zengindir. Yani kortizol vücut yağını özellikle oraya yönlendirir. Bunun en çarpıcı kanıtı, kortizolün aşırı yükseldiği Cushing sendromunda görülür: kollar ve bacaklar incelirken karın bölgesi belirgin biçimde büyür. Yağ yer değiştirir.Kronik gündelik stresin aynı şeyi daha hafif ölçekte ama aynı yönde yaptığı düşünülüyor.

Kanıtlara bakalım

En sağlam kanıt şu; visseral yağın metabolik risk açısından, deri altı yağından farklı davrandığı, binlerce kişilik toplum çalışmalarında defalarca gösterildi. Framingham'da üç bin kişide visseral yağ miktarı; kan basıncı, kan şekeri, trigliserit ve HDL kolesterolle ilişkiliydi — ve bu ilişki vücut kitle indeksi ve bel çevresi hesaba katıldıktan sonra bile ayakta kaldı. Deri altı yağı için aynı şey geçerli değildi. Aynı topluluk beş yıl izlendiğinde, visseral yağ sonradan gelişen kalp-damar hastalığıyla ilişkili bulundu. 

Bir adım ileri gidersek genetik yöntemler, visseral yağın hastalıkla yalnızca birlikte görülmediğini, muhtemelen ona neden olduğunu işaret ediyor. Özellikle tip 2 diyabet ve hipertansiyon için. Etki kadınlarda belirgin biçimde daha güçlü. Ayrıca veriler şuna da işaret ediyor, kilo verdiğinizde vücut erken dönemde ilk olarak visseral depodan yağ harcıyor. Yani hedeflemenize gerek yok, zaten hedefleniyor.

Mücadele yöntemleri

1. Sinyalleri değiştirmek

Metabolik motoru çalıştırmak: Hücrelerinizde AMPK adında bir sensör var. Basitçe: vücudun yakıt göstergesi. Enerji azaldığını algıladığında, depolamayı bırak, yakmaya başla moduna geçirir. Açıkken vücudunuz bir fırındır; kapalıyken bir depo. Uzun süre yemeden geçen dönemlerde bu sensör devreye girer; bu yüzden öğünler arası mesafenin de bir anlamı var. Akşam yemeğinizi erken saatlerde bitirmenizin yanı sıra bu sensörü açmanın bir diğer en güvenilir yolu hareket. Özellikle iki tür egzersizden de bahsedelim. 

İlki konuşabildiğiniz tempoda kardiyo, yani zone 2. Yürüyüş, bisiklet, yüzme, hangisinden zevk alırsanız. Dikkat etmeniz gereken konuşabiliyorsanız ama şarkı söyleyemiyorsanız doğru bölgedesiniz. Çalışmaların çoğunda haftada üç ila beş gün, seans başına yarım saat ile bir saat. Akıllı saatleriniz nabzınıza göre Zone 2’de olduğunuzu gösteriyor, kullanmanızı öneririm.

İkincisi direnç egzersizi. Kas dokusu metabolik olarak çok değerli bir dokudur; taşıdığınız kas ne     kadar fazlaysa dinlenirken bile o kadar çok enerji harcarsınız. Ayrıca kas, kan şekerini emen en büyük depodur. Burada dürüst bir not: visseral yağla ilgili en güçlü meta-analizde yalnızca aerobik egzersiz incelendi. Ağırlık çalışın tavsiyesinin kas ve metabolizma açısından sağlam gerekçesi var, ama doğrudan visseral yağ üzerindeki etkisi o çalışmadan çıkarılamaz.

Soğuğa maruz kalma konusunda da netleşelim, çünkü çok konuşuluyor. Soğuk suyun kahverengi yağ dokusunu aktive ettiği doğru ve bunun ölçülebilir metabolik etkileri var, özellikle insülin duyarlılığı tarafında. Ama "soğuk duş visseral yağı eritir" cümlesini destekleyen veri yok. Enerji harcamasına katkısı mütevazı. Yani soğuğa girin, ama bunun için değil. 

2. Girdiyi düzenlemek 

Karmaşıklaştırmaya gerek yok: Öncelikle lif tüketmeniz gerekiyor. Sadece sindirim için değil. Lif, insülin duyarlılığını iyileştirir, kan şekerinin ani zıplamalarını yumuşatır ve bağırsak bakterilerinizi besler.Protein’i öğünlerinizin merkezine koyduğunuzda hem tokluk süresi uzar hem kas kütlesini korumak kolaylaşır. Özellikle iğneli ya da iğnesiz kilo verirken bu çok kritik, çünkü amaç yağ kaybetmek, kas değil. 

Kan şekerini dengeleyen bir düzende yemek yemek. Bunun tek bir doğru şekli yok. Kimi için öğün düzenini sadeleştirmek, kimi için işlenmiş karbonhidratı azaltmak işe yarar. Aralıklı beslenme modelleri bazı insanlarda yardımcı olur, ama sizi yorgun, gergin ya da sürekli aç bırakıyorsa, kortizol tarafında kazandığınızdan fazlasını kaybediyorsunuz demektir. Sürdüremediğiniz hiçbir düzen işe yaramaz.

3. Kortizolü düşürmek

Kortizol yüksek kaldıkça sistem tıkalı kalır. Ama burada net olalım, amaç stresi ortadan kaldırmak değil. Zira bu mümkün değil. Amaç, strese karşı tolerans inşa etmek. Vücuda tehdit yok mesajını verebilmek. Bunun yolları kişiden kişiye değişir. Kimileriniz için düzenli hareket kortizolü metabolize etmenin en doğrudan yollarından biri. Ayrıca uyku düzeni belki en güçlüsü.  Kimileri için bir terapistle çalışmak, ya da sizi boğan bir durumu değiştirmek. Biyolojik olarak somut bir şey var, vücut kendini güvende hissetmediği sürece depoyu bırakmakta isteksizdir. 

4. Hormonal dönüşümü yönetmek  

Yazının başındaki aromataz döngüsünü hatırlayın. Bu döngüyü kırmanın kanıtlanmış yolu, döngünün kaynağına gitmektir: visseral yağı azaltmak ve iltihabı düşürmek. Yani yukarıdaki üç katman. Piyasada bunun için yararlı olduğu düşünülen iki takviye var.

DIM (diindolilmetan), brokoli ve lahana ailesinden türetilen bir bileşik. Burada elimizde gerçek bir randomize kontrollü çalışma var, o yüzden net konuşabiliriz. 2023'te yayımlanan bu çalışmada 60 kadın 30 gün boyunca 75 mg DIM ya da plasebo aldı. Sonuç: DIM, hedeflediği östrojen metabolizması değişikliğini sağlamadı. İlginç bir ayrıntı var: DIM grubunda vücut yağ yüzdesi plasebodan biraz daha fazla düştü. Ama iki noktayı atlamayalım. Birincisi, çalışmadaki her iki gruba da beslenme ve hareket önerisi verilmişti ve her iki grupta da yağ azaldı, yazarların kendisi farkı büyük ölçüde buna bağlıyor. İkincisi, ve bizim konumuz açısından asıl önemlisi: bel çevresi ve bel/kalça oranı hiç değişmedi. Yani visseral yağa en yakın gösterge yerinde saydı. Bir de DIM alan hastaların yaklaşık üçte birinde bulantı görüldü. Takviyeler tanım gereği zararsız değil. 300 mg 12 ay boyunca kullanımda etki görüldüğü doğru ama o çalışma tamoksifen kullanan kadınlarda yapılmış.

Kalsiyum D-glukarat, östrojenin bağırsaktan geri emilimini azalttığı öne sürülen bir bileşik. Mekanizma teorik olarak makul. İnsanda anlamlı bir kontrollü çalışma bulamıyorum.

Yani ikisi için de dürüst cevap, işe yarayacağı konusunu çok net bilmiyoruz. Kanıt yokluğu zararsızlık kanıtı değildir. Bu takviyelerin hiçbiri, hareket etmemenin ya da uyumamanın yerini tutmaz. 

5. İlaçlar ve peptitler

Bu bölümü atlamak istemiyorum, çünkü artık soruluyor. Ama kanıt düzeyleri birbirinden çok farklı ve karıştırmamak gerekiyor.

En sağlam yerde: GLP-1 temelli ilaçlar. Obezite ve tip 2 diyabet tedavisinde ruhsatlı. Ciddi kilo kaybı sağlıyor ve buna karın bölgesi yağında ve karaciğer yağlanmasında belirgin azalma eşlik ediyor. Burada dikkatli bir ayrım gerekiyor: bu ilaçların en çarpıcı sonuçları çoğunlukla karaciğer yağı üzerinde ölçüldü, visseral yağla ilişkili ama aynı şey değil.Ülkemizde reçeteli satılması konusunda mevzuat var ancak uygulamada reçetesiz alınabiliyor. Bunu onaylamak mümkün değil, çünkü mutlaka hekim takibi gerektiren, yan etkileri ve maliyeti olan tedaviler. "Biraz göbek eritmek" için başvurulacak araçlar değil. 

Bir adım geride: tesamorelin. Büyüme hormonu salgılatıcı bir peptit ve visseral yağ üzerinde spesifik etkisi gösterilmiş durumda. Ama bunu okurken şu kısıtı unutmayın: çalışmalar HIV ile ilişkili yağ dağılımı bozukluğu olan hastalarda yapıldı ve ilaç bu endikasyon için onaylandı. O gruptaki sonuçların genel popülasyona aktarılması için yeterli veri yok.

Daha geride: MOTS-c. Mitokondriden köken alan bir peptit; AMPK yolağını aktive ettiği, glikoz kullanımını artırdığı ve yağ yakımını depolamanın önüne geçirdiği gösterildi. Metabolik sinyalizasyon açısından gerçekten ilginç bir molekül. Ama şu cümleyi tam olarak duyun: şimdilik tüm bu veriler hayvan çalışmalarından geliyor ve insan kullanımı için onaylı değil.  

Bu araçların ortak özelliği şu: hiçbiri kestirme yol değil. Sinyaller zaten düzeltilmişse anlamlı olurlar.

Tartı yalan söyler mi?

Son olarak ve bu çok önemli. Yüzden fazla çalışmayı ve beş bine yakın kişiyi kapsayan bir analiz, aerobik egzersizle diyeti doğrudan karşılaştırdı. Diyet daha fazla kilo verdiriyor — bu net. Egzersiz ise daha fazla visseral yağ azaltma eğiliminde; "eğiliminde" diyorum çünkü fark istatistiksel anlamlılık sınırının hemen altında kaldı. Ama şu kısımda kesin konuşabiliriz: egzersiz yapan insanlarda tartıdaki değişim, karın içindeki değişimi zayıf biçimde öngörüyor.

Somutlaştırayım: Hiç kilo vermeyen bir kişide bile egzersiz, ortalama yüzde 6 civarında visseral yağ azalmasıyla ilişkili bulundu. Diyette aynı durumda değişim neredeyse sıfır. Ve yüzde 5'lik bir kilo kaybı, egzersizle sağlandığında visseral yağda yaklaşık yüzde 21, diyetle sağlandığında yaklaşık yüzde 13 azalmaya karşılık geliyor. Yani haftalarca egzersiz yapıp tartıda hiçbir şey görmediğiniz o dönem, boşa geçmemiş olabilir. Kas kazanırken yağ kaybediyorsanız tartı kıpırdamaz. Ama karnınızın içi değişmiştir.

Sonuç olarak 

Ne biliyoruz? Visseral yağın pasif bir depo değil, konuşan bir doku olduğunu. Yerinin miktarından önemli olduğunu. İltihap, hormon dönüşümü, insülin ve kortizol üzerinden kendini besleyen döngüler kurduğunu. Küçük değişikliklerin bu depoda orantısız karşılık bulduğunu. Ve tartının hikâyenin yalnızca bir kısmını anlattığını. 

Ne bilmiyoruz? Riskin tam olarak nerede başladığını, herkes için geçerli keskin bir eşik yok. Bu depoyu seçici olarak nasıl hedefleyeceğimizi, henüz hedefleyemiyoruz. Yeni ilaçların ve peptitlerin uzun vadede ne getireceğini  görmek için henüz daha  yeterince zaman geçmedi. 

Sonuçta mesele belki de kilo vermeye odaklanmak değil. Vücudun aldığı sinyalleri değiştirmek. Çünkü sinyaller değiştiğinde yağ kaybı bir mücadele olmaktan çıkıp bir yan etki haline gelmeye başlıyor. 

Bu hafta yapabileceğiniz en somut şey: bir mezura alın, bel çevrenizi ölçün. Boyunuzun yarısından az olsun. Sonra yürüyüşe çıkın. 

Mütevazı geliyor, biliyorum. Ama kanıtın en sağlam olduğu yer tam olarak orası. 

Bilgilendirme ve sorumluluk notu  

Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlıdır; kişisel bir tıbbi tavsiye niteliği taşımaz. Her insanın sağlık durumu, kullandığı ilaçlar ve öyküsü kendine özgüdür. Burada okuduklarınızı, özellikle ilaç, peptit ve takviyelerle ilgili olanları, kendi hekiminize danışmadan uygulamamanızı, sağlığınızı genel bilgilerle riske atmamanızı önemle rica ederim.


 Referanslar:

Ashwell, M., & Gibson, S. (2016). Waist-to-height ratio as an indicator of 'early health risk': simpler and more predictive than using a 'matrix' based on BMI and waist circumference. BMJ Open, 6(3), e010159. 

Britton, K. A., Massaro, J. M., Murabito, J. M., Kreger, B. E., Hoffmann, U., & Fox, C. S. (2013). Body fat distribution, incident cardiovascular disease, cancer, and all-cause mortality. Journal of the American College of Cardiology, 62(10), 921–925. 

Chaston, T. B., & Dixon, J. B. (2008). Factors associated with percent change in visceral versus subcutaneous abdominal fat during weight loss: findings from a systematic review. International Journal of Obesity, 32(4), 619–628. 

Fox, C. S., Massaro, J. M., Hoffmann, U., Pou, K. M., Maurovich-Horvat, P., Liu, C.-Y., … O'Donnell, C. J. (2007). Abdominal visceral and subcutaneous adipose tissue compartments: association with metabolic risk factors in the Framingham Heart Study. Circulation, 116(1), 39–48. 

Karlsson, T., Rask-Andersen, M., Pan, G., Höglund, J., Wadelius, C., Ek, W. E., & Johansson, Å. (2019). Contribution of genetics to visceral adiposity and its relation to cardiovascular and metabolic disease. Nature Medicine, 25(9), 1390–1395.

Verheggen, R. J. H. M., Maessen, M. F. H., Green, D. J., Hermus, A. R. M. M., Hopman, M. T. E., & Thijssen, D. H. T. (2016). A systematic review and meta-analysis on the effects of exercise training versus hypocaloric diet: distinct effects on body weight and visceral adipose tissue. Obesity Reviews, 17(8), 664–690.

İlgili İçerikler