Ahmet Ümit, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan yeni romanı Roma’nın Beş Günü’nde okuru peş peşe işlenen cinayetlerin izinde Roma sokaklarına götürüyor. Müziğin ve arkeolojinin iç içe geçtiği roman, Afrodisias’tan Roma’ya uzanan bir suç örgüsünü anlatırken paranın, iktidarın ve toplumsal çürümenin insanı nasıl dönüştürdüğünü de sorguluyor. Bana göre romanın en güçlü yanı, Roma’yı görkemli bir arka plan olarak kullanmakla yetinmemesi; antik dünyanın iktidar, şiddet ve gösteri biçimlerini bugünün dünyasıyla yan yana getirmesi.
Kayıp Tanrılar Ülkesi’nde tanıdığımız Berlin Emniyeti Cinayet Masası Başkomiseri Yıldız Karasu ile yardımcısı Tobias Becker, bu kez Interpol adına özel bir görev için Roma’da. Art arda işlenen sıra dışı cinayetlerin izini süren ikili, tarihin gölgesinde kendi adaletini uygulayan bir suç çetesiyle karşı karşıya geliyor.
Ahmet Ümit’in kahramanları arasında benim için ayrı bir yeri olan Yıldız Karasu’yu neden yeniden romana taşıdığını, cinselliğini neden geri planda bıraktığını konuştuk. Sohbetimiz kapalı erkek topluluklarından antik çağın “ekmek ve eğlence” siyasetinin bugünkü karşılığına, iyi bir amacın cinayeti meşru kılıp kılamayacağından aşkın karanlık yüzüne kadar uzandı. Bu arada Roma mutfağı ile Gaziantep mutfağı arasındaki yarışın galibini de öğrendik.

- Romanı “Ölümsüz bir aşk için ölümsüz bir varlığı sevmen gerekir” cümlesiyle açıyorsunuz. Büyük bir aşk, insanı suça sürükleyebilir mi?
Aşka başlarken hepimiz bir çocuk kadar masum ve iyi niyetliyizdir. Cellat olmaktan çok kurban olmaya yatkınızdır.
- Aşk bir körlük hali diyebilir miyiz?
Evet, aynı zamanda büyük bir masumiyet ve saflık hâli. Fakat aşk dediğimiz şey bir yanılsamadır. Bu yanılsamayı fark ettikçe hayal kırıklığına uğrarız. Hayal kırıklığı da insanı öfkeye, şiddete, hatta öldürmeye kadar götürebilir; insanı kötüleştirebilir, bayağılaştırabilir. “Ölümsüz bir aşk için ölümsüz bir varlığı sevmen gerekir” derken daha büyük ideallere duyulan aşkı kastediyorum. Bu, Tanrı’ya duyulan aşk olabilir; Zoilos’un Afrodit’e duyduğu aşk olabilir. Kendini çocuklara, doğaya, hayvanlara ya da insanlığa adamak da olabilir. Bunlar insanın ruhunu yücelten, ölümsüz aşklardır. İki insan arasındaki aşkta da bu mümkün; fakat insanın aşkın bir gün bitebileceğini bilecek kadar bilge olması gerekir. Âşık olduğunuz kişiyle evlenseniz bile başlangıçtaki duygular aynı yoğunlukta sürmez.
- Ya sevgiye dönüştüğünde?
Sevgiye dönüştüğünde ilişkiyi sürdürebilirsiniz. Ama eski coşku ve büyük tutku kalmayabilir. İnsan da “Eskiden bana nasıl bakardı, şimdi nasıl bakıyor?” diyerek hayal kırıklığına uğrayabilir. Aşk, sürekli devam edebilecek bir duygu değil. Buna ne beden ne ruh ne de akıl dayanabilir. Aşk, sıkıştırılmış büyük bir duygu patlamasıdır. Romanda da iki farklı aşk anlayışını karşılaştırıyorum: Biri insanı yüceltirken diğeri sevdiğini ortadan kaldırmaya kadar varabiliyor.
- Tam da burada Zoilos’u sormak istiyorum. O, servetini doğduğu kente aktarırken çağdaş karakterleriniz para uğruna her şeyi gözden çıkarıyor. Zoilos’u bugünün insanına karşı ahlaki bir ölçü olarak mı kurdunuz?
Maalesef evet. İnsanlık her dönemde alçaktı; önce bunu söyleyeyim. Roma, insanlık tarihinin en büyük uygarlıklarından biriydi ama aynı zamanda inanılmaz bir vahşeti de barındırıyordu. Bugün karşılaştığımız kötülükler, vahşet, ahlaksızlık ve insani yozlaşma o dönemde de vardı. Bugünün farkı, bütün bunların açıkça savunulabilmesi. Eskiden insanlar yaptıkları kötülükten utanırdı. Cinayet işleyen, hırsızlık ya da yolsuzluk yapan kişi bunun bir alçaklık olduğunu bilirdi. Bugünse gerek dünyada gerek Türkiye’de insanlar bunları savunabiliyor. Trump’ın vergi vermemeyi savunması ve buna rağmen başkan seçilmesi bunun bir örneği.
- Trump bir ülkeyi işgal edebileceğini, hatta istediği ülkeye savaş açabileceğini de söyleyebiliyor. Çok acayip değil mi?
Evet, “Burayı işgal ederim, savaş açarım” diyor. Bu yalnızca uluslararası ilişkiler açısından yanlış değil; bunun adı zalimlik, despotluk. “Benim gibi düşünmeyen yaşayamaz” demek. İnsanlık bugün olumsuz özelliklerini ve yaptığı rezillikleri açıkça savunur hale geldi.

- Gücüne dayanarak…
“Güçlüyüm ve yaparım” diyerek. Korkunç olan bu. Yoksa insanlık bence her dönemde rezildi. Romanlarımda asıl anlatmak istediğim de insanı gerçekçi biçimde tasvir etmek. “Biz iyiyiz, güzeliz, ahlaklıyız” diyerek gerçeği örtemeyiz.
- Yaşasın… Başkomiser Yıldız Karasu yeniden karşımızda.
Evet, Yıldız var. Yıldız efsane! İyi bir karakter oldu, değil mi?
- Müthiş. Yıldız benim her zaman favorim. Bence Başkomiser Nevzat’ın pabucunu dama atacak. Ne dersiniz?
Yıldız müthiş bir karakter. Ama hem Nevzat hem Yıldız olsun! Sürekli Başkomiser Nevzat’ı yazmak istemiyorum. Zaten yalnızca beş romanımda var; bu ise on altıncı romanım. Yıldız’la yapmak istediğim başka bir şey var: Görmek, tanımak ve yazmak istediğim şehirlere onu gönderiyorum. Önce Berlin’e gitti, şimdi Roma’da.
- Roma’yı nasıl buldunuz? Enfes bir yer değil mi?
Roma gerçekten başka. Berlin de güzel bir şehir, ona da kıyamıyorum. Bir şehri yazdığınızda artık orası sizin de şehriniz oluyor. Geçen gün Maltepe’de, okullara yönelik bir söyleşim vardı. Orada da anlattım: Yıldız Karasu’yla yabancı ülkelerin önemli şehirlerini yazıyorum. Bu, aslında kendime meydan okumam. Bir Türk yazar olarak Berlin’i, Roma’yı, Paris’i ya da Kahire’yi yazabilir miyim? Bir yazar olarak bu meydan okuma benim için çok kıymetli. Roma’yı yazarken devamlılığı olan bir karakterim de bulunsun istedim. Bu karakterin kadın olmasını özellikle seçtim. Çünkü Yıldız, erkeklerin egemen olduğu polislik dünyasında bir kadın; Almanya’da ise Türk kökenli biri. Bu nedenle iki kez “öteki”. Üstelik bir anne.
- Yıldız’ın kökenine inersek, Berlin’de yetişmiş Türk kökenli bir Alman polisi. Soruşturma Türkiye’ye uzandığında kökeniyle mesleki tarafsızlığı arasındaki sınır da bulanıklaşıyor. Onu bu ikili aidiyet üzerinden mi kurdunuz?
Bunun için Yıldız’ın ailesine bakmak gerekiyor. Babası politik göçmen. Annesi kanserden ölmüş. Ailesi 12 Eylül darbesinden sonra Türkiye’den Almanya’ya kaçmış. Yıldız’ın itirazcı yönü biraz da buradan geliyor. Babasına ve ailesinin solcu geçmişine de itiraz etmiş. Belki polisliği seçmesi de bu geçmişe karşı bir tepki. Fakat bütün bunların ötesinde vicdanlı bir kadın; tıpkı Nevzat gibi.
- Bir anne olarak oğluna karşı duyduğu suçluluk da sürekli karşısına çıkıyor.
Erkek bir polis çoğunlukla bu suçluluğu hissetmez; Yıldız ise sürekli hissediyor. Bu da onu güçlü bir karakter yapıyor.
- Bu suçluluk, Yıldız’ın davranışlarını nasıl etkiliyor?
Aslında o suçluluk duygusu pek çok kadında var. Yıldız’ın iradesi çok sağlam; inandığı şeyi yapıyor. Ama kadın olmanın getirdiği bir esnekliği ve sabrı da var. Mesela Carlo’ya uzun süre tahammül ediyor. Bir noktadan sonra “Allah belanı versin” diyor ama oraya gelene kadar bekliyor, gözlemliyor ve hemen müdahale etmiyor. Kadınların erkeklere karşı böyle bir sabrı vardır: Bekler, idare eder, “Belki bir şey yapar” der; erkek de çoğu zaman hiçbir şey yapmaz.
- Merak ettiğim bir konu da Yıldız gibi şahane bir kadının cinselliğini neden geri planda bıraktığınız…
Burada ona yakıştıramadım. Önce Carlo’yu düşündüm, aralarında bir şey olur mu diye bekledim. Sonra Carlo’yla olmasın dedim.
- Anlamadım. Yakıştıramadınız mı? Nasıl?
Yıldız’ın elbette bir cinselliği var ama o, seçici bir kadın. Hem de oldukça seçici. Eski kocası Franz çok yakışıklı, Adonis gibi bir Alman. Yıldız buna rağmen ondan ayrılmış bir kadın.

- Yıldız ile Carlo’nun ilişkisi kuşku, hayranlık, öfke ve yakınlık arasında gidip geliyor. Aralarında adını koymadıkları başka bir duygu da var mı?
Aslında orada Tobias’a bakmak lazım. Bence Tobias, Yıldız’a âşık. Bu kesin. Yıldız da bunun farkında.
- Yıldız, Tobias’ın duygularıyla oynuyor mu?
Oynuyor tabii. Biraz da bundan yararlanıyor. Tobias gibi güçlü bir erkeğin yanında bulunması, onu kollaması Yıldız’ın hoşuna gidiyor. Tobias da gerçekten kolluyor. Yıldız’ın aşk hayatını yazarsam bu durum bir noktada patlayacak. Orada büyük bir çatışma, hatta trajedi var. Carlo’ya gelince, önce onun yakışıklılığını vurgulayarak okurun aklına Yıldız’la aralarında bir şey yaşanabileceği ihtimalini atıyoruz. Fakat Carlo giderek hatalar yapmaya başlıyor. “Kadınlar iti sever” derler ya; Carlo öyle biri değil. “Görevimi yaparım, vazifemi yerine getiririm, kontrolü kaybetmeyelim” diyen bir adam. Oysa aşk söz konusu olduğunda insan, gerektiğinde gözü kara davranan, ölümüne mücadele eden birini arıyor. Carlo’da bu yok
- Yıldız’ın etrafı yakışıklı erkeklerle çevrili
Kesinlikle. Bir sonraki romanda da ona çok yakışıklı birini bulacağım ama bu adam Yıldız’ın başını belaya sokacak
- Aşkla birlikte başka bir Yıldız görecek miyiz?
Göreceğiz. Bu kez Yıldız’ın kişisel hikâyesi daha fazla öne çıkabilir. Yıldız elbette devam edecek. Önce yazacağım başka bir roman var; iki roman sonra yeniden Yıldız’a dönebilirim. Belki bu kez Kahire’yi yazarım.
- Romanda Afrodisias’tan Roma’ya götürülen eserlerin çevresinde başka bir suç ağı kuruyorsunuz. Anadolu’nun tarihi eserlerini yeniden Avrupa’ya taşımanız, Türkiye ile Avrupa arasındaki eşitsiz kültürel ilişkiye bir itiraz olarak okunabilir mi?
Elbette okunabilir. Çok doğru bir noktaya değindiniz. Roma İmparatorluğu’nu ve Roma şehrini anlamadan Anadolu’yu da İstanbul’u da anlamak mümkün değil.
- Neden?
Çünkü Roma İmparatorluğu’nun en önemli şehirlerinin birçoğu bugünkü Türkiye topraklarında bulunuyor: Antalya, Antakya, Efes, Milet, Pergamon… Konstantinopolis ve Edirne de bu tarihsel mirasın parçası. Edirne’ye Hadrianopolis adını veren İmparator Hadrianus’tu. Bu nedenle Roma’yı anlamak, yaşadığımız ülkeyi anlamanın ön koşullarından biri. Roma’yı anladığınızda İstanbul’u da daha iyi anlıyorsunuz. Roma’ya gittiğimde şunu düşündüm: Doğal güzellik bakımından Roma, İstanbul’un çok gerisinde. İstanbul’un güzelliğine dünyada yaklaşabilecek çok az şehir var. Fakat Romalılar şehirlerinin tarihi ve kültürel dokusunu o kadar iyi korumuşlar ki insan hayran kalıyor.
- Merak ediyorum, Pantheon’u gördüğünüzde ilk ne hissettiniz?
Muhteşemdi, Ebru. Orada insanlığın yüceliğini görüyorsunuz. İlginçtir, ilk Pantheon’u bir imparator değil, Augustus’un komutanı Marcus Agrippa yaptırıyor. İnsanın neler yapabildiğini görmek olağanüstü; insanı yücelten bir duygu. Bu eserlerin Roma’da, İstanbul’da, Paris’te, Londra’da ya da Mısır’da bulunmasının önemi yok. Hepsi insanlığın ortak mirası. Roma’yı çok seviyorum ama oraya gittiğimde içim de acıyor. “İstanbul neden Roma gibi korunamadı?” diye düşünüyorum. Doğası ve tarihiyle paha biçilemez bir şehir. Bakın, şu anda Beyoğlu’ndayız; dünyanın en güzel yerlerinden biri. Ama burayı da koruyamıyoruz. İçimi acıtan bu. Romanda bu karşılaştırmayı onun için yaptım. Hikâyenin büyük bölümü Roma’da geçiyor ama aslında anlatılan bizim hikâyemiz.
- Roma, romanda yalnızca cinayetlerin işlendiği bir şehir değil; iktidar, şiddet ve gösteri arasındaki ilişkinin de sahnesi. Antik Roma’nın “ekmek ve eğlence” siyasetine bugünden baktığınızda, araçlar değişse de iktidarın yöntemi aynı mı?
Birebir aynı. Bizde kömür ve makarna dağıtılması bunun bir örneği. Başka ülkelerde de halka para dağıtma vaatleri var. O dönemde imparator ekmek dağıtıyordu çünkü halk açtı. Araçlar değişiyor ama yöntem değişmiyor.
- Peki, bu siyasetin “eğlence” ayağında halka ne sunuluyordu
Circus Maximus’ta at yarışları, Kolezyum’da vahşi hayvanlar ve gladyatör dövüşleri… Bugün bunların yerini büyük ölçüde futbol aldı. Futbol o kadar kanlı değil belki ama insanlar aynı biçimde oyalanıyor. Hafta sonu Galatasaray, Fenerbahçe ya da Beşiktaş kazandı mı, herkes birbirine giriyor; ülkenin asıl sorunları konuşulmuyor. Sahada 22 kişi koşuyor, milyonlarca insan onları izliyor. Değişen bir şey yok. O dönemde de on binlerce insan stadyumları ve Kolezyum’u dolduruyordu. İstanbul’daki Atmeydanı’nda araba yarışları düzenleniyordu. Yeşiller ve Maviler vardı; bugünün büyük futbol takımları gibi. Bu gruplar arasındaki rekabet siyasi gerilimle birleşince, 532’de Nika Ayaklanması çıkıyor ve İstanbul’un büyük bölümü yakılıp yıkılıyor. İktidarlar halka biraz para, ekmek, makarna; ellerinde ne varsa veriyor, ardından bir eğlence sunuyor. Halk da bununla yetiniyor. Kolezyum’da gladyatör yere düştüğünde imparator halka soruyordu: “Öldürelim mi, bağışlayalım mı?” Halk da “Öldür” ya da “Bağışla” diye bağırıyordu. İktidar, halkı şiddetin yalnızca seyircisi değil, karar vereni haline de getiriyordu. Asıl mesele insan. İnsanı yeniden tanımlamamız; içimizdeki maymunla, canavarla, ucuzlukla, bayağılıkla ve alçaklıkla yüzleşmemiz gerekiyor. Ben romanlarımda bunu yapmaya çalışıyorum.
- Bugün var olan fiziksel şiddete psikolojik şiddet de eklendi diyebilir miyiz?
Fiziksel şiddet bugün de var. Erkekler kadınları öldürüyor. O dönemde belki bunlar duyulmuyordu; zaten kadın, insan yerine bile konmuyordu. Bugün de iktidarlar kendileri gibi olmayanları, cinsel yönelimleri ya da siyasi görüşleri farklı insanları suçlu ilan ediyorlar.

- Tam bu noktada Mithra topluluğunu sormak istiyorum. Kadınların kabul edilmemesi, tarihsel bir ayrıntının ötesinde romandaki iktidar ilişkilerini de gösteriyor. Erkeklerin birbirini koruduğu bu kapalı dayanışma düzeniyle günümüzün kapalı yapıları arasında nasıl bir bağ kurdunuz?
Çok yakın bir bağ var. Roma çok büyük bir imparatorluktu ve bu imparatorluğu yönetenler, birbirlerini destekleyecek kapalı bir çevreye ihtiyaç duyuyordu. Bu dayanışmayı da kutsal bir inanca bağlıyorlardı. Doğu kökenli çok eski bir inanç olan Mithra kültünü alıp Roma’ya özgü bir gizem dinine dönüştürdüler. Dini yapının arkasında da güçlü bir erkek dayanışması vardı.
- Mithraizm üzerine özel bir araştırma yaptınız mı?
Elbette, pek çok kaynak okudum. Gaziantep’teki Dülük Mithras Tapınağı’na, Diyarbakır’daki Zerzevan Kalesi’ne ve Roma’daki Mithras tapınaklarına gittim. Zeugma’da konuşlanan Dördüncü İskit Lejyonu ile bölgede yayılan Mithras kültü arasındaki ilişkiyi araştırdım. Roma’da da, kitapta anlattığım gibi, bazı kiliselerin altında Mithras tapınakları bulunuyor. Zaten bu tapınaklar çoğunlukla yer altında. Boğanın öldürülmesi, Mithraizm’in temel simgelerinden biri. Boğanın gücünün inananlara geçtiğine ilişkin anlatılar da var. Ancak törenlerin ayrıntılarını kesin olarak bilmiyoruz, çünkü bu gizli bir inanç ve elimizde çok az yazılı belge bulunuyor. Asıl önemli olan, bu dine mensup erkeklerin birbirini desteklemesi. Günümüzdeki kapalı tarikatlar gibi düşünebilirsiniz.
- İlluminati gibi…
Aynen öyle. Birbirlerini destekleyen kapalı bir yapı. Fakat halka kapalı olduğu için geniş kitlelere yayılamıyor. Hristiyanlığın güçlenmesiyle de gerilemeye başlıyor. Tümüyle erkeklerden oluşan bir topluluk. Orada tam olarak neler yaşandığını bilmiyoruz. Kan içiliyor muydu, insan kurban ediliyor muydu? Bunlara ilişkin güvenilir bir kanıt yok. Ama son derece etkileyici bir inanç. Hristiyanlık ortaya çıkmasaydı belki bugün insanlar Mithra dinine inanıyor olabilirdi. Roma İmparatorluğu’nda özellikle MS ikinci ve üçüncü yüzyıllarda çok güçlü; dördüncü yüzyılda Hristiyanlığın egemen hale gelmesiyle geriliyor.
- Adıyaman çevresinde de izleri var değil mi?
Elbette. Nemrut Dağı’nda Apollon, Mithras, Helios ve Hermes’in özelliklerini birleştiren bir tanrı figürü var: Apollon-Mithras-Helios-Hermes. Farklı inançlar birdenbire ortaya çıkmıyor; kendilerinden önceki kültürlerin simgelerini ve anlatılarını dönüştürüyor. Işık ve güneş simgesi de Mithras, Apollon ve Hristiyanlıktaki İsa tasvirlerinde farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Mithra, eski Doğu inançlarında antlaşma ve bağlılıkla ilişkilendirilen bir tanrı. Roma dönemindeyse güneş, ışık ve kozmik düzenle bağlantılandırılıyor. Nemrut Dağı’ndaki aslanlı horoskop da gökyüzüyle insan hayatı arasında kurulan ilişkinin ne kadar eski olduğunu gösteriyor. Bugün “Şu yıldız buraya geçti, bu gezegen şuraya girdi; onun için karar aldım” deniyor ya, bu inanışların kökeni çok eskiye dayanıyor.
- Romanın katilleri, kurbanlarını gizlemek yerine şehrin ortasında sergiliyor; bedenleri temizliyor, süslüyor ve kokulandırıyorlar. Şiddeti estetik bir gösteriye dönüştürüyorlar. Kendilerine özgü bir adalet anlayışları var. Kim bu insanlar?
Bence bu katiller çok önemli. Çünkü aslında çaresiz insanlar ve hepsinin büyük travmaları var. Biri Kızıl Tugaylar üyesiymiş ama örgüt davaya ihanet etmiş; âşık olduğu kadın da bu yüzden ölmüş. Birinin ETA’da yaşadıkları korkunç. Diğeri ise Bosna’daki Sırp vahşetinden geliyor. Aslında şunu söylüyorlar: “Dünya berbat bir yer. Bizim siyasi bir amacımız yok ama bu vahşi dünyada öldürerek var olacağız. Biz avcıyız; burası bir orman ve güçlü olan ayakta kalıyor. Fakat öldürürken kurbanlarımızı seçeceğiz. Kadınları, çocukları ve suçsuz insanları değil, kötüleri öldüreceğiz.” Bunu para karşılığında yapıyorlar ama kazandıkları paranın bir bölümünü doğaya, çocuklara, hayvanlara ve yardıma muhtaç insanlara harcıyorlar. Siyasi bir örgüt değiller; bu konuda kafa karışmasın. Yalnızca vahşi bir dünyada yetenekleriyle ayakta kalmaya çalışan insanlar. Ruhlarını rahatlatmak için de müzik yapıyorlar; çünkü aynı zamanda müzisyenler. Bu, romanlarımı başka polisiyelerden ayıran özelliklerden biri. Hikâyeye katillerle başlıyorum. Katilleri övmüyorum ama onları yalnızca kötülükten ibaret kişiler olarak da anlatmıyorum.
- Peki, iyi bir amaç cinayeti meşru kılar mı?
Kılmaz. Amaç kadar o amaca ulaşmak için izlenen yol da önemlidir. “Bütün insanlığı özgürlüğe kavuşturacağım ama bu sırada birkaç cinayet işleyeceğim” diyebilirsiniz. Bu sizi katil olmaktan kurtarmaz. “İnsanlığı özgürleştireceğiz ama süreç içinde biraz diktatörlük uygulayacağız” derseniz, vardığınız yer özgürlük değil, diktatörlük olur. Kullandığınız araç, sonunda amacınızı da belirler. Vardığınız yerde kim olacağınızı, yürüdüğünüz yol belirler.
- Roma’nın Beş Günü, enerjisi ve temposu en yüksek romanlarınızdan biri. Tarih, müzik, gastronomi ve turizm aynı hikâyede buluşuyor. Roma ve Gaziantep mutfaklarını da karşı karşıya getiriyorsunuz.
İkisi de çok büyük mutfaklar.
- Peki, hangisi daha iyi diye sorsam?
Gaziantep mutfağı; bu tartışma götürmez. İtalya mutfağının önemli bir bölümü cucina povera, yani yoksul halk mutfağı geleneğinden gelir. Az ve basit malzemeyle çok lezzetli yemekler yapılır. Gaziantep mutfağı ise imparatorluklar ve kültürler boyunca oluşmuş çok katmanlı bir mutfak. Bu nedenle ikisini kıyaslamak kolay değil. Roma’ya gittiğimde yemeklerine bayılıyorum. Domates ve salçayı kullanma biçimleri bizim damak tadımıza yakın. Üstelik Gaziantep’te de Roma var; Zeugma bir Roma kentiydi. Ama Gaziantep’in tarihinde yalnızca Roma yok. Hititlerden Osmanlı’ya uzanan bir geçmişin yanı sıra Arap, Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi ve Türk kültürlerinin etkisi var. Bunların hepsi birleşerek muhteşem bir mutfak yaratmış. Romanda bu iki mutfağı bir araya getirdim.
- Son olarak Roma’da sizi en çok etkileyen yerler nerelerdi?
Roma’yı özellikle geceleri gezmeyi seviyorum. Çünkü o zaman şehri zihnimde tamamlayabiliyorum. Gözüm âdeta Photoshop gibi çalışıyor. Gündüz baktığımda yalnızca bir yıkıntı olarak gördüğüm yapılar, gece zihnimde yeniden kuruluyor. Roma Forumu’ndaki Sezar’ın yakıldığı yer küçücük ama onu zihnimde yeniden şekillendirebiliyorum. Senato’yu, Augustus’un evini, Circus Maximus’u, Augustus Tapınağı’nı ve Augustus Mozolesi’ni yeniden kurabiliyorum. Pantheon’un çevresinin geçmişte nasıl göründüğünü hayal edebiliyorum. Bu nedenle Roma geceleri benim için muhteşem. Bir de Tiber Nehri var. Nehir yoksa Roma da yok. Tiber, şehrin her şeyi. Üzerindeki köprüler ve romanın açılışında yer alan Tiber Adası çok güzel. Küçücük ama etkileyici bir ada. Okurların kitabı okuduktan sonra Roma’ya gitmek isteyeceklerini düşünüyorum.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


