Okumanın Tarihi, Geceleyin Kütüphane ve Hayali Yerler Sözlüğü gibi kitaplarıyla tanıdığımız Alberto Manguel, 10. İzmir Uluslararası Edebiyat Festivali’nin konukları arasında. İstanbul’da Yapı Kredi Kültür Sanat’ta İlyada ve Odysseia üzerine okurlarla buluşan yazarın, Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı: Bir Biyografi adlı kitabı da Yapı Kredi Yayınları tarafından basıldı. Manguel kitapta, iki destanın farklı çağlarda, dillerde ve kültürlerde nasıl yeniden hayat bulduğunun izini sürüyor; Vergilius’tan Dante’ye, Pope’tan Joyce’a uzanan edebiyat tarihinde Homeros’un değişen yüzlerine bakıyor. Biz de bu vesileyle Manguel’le Homeros’un üç bin yıldır neden okunduğunu, çevirilerin bu destanlara nasıl yeni anlamlar kattığını ve edebiyatın hakikatini konuştuk.

- Homeros hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz; yaşayıp yaşamadığı bile şüpheli. Buna rağmen üç bin yıldır onu okuyoruz ve eserlerinden etkileniyoruz. Neden?
Bir klasik, kuşaktan kuşağa okumayı sürdürdüğümüz eserdir. Bizi yansıttığını hissederiz. Sanki uzak bir yerde, çok eskiden, bizim bir gün var olacağımızı tahmin bile edemeyecek biri tarafından yazılmış bir otobiyografi sayfamızdır. Homeros adlı bir şairin gerçekten yaşamış olması ya da bu adın birkaç esinli şairi karşılaması pek önemli değil. Önemli olan, şiirlerin bize dokunması. Binlerce yıl boyunca farklı nedenlerle, farklı biçimlerde tüm kuşaklara dokundu. Fransız romancı ve şair Raymond Queneau, her büyük edebiyat eserinin ya bir İlyada ya da bir Odysseia olduğunu söyler. Çünkü her hayat bir yolculuk, her hayat bir savaştır. Homeros’un İlyada ve Odysseia’sı da bu evrensel metaforların ilk arketipleridir.
- Her çeviri metni Homeros’u yeniden inşa ediyorsa, bugün okuduğumuz metnin ne kadarı Homeros’a ait?
Homeros’un şiirlerini yazdığı antik dilde ne kadar uzman olursak olalım, zamanın içinde uzaklaştırdığı özgün metne her çeviri yeni bir katman ekler. Bizler ancak kendi zamanımızın ve mekânımızın okurları olarak okuyabiliriz; bu da o şiirleri her çevrildiklerinde çağdaş şiirlere dönüştürür. Borges’in bu konuda çok yerinde bir gözlemi var: Çeviri, özgün metnin başka bir dildeki yeni bir taslağıdır.
- Arkeoloji öncüsü Heinrich Schliemann İlyada’yı harita gibi okuyup Troya’yı aradı. Bu durumda edebiyatın hakikati tam olarak nerede yatar?
Edebiyatın “hakikati” dediğiniz şey, söylenmeden bırakılanda, iyi bir metnin okura içeri girmesi için açtığı çatlaklarda yatar. Schliemann için bu şiirler tarihsel olayların gerçeğe dayalı anlatımıydı; Derek Walcott gibi 20. yüzyıl şairi içinse Odysseia, Karayipli bir balıkçının hikâyesidir; David Malouf gibi bir romancı içinse İlyada, insanın dünyadaki şiddetle kurduğu ilişkinin hikâyesidir.

- İlyada, savaşı hem büyüleyici hem korkutucu gösterir. Homeros’un savaş hakkında hâlâ bu kadar güçlü konuşabilmesinin nedeni bu çelişki mi?
İtalyan yazar ve oyun yazarı Alessandro Baricco, İlyada’yı kadınların sesleriyle sahneye uyarladı; çünkü kadınlar konuştuğunda şiddet tasvirleri kesilir. Baricco önsözünde, insanların savaşı sevdiği gerçeğini kabul etmemiz gerektiğini belirtir. Bu kana susamışlığa karşı koymanın tek yolu ise onun yerine daha da güçlü bir sevgiyi koymaktır. Baricco bu sevginin adını koymaz; ama bu, Aziz Paulus’un en büyük erdem olarak gördüğü şeydir: caritas, yani birbirimize duyduğumuz sevgi.
- Priamos, oğlunu öldüren Akhilleus’un karşısına çıktığında düşmanlık bir an için anlamını yitiriyor. Homeros’un asıl radikalliği kahramanlıkta değil, düşmanı insan olarak gösterebilmesinde mi? Ne dersiniz?
Homeros ve ondan sonra gelen Yunan tragedya yazarları, dar görüşlü milliyetçiler değillerdi. Tüm insanlığın hem kurban hem de suçlu olduğunu biliyorlardı. Bu yüzden Priamos, Akhilleus’a baktığında oğlunu öldüren adamı değil, ölen oğlunun yansıması olan genç bir adam görür. Akhilleus da Priamos’a baktığında sevgilisini öldüren adamın babasını değil, bir daha asla göremeyeceği kendi babasının yansımasını görür. Sonra bu iki adam birbirine sarılıp ağlar. İşte umudumuz budur.

- Helen ve Penelope yüzyıllarca erkeklerin anlattığı hikâyelerin içinde okundu; oysa Odysseia’nın kadın tarafından yazılmış olabileceği iddiası da var. Bugün Homeros’u okurken kimin sesini duyduğumuzu, kimin sesinin bastırıldığını yeniden düşünmek gerekiyor mu?
Büyük yazarların belirli bir ırka, cinsel yönelime ya da siyasi aidiyete bağlı olduğuna inanmıyorum. Büyük dâhi yazarlar da elbette hepimiz gibi kusurları olan insanlar. Ama Dante’nin de kabul ettiği gibi, yazar aslında yalnızca bir kâtiptir ve edebiyat, sözcükleri kâğıda döken kişinin hevesleriyle ya da zaaflarıyla sınırlı değildir.
- Peki son olarak, Homeros’un gerçekte kim olduğunu bilmememiz, onu bir yazardan çıkarıp herkese ait bir yazara mı dönüştürdü?
Pek sayılmaz. Shakespeare ve Dante de herkese aittir, üstelik kim olduklarını biliyoruz. Gılgamış Destanı’nın yazarı ise bilinmiyor ama Gılgamış da herkese ait. Edebiyatın cömertliği de buradadır: Onu ortaya koyan insanların kusurlarına kördür ve onların üzerine çıkar.
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN
|


